Anasayfa
Seydam'a Ağıt

Seydam'a Ağıt

ARKADAŞLARIMIZIN YILDÖNÜMÜNDE NURŞİN

ARKADAŞLARIMIZIN YILDÖNÜMÜNDE NURŞİN

Adem Aleyhisselam

Adem Aleyhisselam

Çobanın Aşkı

Çobanın Aşkı

Edeb Ya HU

Edeb Ya HU

Aşk

Aşk

Sizden İyi Olmasın

Sizden İyi Olmasın

Zilhicce'nin On Günü; Leyali-i Aşere

Zilhicce'nin On Günü; Leyali-i Aşere

Mevlid Kandili

Mevlid Kandili

Sevgili Yusuf Yüzlüler

Sevgili Yusuf Yüzlüler

Hoş Geldin Üç Aylar

Hoş Geldin Üç Aylar

Miraç Nedir ?

Miraç Nedir ?

Muharrem Ayının Fazileti

Muharrem Ayının Fazileti

Mahrem ve Namahrem

Mahrem ve Namahrem

Beraatimize Dair

Beraatimize Dair

Ramazan Hakkında

Ramazan Hakkında

Haremlik Selamlık Oturma ve Tokalaşma

Haremlik Selamlık Oturma ve Tokalaşma

Medine Savunması

Medine Savunması

Kadir Gecesi

Kadir Gecesi

Şevval Ayı Orucu

Şevval Ayı Orucu

Ey Nefis

Ey Nefis

Kurban Nedir ?

Kurban Nedir ?

Regaib Kandili

Regaib Kandili

Norşinde Bayramın Hissettirdikleri

Norşinde Bayramın Hissettirdikleri

HİCRİ YILBAŞI ve AŞURE GÜNÜ

HİCRİ YILBAŞI ve AŞURE GÜNÜ

Eşlerin Birbirlerine Karşı Davranışlarının Adabı

Eşlerin Birbirlerine Karşı Davranışlarının Adabı

Kardeşlerin Arasını Bulma Adabı

Kardeşlerin Arasını Bulma Adabı

Kabir Ziyaret Adabı

Kabir Ziyaret Adabı

45. Marifet
45. Marifet Marifetullah Hakk Taâlâ: «Allah´ı hakkıyle takdir edemediler». (En´am, 6/91) Peygamberimiz;´ marifet; men edici akıl sahibi olmaktır»buyurunca , Hz. Aişe: Annem babam sana feda olsun ya Resûlallah! Men edici akıl ne demektir? diye sordu Resûlüllah, «Kişinin Allah´a âsi olmasını engelleyen ve Rabbına hırsla itaat etmeyi sağlayan akıldır», buyurdu. Üstad Kuşeyrî der ki: Ulemâ...
45. Marifet
45. Marifet Marifetullah Hakk Taâlâ: «Allah´ı hakkıyle takdir edemediler». (En´am, 6/91) Peygamberimiz;´ marifet; men edici akıl sahibi olmaktır»buyurunca , Hz. Aişe: Annem babam sana feda olsun ya Resûlallah! Men edici akıl ne demektir? diye sordu Resûlüllah, «Kişinin Allah´a âsi olmasını engelleyen ve Rabbına hırsla itaat etmeyi sağlayan akıldır», buyurdu. Üstad Kuşeyrî der ki: Ulemâ lisanında marifet ilim mânasına gelir. Onlara göre her ilim bir marifettir, her marifet de bir ilimdir. Allah hakkında âlim olan herkes ariftir. Her arif de âlimdir (152). Sûfilere göre marifet şu vasıflara haiz olan kişinin sıfatıdır: Bu kişi Hakk Sübhanehu ve Taâlâ´yı önce sıfat ve isimleri ile tanır, sonra Hakk ile olan muamelesinde sıdk ve ihlas üzere bulunur. Sonra kötü huylardan ve bu huylara ait âfetlerden temizlenerek arı hale gelir. Daha sonra Hakk´ın kapısında uzun uzadıya bekler ve daimî surette kalbi ile itikâf hâlinde bulunur. Bütün bunların semeresi ve sonucu olarak Allah Taâlâ´dan güzel bir teveccühe nail olur. Allah onun bütün hâllerinde sıdk üzere olmasını sağlar, o kimseden nefsin hevâcis ve havâtırı kesilir, (nefis ona arzu izhar etmez hale gelir), o kimse kendisini Allah´tan başkasına davet eden hiç bir şeye kulak vermez duruma gelir. Böylece kul; halka yabancı, nefsinin âfetlerinden beri ve uzak olur. Allah´tan başkası ile sükûnet ve huzur bulma ve Hakk´tan gayrisini mülâhaza etme durumundan temizlenir. Sırren ve ruhen Allah Taâlâ ile münacatı devam eder, her lâhza Allah´a dönüşü tahakkuk ettirir. İlâhi kudretin tasarruflarının ne şekilde cereyan ettiğine dair olan sırları Hakk Sübhanehu ve Taâlâ´nın tarifi ve talimi ile alır. işte o zaman böyle kimseye arif denir. Onun bu hâli ise marifet ismini alır (153).   Arif, sûfîliği en iyi yaşıyan ve bilen velidir. Marifet vecd ve ilhamla Allahın sıfatları, "fiilleri, isimleri ve gayb âlemi hakkında elde edilen bilgidir. Marifete sahip olan veliye arif derler. kendisine bahşedilen fuyuzât nisbetinde konuşmuş ve yaşadığı vaktin içinde bulduğu mânalara işaret etmiştir. Üstad Ebu Ali Dakkak (r.a.) ın şöyle dediğini işitmiştim: «Allah hakkında marifet sahibi olmanın emmârelerinden biri Allah´tan gelen bir heybetin kalpte husule gelmesidir. Şu halde marifeti ziyadeleşen kimsenin (celâli tecellileri temaşa ettiği için) heybeti de fazlalaşır, marifet arttıkça Allah korkusu da artar». Yine Üstad Ebu Ali´den işitmiştim: Diyordu ki: «Marifet kalpte sekînetin husule gelmesini icabettirir. Nitekim ilim de sükûnu icabettirir. Şu halde marifeti ziyadeleşenin sekîneti de artar». (Sekînet, vekâr, heybet; sükûn hareketsizlik demektir). Ebu Abdurrahman Sülemi´nin Ahmed b. Muhammed b. Zeyd´-den şunu naklettiğini işitmiştim: «Şibli şöyle demiştir: Arif olanın (O´ndan başkası ile) alâkası, âşık olanın şekvası (şikâyeti), kul olanın davası, Allah´tan korkanın kararı ve hiç bir kimsenin Hakk Taâlâ´dan firarı yoktur». Yine Sülemi´nin Muhammed b. Muhammed b. Abdülvehhab´dan şunu naklettiğini işitmiştim: «Marifetten sorulduğu zaman Şiblî şöyle demiştir: Marifetin evveli (ve menbâı) Allah Taâlâ´dır, ahirinin ise nihayeti yoktur». Ebu Hafs, «Allah Taâlâ hakkında marifet sahibi olduğumdan beri kalbime ne hak, ne de batıl girmiştir», demiştir. Üstad Kuşeyrî der ki: Ebu Hafs´ın mutlak olarak söylediği bu sözde bir parça kapalılık vardır. En doğrusu bu sözü şu şekilde yorumlamaktır. Sûfîlere göre Hakk Taâlâ´nın zikrinin kulu istilâ etmesi sebebiyle marifet kulun kendisini kaybetmesini icabettirir. O zaman kul Aziz ve Celil olan Allah´tan başkasını müşahede etmez, O´ndan başkasına rücû´ etmez. Âkil (âlim) bir hâl ile karşılaştığı veya hatırına bir şey geldiği zaman kalbine, düşüncesine ve hafızasına müracaat ettiği gibi, arif de Rabbına müracaat eder, Rabbın-dan başka bir şeyle meşgul olmayan kimse kalbine müracaat etmez. Kalbi olmayan bir kimsenin kalbine mâna nasıl gelebilir? Kalbi ile yaşayan bir kimse ile Aziz ve Celil olan Rabbı ile yaşayan bir kimse arasında fark vardır. (Kalbi ile yaşayan aklının güzel gördüğü şeyle, Rabbı ile yaşayan şeriatın güzel gördüğü şeyle ilgilenir). Bayezid´e marifetten sorulunca: şöyle demisti. (Bir kalbi Allah´ın tecellileri istila ve işgal edince insana nüfuzlu olan nefsani duygular itibarını ve tesirlerini kaybeder). Üstad Kuşeyri der ki: Ebu Hafs´ın işaret ettiği mâna da budur. Bayezid Bistâmi, «Halkın muhtelif hâlleri vardır, arifin ise hâli yoktur. Çünkü arifin resim ve şekli mahvolmuş, hüviyeti başkasının hüviyeti ile yok olmuş ve eserleri başkasının eserlerinde kaybolmuştur». (Arif, beşerî ve fâni varlığını Allah´ta yok etmiştir). Vâsıtî, «Allah ile istiğna ve Allah´a ihtiyaç ve iftikar hâli mevcut oldukça, bir kulun marifeti sıhhatli olmaz», demiştir. Üstad Kuşeyrî der ki: Vâsıtî bu sözle şunu kastetmiştir: İstiğna ve iftikar kulun sahv hâlinin ve beşeri resim ve eserlerinin bekâsının emmârelerindendir. İstiğna ve iftikar kulun sıfatlarındandır. (Kul bu durumda tefrika halinde bulunur, muhtaç olan ile muhtaç olunan arasındaki farkı görür). Halbuki arif ma´rûfun (Allah) da mahvolmuştur. Hakk´ın vücudunda istihlâk veya Hakk´ın müşahede ve temaşasında istiğrak hâlinde bulunan arif için istiğna ve iftikar vaziyeti nasıl sahih olabilir? Her ne kadar vücûd (en yüksek vecd) hâline ulaşamamış ise de, arif kendisine ait her nevi his ve şuur hâlinden kaybolmuş ve kendinden geçmiştir. Bunun içindir ki Vâsıti başka bir sözünde, «Allah Taâlâ´ya arif olanlar (mâsivâdan) kesilirler, daha doğrusu, dilsiz hale gelir. Onun huzurunda zelil ve miskin bir vaziyette boynu bükük durumda donakalırlar», demiştir. Resûlüllah (s.a.): «Sana hamdü sena etmekten âcizim», demiştir (154). Hedefleri yüce ve uzak olan zevatın sıfatı budur. Bu hadden (ve hissini kaybetme mertebesinden) aşağıya inenlere gelince, bunlar marifet konusunda konuşmuşlar ve çok söz söylemişlerdir. (Böylece Hakk´a da halka da hakkını vermişlerdir). Ahmed b. Asım Antakî, «Kalbinde en fazla Allah korkusu bulunan Allah hakkında en çok marifete sahip olan kimsedir», (Marifet arttıkça korku da artar), demiştir. Sûfîlerden biri, Bir kimse Allah Taâlâ hakkında marifet sahibi olursa, dünyada kalmaktan usanır ve bütün genişliğine rağmen dünya başına dar gelir, demiştir. Bir kimse Allah hakkında marifet sahibi olursa, maişeti saf ve temiz olur, hoş bir ömür sürer, her şey ondan korkar,   Bir kimse Allah haKında rağbet etmez. Fasılsız ve vasılsız kalır. (Allah´dan istiğrak hâlinde bulunduğu için muttasıl mı munfasıl mı olduğunu bilmez), denilmiştir. Marifet, hayayı ve tazimi icabettirir. Nitekim tevhid de rızâyı ve teslimi icabettirir, denilmiştir. Ruveym, «Marifet arif için bir aynadır, oraya baktığı zaman Mevlâ´sının kendisine tecelli ettiğini görür», demiştir. Zunnûn Mısrî, «Peygamberlerin ruhları marifet meydanında yarıştılar. Bizim Peygamberimiz (s.a.) in ruhu öbür Peygamberlerin ruhlarını geçerek vuslat gülistanına ulaştı», demiştir. Zunnûn Mısrî, «Arif ile muaşeret ve muamelede bulunmak, Allah Taâlâ ile muaşeret ve muamelede bulunmaya benzer, senden zuhur eden şeylere tahammül eder, sana hilim ile muamele eder. Çünkü O: Allah´ın ahlâkı ile ahlâklanmıştır», demiştir. İbn Yazdânyâr´a: Arif Hakk Sübhanehu ve Taâlâ´yı ne zaman müşâhede eder? diye sorulunca: «Şâhid (Allah) zuhur edip, şevâhid (idrâk ve şuur hâlleri ve maddi varlıklar) yok olunca ve hisler gidip ihlâs izmihlale uğrayınca», demişti. Hüseyin b. Mansur Hallaç, «Kul marifet makamına ulaştı mı Allah onun havâtırına ve kalbine vahyeder; sırrını, Hakk´ın hatırından başka bir şeyin gelmesinden muhafaza eder», demiştir. Hallaç, «Arifin alâmeti dünya ve âhiretle meşgul olmamasıdır»,, (zira o, sadece Hakk ile meşgul olur), der. Sehl b. Abdullah, «Marifetin gayesi iki şeydir: Dehşet, hayret», demiştir. Zunnûn Mısrî, «Allah Taâlâ hakkında marifeti en çok olan kimse O´nda en. çok hayret eden kimsedir», demiştir. Ebu Bekir Râzi´nin, Ebu Amr Antâki´den şunu naklettiğini işittim- «Adamın biri Cüneyd´e: Marifet ehli olan bir kavim iyilik ve takva nevinden olan hareket ve amellerin (bir dereceden sonra) terkine kail oluyorlar, buna ne dersiniz? demiş. O da şöyle cevap vermişti: Bu söz amellerin iskâtından bahseden bir kavmin sözüdür, kanaatıma göre büyük ve korkunç bir lâkırdıdır. Hırsızlık ve zina yapanın hâli bu lâfı söyliyenin halinden daha güzeldir. Çünkü ârif-billah olanlar amelleri Allah Taâlâ´dan almışlar ve o amellerin içinde bulunmak suretiyle Allah´a dönmüşlerdir. Bin yıl ömrüm olsa iyi amellerimden zerre miktarı eksiltmezdim». Yakub Nehrecorı anlatıyor: Celâl sahibi olan Allah´tan başka bir şey için esef ve hüzün duyar mı? diye sordum ve şu cevabı aldım: O´ndan başkasını görür mü ki, esef etsin! Arif eşyaya hangi gözle bakar? dedim. Fena ve zeval gözü ile», dedi. Bayezid Bistâmî, «Arif tayyar, zâhid seyyardır», (biri uçarak, diğeri yürüyerek Allah´a gider), demiştir. Arifin gözü ağlar, kalbi güler denilmiştir. Cüneyd, «Arif ancak şu şekilde olursa arif olur: Yer gibi olacak, insanların iyisi de kötüsü de onu çiğniyecek; bulut gibi olacak, her şeyi gölgelendirecek; yağmur gibi olacak, sevdiğini de sevmediğini de sulayacak». (Hava gibi olacak, herkes onu teneffüs edecek), demiştir. Yahya b. Muaz, «Arif dünyadan çıktığı zaman şu iki şeyde gayesine ulaşamamış (ve doymamış) olur: Nefsine ağlamak, izzet ve Celâl sahibi Rabbına hamd ü sena etmek», demiştir. Bayezid Bistâmî, «Arifler kendi haklarından vazgeçerek ve onun hakkını icra ederek marifete nail olmuşlardır». (Mubah olan nimetlerden feragat ederek Hakk´ın hukukunu edâ ederek irfan sahibi olmuşlardır), demiştir. Yusuf b. Ali şöyle demiş: «Bir arifin hakkıyle arif olabilmesi için Süleyman (a.s.) a verilen mülk kadar mal mülk bile verilse, bu mülkün göz açıp kapayana kadar onu Allah´tan uzaklaştırmaması ve başka şeyle meşgul etmemesi icabeder. Yine Sülemî´nin Ebu Hüseyn Fârisî´den şunu naklettiğini duydum: «İbn Atâ, marifetin üç rüknü vardır: Heybet, haya, üns, demiştir». Zunnûn Mısri´ye: Rabbını ne ile tanıdın? diye sorulmuş. O da, «Rabbımı Rabbım ile tanıdım, Rabbım olmasaydı Rabbımı tanıyamazdım», demişti. (Burada tanımak marifet demektir, Rab hakkındaki marifet yine Rab ile hasıl olur). Âlime tâbi olunur, arif ile hidâyete erilir, denilmiştir. Şibli, «Arif O´ndan başkasını mülahaza etmez. O´nun sözünden başkasını telâffuz etmez. Allah Taâlâ´dan başka muhafızı bulunduğunu düşünmez», demiştir. Arif, Allah´ın zikri ile ünsiyet ettiği için halkla bulunmak onu sıkar, Allah´a fakr ve iftikar halinde olduğu için, Allah onu halktan uzak tutar. (Marifet, Hakk´ın kalbe gelen tecellileridir). Arif dediğinin fevkinde, âlim söylediğinin dûnundadır, denilmiştir. Ebu Süleyman Darânî, «Şüphe yok ki, Allah´Taâlâ başkasına namazda iken feth ve ihsan etmediğini, arife yatakta iken feth ve ihsan eder», demiştir. Cüneyd, «Arif kendisi sustuğu halde (ruhundan ve) sırrından Hakk´ın konuştuğu kimsedir», demiştir. Zunnûn, «Her şeyin bir cezası vardır, arifin cezası Allah Taâlâ´-nın zikrinden kesilmesidir», demiştir. Rüveym, «Ariflerin riyası, müritlerin ibtilâsından efdaldır», demiştir. Ebu Bekir Verrâk, «Arifin konuşması çok zevklidir, fakat susması daha faydalıdır», demiştir. Zunnûn, «Zâhidler âhiretin sultanlarıdır, halbuki zâhidler ariflerin fakirleridir». (Ariflerin hâllerini varın kıyas edin), demiştir. Cüneyd´e, ariften sorulunca: «Suyun rengi kabın rengidir», (yani arif vaktinin hükmü iledir), demiştir. Bayezid Bistâmî´ye, ariften sorulunca: «Uyurken veya uyanık iken Allah´tan başkasını görmez, Allah´tan başkasına muvafakat etmez, Allah Taâlâ´dan başkasını mülâhaza etmez», demiştir. Muhammed b. Hüseyn´in Abdullah b. Muhammed Dirmışkî´den şunu naklettiğini işitmiştim: «Şeyhlerden birine: Allah Taâlâ´yı ne ile tanıdın? diye sorulmuştu. O da şöyle demişti: Parıldayan bir ışık ile. Tabii temyiz ve şuur halinden alınan (kendini kaybeden bir şahsın) lisanı ile. Kendinden geçerek helak olan bir şahsın dilinden dökülen lâfızlarla... Bu sözü söyleyen sûfî zuhur eden bir vecde işaret etmiş ve gizli kalan bir sırrı haber vermiştir. Bu zat izhar ettiği şeyle: O, odur (yani zahiri itibariyle diğer insanlar gibi bir insandır). Gizlediği şeyle ondan başkadır, (yani bâtını itibariyle diğer insanlardan farklıdır). Bu sözün sahibi daha sonra şu şiiri okudu: Söz olmadan konuştum, zaten hakiki konuşma da budur, lâfız olarak konuşmak ve konuşmayı açıklamak sana aittir. Ya Rab! Başkaları için gizli kalayım, diye bana zuhur ettin. Halbuki daha evvel (bana) gizli idin. Dilimden bir şimşek parlattın ve beni o şimşekle konuşturdun». (Allah sevgilisi olan kul bâtınını saf, nuranî olduğun için) sen bana gizli kalmıştın. Ya Rab! Kalbimde parlattığın şimşek gibi bir nur ile dilimi ve diğer organlarımı konuşturdun). Ceriri anlatıyor: «Ebu Türâb´a arifin sıfatı sorulunca şöyle demişti: Hiç bir şey arifi kederlendirmez, bulandırmaz, her şey onunla saflaşır, durulur». Muhammed b. Hüseyn´in, Ebu Osman Mağribî´den şunu naklettiğini işitmiştim: «İlmin nurları arife ışık tutar, arif bu ışık ile gaybın acâip ve garaip cihetlerini görür». Üstad Ebu Ali Dakkak´ın şöyle dediğini işittim: «Arif tahkik deryasında boğulmuş ve mahvolmuştur (İstiğrak). Nitekim sûfîlerden biri, marifet coşkun dalgalara benzer, bir yükselir, bir alçalır, (Arif bir yükselir, bir alçalır) demiştir». Yahya b. Muaz´a, arifin sıfatından sorulmuş. O da: «Kâin ve bâindir». (Bedeni ile halkladır, kalbi ile onlardan ayrıdır), demiş. Başka bir seferinde «kâne fe-bâne» (Halk ile idi, fakat ayrıldı) demişti. (Arif, zahirde halk ile, bâtında Hakk iledir). Zunnûn şöyle demiştir: «Arifin alâmeti üçtür: Sahip olduğu marifet nuru vera´ nurunu söndürmez. Şeriatın zahiri Zahit hükümlerini nakzeden bâtını bir ilme sahip olduğuna itikad etmez. îzzet ve Celâl sahibi Allah´ın çok sayıda nimetlerine nail (ve keramete sahip) olması onu Allah´ın mahremiyet perdelerini yırtmaya sevk etmez». Âhiret uşağı olan (zâhidler) yanında marifetin vasıf ve hususiyetlerinden bahseden kişi arif değildir. (Çünkü bu konuda konuşmak zâhidlerin zihnini karıştırır). O halde nasıl olur da dünya uşağı olanların yanında marifetten bahsedilir, denilmiştir. Zunnûn Mısrî, arifin sıfatını anlatmak için: «Burada idi, şimdi gitti» demişti. Bunun ne demek olduğu Cüneyd´e sorulmuş. O da şöyle demişti: «Arif bir hâl içinde mahsur kalarak diğer hâllerden habersiz olan kişi değildir. O belli bir hâl ile mukayyed değildir. Belli bir makam ve menzilde bulunması, öbür menzillere gidip gelmesine mani değildir. Arif her makam ehli ile bulunur ve o makam ehlinin bulduğu ve yaşadığı şeyleri bulur ve yaşar. Bu nevi makamların emmâre ve alâmetlerinden bahseder. Ta ki o makamda bulunanlar faydalansınlar». Muhammed b. Hüseyn´nin Abdullah Râzî´den şunu naklettiğini duymuştum. Arifler şaşkınlık makamlarında konakladıkları ve Allah´ın lutfu ile vuslatın zevkini tattıkları zaman kendilerinden ağlama hâli zail olur.   Dip Notlar  : Marifet bahsini krş: Luma, s. 35, 39; Ta´arruf, s. 63, 66, 132, 136; Keşfu´l-mahcûb, 3. 341, 352, 498; Kûtu´l-kulûb, I, 267.   152. Marifet: Husûsî, tecrûbî, amelî ve tatbikî; İlim: Umumî, küllî, nazarî ve mücerred bilgidir. Kalbin Kısaca kalbin verdiği bilgiye marifet ve irfan, aklın verdiği bilgiye ilim denilir. Marifetin kaynağı sezgi (keşf, ilham), ilmin kaynağı istidlaldir. Marifet tasavvufî, ilim zahirî bilgidir. (Marifet = Gnostisizm).   153. Marifet ve irfan, ilim ve bilgi mânasına gelir. Tasavvuf kelimesinin müradifi olarak da kullanılır. Sûfîler kalp ve keşf ile elde ettikleri bilgilere marifet; akıl ve istidlalle elde ettikleri bilgilere ilim derler, marifet demezler. Naklî ve şer´î bilgilere de ilim derler.   154. Müslim, Salât, 42; Ebu Davud, Vitir, 5; Tirmizî, Daavât, 75; tbn Mâce, Dua, 3.  
Ölüm
44. Ölüm*Ulu ve Yüce Allah: «O kimseler ki, melekler onları gayet hoş bir şekilde vefat ettirir». (Nahl, 14/32) buyurmuştur. Yani ruhlarını rahat, hoş ve rızâ hâli içinde teslim ederler, Mevlâya dönüşleri onlara zor ve ağır gelmez.Resûlüllah (s.a.) şöyle buyurmuştur: «Şüphesiz ki kul ölüm sancıları içinde kıvranır, can verme sarhoşlukları ve ızdırabı ile pençeleşir. O zaman mafsallar birbirine selâm...
Ölüm
44. Ölüm*Ulu ve Yüce Allah: «O kimseler ki, melekler onları gayet hoş bir şekilde vefat ettirir». (Nahl, 14/32) buyurmuştur. Yani ruhlarını rahat, hoş ve rızâ hâli içinde teslim ederler, Mevlâya dönüşleri onlara zor ve ağır gelmez.Resûlüllah (s.a.) şöyle buyurmuştur: «Şüphesiz ki kul ölüm sancıları içinde kıvranır, can verme sarhoşlukları ve ızdırabı ile pençeleşir. O zaman mafsallar birbirine selâm vererek şöyle vedalaşırlar: Sana selâm olsun, artık kıyamet gününe kadar sen benden, ben senden ayrılıyoruz!» (149). «Resûlüllah (s.a.) bir gün can veren bir genci ziyaret etmiş ve: «Kendini nasıl buluyorsun?» diye sormuş. Genç de: Allah Taâlâ´dan ümidim var, fakat günahlarımdan korkuyorum, demişti. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.) şöyle buyurmuşlardı: «Bu makamda mümin bir kulun kalbinde zıt iki şey birleşmez, kalbe yekdiğerine zıt iki şey gelince Allah ümit edileni verir, korkulandan emin kılar» (150).Bil ki, süfi ve velilerin ruh teslim etme zamanındaki hâlleri muhteliftir. Bazı evliya üzerinde heybet hâli, bazılarında ise ümit hâli galip olur. Bazı sûfilere ise bu durumda öyle şeyler gösterilir ki; bu, sükûn ve güzel bir güven hissi içinde olmalarını icabettirir. Ebu Muhammed Cerîri´nin şöyle dediği hikâye olunur: «Ruhunu teslim ettiği zaman Cüneyd´in yanında bulunuyordum: Nevruza Ruhunu teslim ettiği gece Şiblî´nin yanında bulunmuştum. Bütün gece boyunca şu iki beyti okumuştu: Bir ev ki içinde sen varsın, o evin lambaya ihtiyacı yoktur, (kıyamet günü) halk çeşitli deliller getirdikleri zaman bizim hüccetimiz temaşa etmeyi ümit ettiğimiz cemalin olacak».Hamdün Kassar, dostlarına ve müritlerine ölüm halinde kendisini kadınlar arasında bırakmamalarını vasiyet etmişti. (Kadınların feryad ve figanlarından hâlim teşvişe uğrar, diye endişelenmişti).Can çekişen Bişr Hafi´ye: Ey Bişr, hayatı seviyor gibisin, denilmiş. O da: «Aziz ve Celil olan Allah´ın huzuruna çıkmak cidden çok çetin oluyor», diye cevap vermişti.Sefere çıkmak üzere olan Sufyan Sevri´nin dostları kendisine gelir: Bir hizmetiniz ve emriniz var mı? diye sorarlar. O da: «Eğer ölümü bulursanız benim için satın alın, (çünkü ben sevgilimin vuslatını özledim) derdi», öleceği zaman yaklaşınca: «ölümü temenni ediyorduk, ama zor bir şey imiş», demişti.Derler ki: Hz. Ali´nin oğlu Hz. Hasan ölüm zamanı yaklaşınca ağlamaya başlamıştı. Neden ağlıyorsun? diye sorulunca: «Görmediğim Efendimin huzuruna çıkıyorum», demişti.Hz. Bilal´in vefatı yaklaştığında karisi: Vah vah! Ne kadar mahzunum, demiş. Hz. Bilal ise: «Oh, oh! Ne kadar neşeliyim, yarın dostlarıma; Hz. Muhammed ve arkadaşlarına kavuşacağım», demişti.Derler ki, vefat edeceği zaman Abdullah b. Mübarek gözlerini açmış, gülmüş ve: «Amel edenler bunun gibisini elde etmek için amel etsinler», demişti (Sâffât, 37/61).Derler ki: Şamlı Mekhûl´un üzerinde hüzün hâli galip idi. öleceği sırada yanına gelen ziyaretçiler, güldüğünü görünce sebebini sordular. Şöyle dedi: «Neden gülmeyeyim ki, sakındığım ve çekindiğim (dünya, şeytan, nefis) den ayrılma zamanı yaklaşmıştır, ümidim ve emelim olan (sevgilim) in huzuruna hızla çıkmak üzereyim» .Ruveym diyor ki: «Vefat etmek üzere bulunan Ebu Said Har-raz´ın yanında bulunmuştum. Son nefesinde şöyle diyordu: Ariflerin kalp ve ruhlarının inlemeleri O´nu zikr içindir. (Sır ve ruhlara ait olan münacaat zamanını hatırlamaları O´nun içindir. Kendilerine buradaki ömürlerinin sonunda sevgililerinin yanında konaklamakta, maşuklarının didârına vâsıl olmakta ve katlandıkları sıkıntı ve zorluklara iltifat etmemektedirler». (Mevlâ´larının didârını görmeyi düşündükleri için ölüm acısını hissetmemektedirler).Cüneyd´e soruldu: Ebu Said Harraz ölümü sırasında sık sık vecd hâli göstermekte idi, buna ne dersiniz? Şöyle dedi: «İştiyakından ruhu uçsaydı bunda bile şaşılacak bir şey olmazdı», dedi.ölüm zamanı yaklaşan bir sûfî yanındaki hizmetçiye: Ey gu-lam, beni bağla ve yüzümü toza-toprağa bele, dedi ve sonra: Göç yaklaştı, suçumuzdan berat edemedik. Kabul edilecek bir özrümüz yok, yardım istiyecek bir kuvvet de bulamıyoruz, benim için Sen varsın, benim için Sen varsın Ya Rab! dedi ve bir sayha atarak can verdi. O sırada bir ses işitildi, şöyle diyordu: Kul Mevlâ´sına iltica etti. Efendisi mülteciyi kabul eyledi!Zunnûn Mısrî´ye vefatı sırasında: Bir isteğin var mıdır? diye sormuşlar. O da şöyle cevap vermiş: «Bir lâhza da olsa onun hakkında (yeni bir) marifet sahibi olmak istiyorum».Ruhunu teslim etmek üzere bulunan bir sûfiye: Allah!, de, denilince: Allah´ın aşk ateşi içinde yanmaktayım, daha ne zamana kadar bana; Allah de, deyip duracaksınız? demiştiSûfilerden biri anlatıyor:. Mümşâd Dineverî´nin yanında bulunuyordum, bir fakir geldi ve: «Selâmün aleyküm», dedi. «Aleyküm selâm», diye mukabele edildi. Fakir (derviş): Burada insanın ölebileceği temiz bir yer var mıdır? diye sordu. Bir yer gösterdiler. Orada bulunan bir çeşmeye gitti, abdestini yeniledi, Allah Taâlâ´nın murad ettiği kadar namaz kıldı. Sonra gösterilen yere vardı, ayaklarını uzattı ve ruhunu teslim etti.. (Bu hadise Mümşâd´ın meclisinde bulunup da kerameti inkâr eden birinin gözü önünde cereyan etmişti) (151).âyetine muhalif görülmemelidir. Ashabdan Cabir´in babası Uhud´-da ilk olarak kendisinin şehit olacağını önceden haber vermişti (Buharî. Mişkâtü´l-mesâbih, III, 201). Bazı hallerde Peygamberler vahiy ile, evliya ilhamla kimin nerede ve ne Bunun gibi Allah haber verdiği zaman vefat edeceğini önceden doğru olarak haber verebilir.Sufilerden biri anlatıyor: Vefat ettiğinde Mümşâd Dineveri´nin yanında bulunuyordum. Hastalığın nasıl? diye soruldu. «Beni nasıl bulduğunu hastalıktan sorun» (benim hastalıktan çektiğimi değil, hastalığın benden ne çektiğini hastalığa sorun), dedi. Lâilâheillellah de, denildi. Yüzünü duvara doğru çevirdi ve: «Varlığımın tümünü senin varlığınla yok ettim. Seni sevenin kazandığı mükafat işte budur», dedi (ve vefat etti).Vefat etmek üzere bulunan Ebu Muhammed Debili´ye: Lâilâheillallah de, denilince: «Bu bildiğimiz bir şeydir, biz onunla yok olduk», dedi ve şu şiiri okudu: «Ben ona âşık olduğum zaman naz ve kibir (veya çöl) elbisesini giyindi, benden yüz çevirdi ve ona kul olmama bile razı olmadı» (ben ise onun aşkına müsteğrâk oldum, unutmadım ki, hatırlayayım).Vefat etmek üzere olan Şibli´ye: Lâilâheillallah de, denilince, şu şiiri okudu: Aşk sultanı, ben rüşvet kabul etmem, dedi. Kurban olayım, o halde ona sorunuz ki, beni öldürmeye neden bu kadar istekli!» (Kalbim Rabbımla meşgul, dil ile O´nu söylememe ne lüzum var?)Fukaradan biri anlatıyor: Yahya İstahrî vefat etmek üzere iken çevresinde oturuyorduk, içimizden biri: Eşhedü en lâilâheillallah! de, dedi. Bunun üzerine Yahya yerinden doğruldu, içimizden birinin elini tuttu ve ona: «Eşhedü en lâ ilâhei llallahh! de», dedi. Sonra başka birimizin elinden tuttu, böyle böyle orada bulunanların hepsine Kelime-i şehadeti arzetti, sonra ruhunu teslim etti. (Ölüm anında bile Râbbından gafil değildi, sıhhatli kimselere Kelime-i şehadet getirtecek kadar uyanık ve huzurlu idi).Ebu Ali Ruzbârî´nin kız kardeşi Fatma´nın şöyle dediği hikâye edilir: «Kardeşim Ebu Ali Ruzbâri´nin ölüm anı yaklaştığı zaman başı kucağımda bulunuyordu. Gözlerini açtı ve: İşte semâların kapıları açıldı... Cennetler de süslenmiş... Birisi de şöyle diyor: Ey Ebu Ali, her ne kadar senin muradın değil idiyse de işte biz seni en yüksek ve en son rütbeye ulaştırmış bulunuyoruz, dedi. Sonra şu şiiri okudu: Ulûhiyyetine yemin ederek söylüyorum: Seni temaşa edene kadar hiç bir şeye severek bakmadım! Görüyorum ki fersiz bakışların ve derlediğin güllere benzeyen yanağınla bana işkence ediyor dedi.Sûfilerden biri anlatıyor: Sırt üstü yatan, yüzünde sinekler uçuşan ve can çekişen garip bir derviş görmüştüm. Yanına oturdum, sinekleri kovmaya başladım. Fakir gözünü açtı ve: Bu da kim? Ben kaç senedir, saf bir vakit elime geçirmek için çalışıyorum, muradıma şu anda vâsıl oldum, sen de gelmişsin kendini bu hâlin içine atmışsın, işimi karıştırıyorsun, Allah selâmet versin, işine git, dedi.Ebu İmran İstahrî anlatıyor: «Ebu Türâb´ı, çölde ölmüş olarak, fakat hiç bir şeye dayanmadan ayakta durur vaziyette görmüştüm».Ebu Hâtem Sicistâni´nin Ebu Nasr Serrac´dan şunu naklettiğini duymuştum: «Ebu Hüseyn Nuri´nin vefat sebebi şu beyti işitmiş olmasıdır: ´Seni seve seve öyle bir menzile ulaştım ki, akıllar bu menzile (veya bu menzilin berisine) ulaştıklarında hayrette kalmışlardır» .Bu beyti işiten Nuri vecde geldi, sahrada şaşkın şaşkın dolaşmaya başladı. Üst tarafları kesildiği için alt tarafları kılıç gibi kesen bir kamışlığa düştü, sabaha kadar kamışlıkta bu beyti söyleyerek yürüdü. Ayaklarından kan akıyordu. Sonra sarhoş gibi yere düştü, ayakları şişti ve öldü. Hikâye edilir ki, ruhunu teslim ederken kendisine: Lâilâheillallah! de, denildi. O ise: «Zaten O´na dönmüyor muyuz?» diye karşılık verdi.Derler ki: İbrahim Havvas, Rey´de mescid câmiinde hastalanmıştı, kendisinde ishal hastalığı vardı. İshal için kalktığı zaman suya girer ve abdest alırdı. Bir seferinde yine bu şekilde suya girdi, o esnada ruhu çıktı.Mansur Mağribi´nin şunu anlattığını işitmiştim: «İbrahim Havvas hasta idi, sık sık kendisini ziyaret ederek halini ve hatırını soran Yusuf b. Hüseyn bir ara onu ziyaret edememişti. Bir gün ziyaret için geldiğinde Havvas´a: Canının istediği bir şey var mıdır? diye sordu. Evet! Kızartılmış bir parça ciğer istiyor canım, dedi».Ebu Bekir Dükki anlatıyor: «Bir sabah Ebu Bekir Zekkâk´ın yanında bulunmuştum. Şöyle diyordu: İlâhî! Daha ne kadar zaman beni burada bırakacaksın? Böyle dedikten sonra ertesi sabaha varmadan ruhunu teslim etti».Ebu Ali Ruzbârî´nin şöyle dediği hikâye edilir: «Çölde bir genç görmüştüm. Beni görünce: Aşkından hasta olmam ona kâfi değil mi? dedi. Sonra can vermeye başladı. Lâilâheillallah! de, dedim. Şu şiiri okudu: Ey bana azap bile etse Kendisinden ayrılmadığım varlık! Ey kalbimden istediğine hadsiz ve hesapsız nail olan varlık!» (Gönlüme istediği kadar eza ve cefa eden varlık!)Cüneyd´e: Lâilâheillallah! de, denilince: «O´nu unutmadım ki, hatırlayayım, dedi ve sonra şu şiiri okudu: Gönlümü tamir etmek için kalbimde hazır bulunmaktadır, O´nu unutmuyorum ki, zikredeyim. O benim Mevlâmdır, itimat ettiğim varlıktır. O´ndan ne kadar çok nasip almışımdır!»Muhammed b. Ahmed Sûfî diyor ki: «Şiblî´ye hizmet eden Cafer b Nusayr, Bekrân Dineverî´ye: Şiblî´de gördüğün hâller nelerdir? diye sordum. Şöyle dedi: Şiblî bana dedi ki: Üzerimde bir dirhem hak ve borç vardı. Ondan kurtulmak için sahibine binlerce dirhem tasadduk ettim. Şimdi kalbimi en çok meşgul eden o bir dirhemdir. Sonra Şiblî: Namaz için abdest aldır, dedi. İstediğini yaptım ama sakalım aralamayı unutmuştum. Şibli´nin dili tutulmuş olduğu halde elimden tuttu. Sakalını aralattı ve vefat etti. Cafer bunu anlatınca ağladı ve ömrünün sonuna kadar şeriatın âdabından bir edebi bile fevt etmiyen bir adam hakkında ne denebilir ki, dedi».Müzeyyin Kebir anlatıyor: «Mekke´de (Allah bu beldeyi korusun) bulunuyordum, içime bir sıkıntı düştü. Medine´ye gitmek üzere yola çıktım. Meymûne kuyusuna geldiğim zaman yere serilmiş bir genç gördüm. Yanına vardım, can çekişmekte olduğunu gördüm ve: Lâilâheillallah! de, dedim. Genç gözlerini açtı ve: Ben ölürsem de kalbim aşkı ile dolu olacak, asîl insanlar aşk derdi ile ölürler, beytini okuduktan sonra bir nara atarak ruhunu teslim etti. Genci gaslettim, kefenledim ve üzerine namaz kıldım. Defin işini bitirdim.Cüneyd´in şöyle dediği hikâye edilir: «Can çekişirken üstadım İbn Kerenbî´nin başucunda bulunmuştum. Dua etmek için semâya baktım. Üstad: Bu bir uzaklıktır, dedi. Sonra yere baktım. Yine: Bu da bir uzaklıktır, dedi. Bununla şunu kastetmişti: Allah semâya veya arza bakmandan sana daha yakındır, o mekânın ötesinde değil, berisindedir».Ebu Hâtem Sicistânî, Ebu Nasr Tûsî´nin şöyle dediğini nakletmiştir «Arkadaşlarımızdan birini şunu anlatırken dinlemiştim: Bayezid Bistâmî vefatı sırasında şöyle demişti: Gaflet arız olmadıkça seni zikretmedim, sen ise beni fütur ve zayıf zamanımda yakaladın».Ebu Ali Ruzbâri diyor ki: «Mısır´a vardığımda halkın bir yere toplandıklarını görmüş ve bunun sebebini sormuştum. Dediler ki: Seni görmeye tamah eden bir kulun himmeti ne yücedir!, beytini okuyan birinin sesini işitir işitmez bir sayha atarak can veren delikanlının cenazesinde bulunmuştuk».ölüm yatağında yatan Mümşâd Dineverî´nin yanma bir cemaat geldi ve: Allah sana ne yaptı, neler hazırladı, Cenneti verecek mi? diye sordu. Şöyle dedi: «Otuz senedir bana Cennet arz olunmaktadır. Fakat ben ona göz ucuyla bile bakmış değilim». Ruhunu teslim ederken, kalbini nasıl buluyorsun, dediler. «Kalbimi kaybedeli otuz sene oldu», dedi.Vecihî diyor ki: «İbn Bünân´ın vefat sebebi şu idi: Kalbine (Allah aşkından) bir şey düşmüş, bunun üzerine şaşkın şaşkın sahranın yolunu tutmuştu. Kendisine Beni İsrail çölünde yetişildi. İbn Bü-nân gözünü açtı ve nefsine hitaben: Rabbının didârını buldun, artık zevk u safa eyle, burası dostların zevk u safa eyledikleri yerdir, dedi ve ruhunu teslim etti».Ebu Yakub Nehrecorî anlatıyor: «Mekke´de iken elinde bir dinar bulunan bir fakir geldi ve: Ben yarın öleceğim, şu paranın yarısı ile beni teçhiz ve tekfin et, diğer yarısı ile mezarımı kazdır, dedi. Kendi kendime: Bu gencin aklından zoru var galiba, Hicaz yoksulu olma derdine tutulmuş, dedim. Ertesi gün olunca tavaf yapmaya başladı. Sonra bir kenara çekildi ve yere uzandı. İçimden-. Galiba ölme numarası yapıyor, dedim. Yanına vardım, dokundum, öldüğünü müşahede ettim. Sonra vasiyet ettiği gibi defnettim...»Ölüm halinde iken İbn Atâ, Cüneyd´in yanına geldi ve selâm verdi. Cüneyd selâma mukabelede gecikti, fakat biraz sonra mukabelede bulundu ve: «Beni mazur görün, virdim ile meşgul idim», dedi ve hayata gözlerini kapadı...Ebu Ali Ruzbârî hikâye ederek der ki: «Bir gün bize bir fakir gelmiş ve yanımızda vefat etmişti. Mezara koydum ve Aziz ve Celil olan Allah garipliği sebebiyle merhamet etsin, diye yüzünü açarak toprağa koymak istedim. Fakir gözünü açtı ve: Ey Ebu Ali! İkramına nail olduğum zatın huzurunda bana ikram mı ediyorsun? dedi. Efendim, ölümden sonra hayat manzarası mı görüyorum, dedim. Evet, ben hayattayım, Aziz ve Celil olan Allah´a âşık olan her insan hayattadır, ölmez. Ey Ruzbâri, elde ettiğim makamla yarın sana yardımcı olacağım, dedi».İbn Sehl îsfehâni´nin şöyle dediği hikâye edilir: «Siz zannediyor musunuz ki, ben halkın öldüğü gibi, hastalık ve dost ziyaretlerinden sonra öleceğim? Ben sadece: Ey Ali, diye davet edileceğim, bu davete icabet edeceğim, işte o kadar!» İbn Sehl bir gün yürürken Lebbeyk (buyrun, emre amadeyim) dedi ve can verdi.Ebu Hasan Müzeyyin anlatıyor: «Ebu Yakub Nehrecori hastalanmış ve ölüm döşeğine düşmüştü, can çekişirken: Lâilâheillallah! de, dedim. Tebessüm ederek bana baktı ve: Bunu bana mı söylüyorsun, ölümü tatmayan zatın izzetine yemin ederim ki, benimle O´nun arasında izzet hicabından başka bir şey yoktur, dedi ve o anda ölüverdi». Müzeyyin bu hâdiseyi hatırladıkça sakalını eline alır ve: «Ey Müzeyyin! Hiç senin gibisi Allah´ın evliyasına Kelime-i şehadet telkin edebilir mi? Ah ne kadar çok mahcubum!», der ve ağlardı.Ebu Hüseyin Mâliki anlatıyor: «Hayru´n-Nessac ile senelerce arkadaşlık yaptım, ölümünden sekiz gün evvel bana dedi ki: Ben perşembe günü akşam namazı vakti öleceğim. Cuma günü namazdan önce defnedileceğim. Sen bunu unutacaksın ama hatırlamaya çalış. Ebu Hüseyn diyor ki: Gerçekten cuma gününe kadar onu unutmuştum. Vefatını haber veren birine rastladım. Cenaze namazına yetişmek için koştum, fakat halkın cenazenin bulunduğu evden döndüklerini ve namazdan sonra defnedilecek dediklerini duydum. Fakat ben geri dönmedim, cenazenin yanına vardım. Hayru´n-Nes-sac´ın bildirdiği gibi cenazenin namazdan evvel çıkarıldığını gördüm.Sufilerden biri Allahın vadi elden kaçmaz; bana emrolunan şey elden kaçabilir, dedi ve su istedi, abdestini yeniledi, namaz kıldı, sonra uzandı ve gözlerini hayata kapadı. Ölümünden sonra rüyada görüldü ve: Hâlin nasıl?, diye soruldu. Hiç sorma! Fakat fâsid dünyanızdan kurtuldum, dedi».Behçetü´l-esrâr isimli kitabın müellifi olan Ebu Hüseyn b. Cahsem Humusî anlatıyor: «Sehl b. Abdullah vefat edince cenazesinde fazla izdiham olmuştu. O diyarda yaşı yetmiş küsur olan bir Yahudi vardı. Gürültüyü işitince; ne oluyor, diye dışarı çıktı, cenazeyi görünce bir sayha attı ve: Benim gördüğümü siz de görebiliyor musunuz? dedi. Sen ne görüyorsun? denilince: Semâdan inen ve cenazeyi mesheden kimseler görüyorum, dedi ve Kelime-i şehadet getirerek müslüman oldu ve ondan sonra da güzel bir İslâmî hayat yaşadı». Ebu Said Harraz diyor ki: «Mekke´de (Allah Taâlâ bu toprakları korusun) bulunuyordum. Bir gün Benî Şeybe kapısının yanından geçerken ruhunu teslim etmiş güzel bir genç gördüm. Yüzüne baktım, bana tebessüm etti ve Ey Harraz! Bilmiyor musun ki, âşıklar ölseler bile daima hayattadırlar, onlar sadece bir yurttan diğer bir yurda intikal ederler, dedi».Sülemi´den işittim: Ebu Bekir Râzi´nin, Harirî´den şunu naklettiğini işitmiş: Bana ulaşan haberlere göre ihtizar halinde bulunan Zunnün´a: Bize nasihat et, denilmiş. O da: «Beni meşgul etmeyin, zira ben onun lütfunun güzellikleri karşısında hayret ve taaccüp içindeyim», demiştir.Vefat etmek üzere bulunan Ebu Hafs´a: Bize ne öğüt verirsin, diye sorulmuş. O da: «önce konuşmaya takatim yok», demiş. Sonra kendinde biraz güç hissedince, Ebu Osman Hîrî: Bir şey söyle de senden yadigâr olmak üzere nakledeyim, diye teklifte bulunmuş. O da: «İşlenen kusur ve hatalara bütün kalbinizle kırgın ve üzgün olunuz, sözü size nasihatim olsun», demişti. * ölüm bahsini krş: Lunıa, s. 209; Ta´arruf, s. 177; ihya, IV. 433.149. Iraki, îhyâ kenarı, IV, 448; Tenzih, II, 375.150. Tirmizî. cnaiz, 11: Îbn Mâce, ZÜhd, 31.                                         151. Velilerin bazı ölüm vakalarını önceden haber vermeleri Lokman suresinin 34.
Tevhid
43. Tevhid*Resûlüllah (s.a.) şöyle buyurmuştur: «Sizden evvelki ümmetler içinde bir adam vardı. Tevhid hariç işe yarar hiç hayırlı bir ameli yoktu. bir gün ailesine dedi ki: Ben öldüğüm zaman naşımı yakınız, kemiklerimi havanda döverek toz ediniz. Sonra rüzgârlı bir günde bu tozun yarısını karaya, yarısını denize atınız. Vasiyet yerine getirildi. Aziz ve Celil olan Allah rüzgâra: ´Dağıttığın...
Tevhid
43. Tevhid*Resûlüllah (s.a.) şöyle buyurmuştur: «Sizden evvelki ümmetler içinde bir adam vardı. Tevhid hariç işe yarar hiç hayırlı bir ameli yoktu. bir gün ailesine dedi ki: Ben öldüğüm zaman naşımı yakınız, kemiklerimi havanda döverek toz ediniz. Sonra rüzgârlı bir günde bu tozun yarısını karaya, yarısını denize atınız. Vasiyet yerine getirildi. Aziz ve Celil olan Allah rüzgâra: ´Dağıttığın tozları topla´, buyurdu. Rüzgâr tozları topladı, huzûr-i ilâhiye getirdi. Hakk Taâlâ adama: Neden böyle hareket ettin? diye sordu. Adam da: Senden haya ettiğim için ya Rab, diye cevap verdi» (147). Tevhid; Allah birdir, diye hükmetmektir. Bir şey birdir diyebilmek de tevhiddir. Birini şecaata nisbet ettiğin zaman ´onu teşcî ettim´, denildiği gibi, birini tek olmakla vasfettiğin zaman da ´onu tevhîd ettim´, dersin, denilmiştir (148).«Ferede» (ferd. ve tek oldu) den O «fârid», «ferd» ve «ferid»dir denildiği gibi, lügat itibariyle vahade ve yehadü´den O «vâhid», «vahd» ve «vahid»dir de denilir^Ahad kelimesinin aslı vahd kelimesidir. Vav hemzeye kalbedi-lince ahad olmuştur. Meftûh olan vav bazan hemzeye dönüşür. Meselâ güzel kadın demek için «imreetün esma» denir. Burada esma vasmâ mânasını ifade eder ve visâmet kökünden gelir.Risâle´nin baş tarafında tevhid konusu izah edildiği gibi, ilerde marifet bahsinde de bu meseleye temas edilecektir. Buradaki tevhid. tevhid-i sûfiye adı verilen tasavvufi tevhiddir.Hakk Sübhanehu ve Taâlâ ise Ahadiyyuzzatt´tır (terkip kabul etmez, lâ yetecezzâ´dır, vaz´ ve ref´den uzaktır). Halbuki hâmil bir cümlenin (yani içinde birçok parça ve fert bulunan bir bütüne ad olan) isimde durum bunun tersinedir. (Meselâ insan kelimesi hayvan ve nâtık gibi cinse ve nev´e ait vasıflara delâlet ettiği gibi, baş, göz, el, ayak gibi parçalara da delâlet eder ve buna rağmen ´vâhid insan´ sözü doğrudur).Tahkik ehli olan ve hakikate âşinâ bulunanlardan bazıları vâhid kelimesinin mânasını şöyle izah ederler: Vâhid, zattan taksimi (bölünebilir olmayı), zat ve sıfattan teşbihi nefy ve reddetmek, Hakk Taâlâ´nın fiil ve eserlerinde ortağı bulunduğunu inkâr etmektir. (O zatı sıfatı, fiil ve eseri itibariyle hiç bir şeye benzemez).Üç nevi tevhid vardır: Birincisi: Hakk´ın Hakk için tevhidi. Allah Taâlâ´nın kendisinin bir olduğunu bilmesi ve: Ben vahidim, diye haber vermesidir.ikincisi: Hakk Taâlâ´nın halk için olan tevhidi Allah Taâlâ´nın ´kul muvahhiddir´, diye hükmetmesi ve kulunun tevhidini yaratmasıdır.Üçüncüsü: Halkın Hakk Taâlâ için tevhidi: Kulun Aziz ve Celil olan Allah birdir, diyebilmesi, onun bir olduğuna hükmetmesi, vâhid olduğunu haber vermesidir.Kısa ve öz olarak tevhidin mâna ve tarifi budur. Tevhid hakkındaki şeylerin ibare, ifade ve tarifleri muhteliftir.Tevhid nedir? sorusuna Zunnûn şöyle cevap vermişti: «Tevhid, Allah Taâlâ´nın kudreti tabii bir şekilde (natüralizm) olmaksızın eşyanın içindedir. O eşyayı vasıtasız ve illetsiz olarak yaratmıştır, her şeyin var oluşunun illeti ve sebebi onun yaratıcılığı ve iradesidir. Yaratıcılığının ve irâdesinin bir illeti ve sebebi yoktur. Ne tasavvur edersen et, aklına hangi suret gelirse gelsin Allah o değildir, onun zıttıdır, diye bilmendir».Cerîrî, «Tevhid ilmi için tevhid dilinden başka bir ifade vasıtası yoktur». (Tevhidi yaşayanlar anlatabilir), demiştir.Cüneyd: Tevhid nedir? sorusuna şu cevabı vermişti: «Ahadiyyetindeki kemâl ile beraber vâhidiyyetini tahkik için Muvahhad´ı ferdCüneyd: Tevhid nedir? sorusuna şu cevabı vermişti: «İçinde her nevi eser ve şeklin izmihlale uğradığı bir mânadır, bu mânada bütün bilgiler mahvolur. Neticede Allah Taâlâ ezelde olduğu gibi olur». (Kul tevhid hâli içinde eser ve şekil göremez, ilimleri, menşei olan Allah´tan görür, Allah´ı ezelde olduğu gibi müşahede eder; o var, başka şey yoktur, diyebilir).Husrî, «Tevhid bahsinde beş esasımız vardır: Hadesi ref etmek (Allah´tan başkasına bir şey nisbet etmemek, mâsivâdan yüz çevirmek) , kıdemi ferd haline getirmek, (sadece Allah ile meşgul olmak, ibadeti ve irâdeyi ona hasretmek), dostları terketmek, (daha üstün olan makamları elde etmek için makam ve) vatandan ayrılmak, bilinen ve bilinmeyen şeyleri unutmak» (Allah hakkımda iyi olanı yapar, diye bilgiyi unutmak), demiştir.Mansur b. Halef Mağribi´nin şunu anlattığını işitmiştim: «Bağdat´ta Mansur camiinin avlusunda idim. Husrî tevhid konusunda konuşmakta idi. Semâya doğru çıkan iki melek gördüm, bunlardan birinin diğerine: Şu adamın anlattığı şey tevhid ilmidir. Halbuki tevhid (hâli) bundan başkadır, dediğini işitmiştim. Bu sırada ben uyku ile uyanıklık arasında idim».Fâris, «Tevhid, hâl galip olunca vasıtaları ortadan kaldırmak, ahkâm (ve sahv) zamanında vasıtalara dönmektir. Şüphe yok ki, işlenen iyi ameller ezelde takdir edilen şekavet ve saadetle ilgili kısmeti değiştirmez», demişti.Muhammed b. Hüseyn´in Ebu Bekr b. Şâzân´dan şunu naklettiğini işitmiştim: «Şiblî der ki: Hakikatte tevhid muvahhad (Allah) ın sıfatıdır, şeklen ise muvahhid (insan) in zinetidir».Cüneyd´e havassın tevhidi sorulmuş, o da şöyle cevap vermişti: «Kulun Allah Taâlâ´nın huzurunda bir hayalet ve karaltı gibi olması, ilâhî kudretin ahkâmının mecrasında Allah´ın tedbir ve tasarrufunun üzerinde câri olması, bu hâl içinde tevhid deryasının dalgaları arasında boğulması, böylece nefsinden, halkın onu kendi işleri için davet etmelerinden ve buna cevap vermekten (gafil, ve) fâni olması, bu fenanın Hakk´a yakınlık (kurb) makamında Allah ın huzurunda olabilmesidir. o hale geldi mi tevhidi elde eder).Buşenci, «Tevhid nedir? sorusuna: Allah´ın zatında teşbih yoktur, sıfatları nefy ve inkâr edilemez», demiştir.Sehl b. Abdullah´a, Aziz ve Celil olan Allah Taâlâ´nın zatından sorulmuş. O da demiş ki: «Allah Taâlâ´nın zatı ilimle tavsif edilmiştir. (Allah âlimdir, denilmiştir). İhata yolu ile künhü ve hakikati idrak edilemez. Dünya yurdunda gözle görülemez, hulul, ihata, had ve tarif bahiskonusu olmadan imanın hakikati (ve kalbin tasdiki) ile mevcuttur. Âhirette gözler onu mülkünde ve kudretinde zuhur etmiş olarak görecektir. Halk onun zatının künhünü idrâk etmekten mahcup (perdelenmiş) kalmıştır. Halk Hakk´ı âyet ve delillerle bilmektedir, kalpler onu tanır, fakat akıllar onu idrâk edemez, ihata ve sonunu idrâk bahis mevzuu olmaksızın mümin ona gözle bakar».Cüneyd diyor ki: «Tevhid konusunda söylenen en şerefli söz Hz. Ebu Bekir (r.a.) in şu cümlesidir: Teşbih ve tenzih ederim O Allah´ı ki, kendisini tanımaktan âciz olma yolu müstesna, halkın kendisini tanımaları için bütün yolları kapatmıştır».Üstad Kuşeyrî der ki: Sıddîk (r.a.) ın muradı O tanınamaz, demek değildir. Çünkü hakikat ehline göre burada yok olan değil, var olan marifetten acz bahis konusudur. Meselâ; kötürüm oturmaktan âcizdir, çünkü oturmak yapabileceği bir iş ve çalışarak elde edeceği bir şey değildir. Halbuki oturma fiili kendisinde mevcuttur. Marifetin mevcudiyeti zaruri bir şeydir. Sûfîler taifesine göre Allah Taâlâ ile ilgili marifet nihayet itibariyle zaruridir. Başlangıçtaki kesbi marifet de hakiki bir marifet olmakla beraber, zaruri marifete nazaran Hz. Sıddîk (r.a.) bunu bir şey saymamıştır. Başlangıç hâlindeki kesbî marifet sabahleyin güneş doğup ışıklarını her tarafa yaydığı zaman ortada kalan lamba gibi (hükümsüz) dir hal alır.Cüneyd şöyle der: «Sûfîlere mahsus olan tevhid şudur: Kadim olanı hadis olandan ayırdetmek, vatandan çıkmak (maddî ve manevî mesken, makam, mevki ve hâllerden ayrılmak) nefsin sevdiği ve düşkün olduğu şeylerden alâkayı kesmek, malumu ve meçhulü terketmek, bunların hepsinin yerine Hakk Sübhanehu ve Taâlâ´yı ikame etmek».Cüneyd, «Yirmi senedir ki tevhid ilminin yaygısı dürülmüştür, halk bu serginin kenarlarında konuşmaktadır» (Hakk tevhid ilminin incelikleri ve tevhid hâli üzerine değil, tevhidin zahiri ve sözü üzerinde durmaktadır), demiştir.- Adamın biri Hüseyn b. Mansur´un huzurunda durdu ve: Sûfilerin işaret ettikleri Hakk kimdir? dedi. Hallaç şöyle cevap verdi: «Her şeyin illeti olan, fakat kendisinin illeti bulunmayan, her şeyi ihdas eden, fakat hiç bir şey tarafından ihdas edilmeyen varlık».Şiblî, «Tevhidin bir zerresine vâkıf olan, o kadar büyük bir yükün altına girmiş olur ki, bir sineği bile taşıyamayacak kadar zayıflamış olur», demiştir.Şibli´ye (şeriat dili ile değil) mücerred olan Hakk´in lisanı ile mücerred ve hâlis tevhidin ne olduğunu bize haber ver, diye sorulmuş. O da şöyle cevap vermişti: «Yazık sana! (Tevhidin künhü hiç bilinir mi?) Tevhid nedir? sorusuna ibare ve sözle cevap veren mülhiddir, bu soruya işaretle cevap veren senevi (hayır ve şer tanrısına inanan) dir. (Zira bir müşir, bir de müşarün ileyh kabul etmiştir, benliğini yok etmemiştir). Bu soruya imâ ile cevap veren putperesttir, (zira ona cihet izafe etmiştir). Bu soruya cevap vermek için konuşan gafildir. Bu soruya cevap vermeyip susan cahildir. Vâsıl olduğunu vehmeden bir kimse hiç bir şey tahsil edememiştir. Kendini O´na yakın gören aslında O´ndan uzaktır. Tevhidi elde ettiğine inanarak sevincinden vecd hâli gösteren (tevâcüd) kimse aslında Allah´ı kaybetmiştir. En mükemmel mânada olmak üzere aklınızla idrâk ettiğiniz, vehminizde ve muhayyilenizde tasavvur ettiğiniz, her şey Hakk´a ait olmaktan uzaktır, bunlar geri çevrilir, size reddedilir. Bu idrâk ve tasavvurlar sizin gibi hadis ve mahluktur». (Tevhid-i hâli ve hakiki için söylenecek söz budur, Allah´ın künhü ve zatı hakkında hiç bir şey söylenemez).Yusuf b. Hüseyn diyor ki: «Havassın tevhidi sır, vecd ve kalp iledir. (Söz ve hareketle değil). Bu halde kul sanki Allah Taâlâ´nın huzurunda imiş gibi ilâhî tedbir´ve tasarrufların, rabbani kudretin hükümlerinin üzerinde cereyan ettiğini, bu durumda iken hissini kaybederek, nefsinden fâni olarak tevhid denizinde müstağrak birTevhid izafet ve mülkiyet ifade eden «ya» harflerini (ve ben zamirini) iskat ederek, «benim için, benim ile, benden ve bana» (lî, bi, minni, ileyke) dememektir, denilmiştir.Ebu Bekir Tamestânî´ye: Tevhid nedir? diye sorulmuş. O da: «Şu üç şey: Tevhid, Muvahhad ve Muvahhid», demiştir.Rüveym, «Tevhid, beşeri eserleri mahvetmek ve ulûhiyyetten tecerrüd etmektir». (Kalpten beşeri arzuları silmek ve saf olarak Hakk´ın irâdesini kalbe hâkim kılmaktır. Nefsin ulûhiyet davasında bulunmasına engel olmaktır), demiştir.ömrünün son demlerinde hastalığı şiddetlenince üstad Ebu Ali Dakkak (r.a.) ın şöyle dediğini duyardım: «Hüküm (ölüm) zamanında tevhidi muhafaza etmek teyid alâmetlerindendir». Üstad sonra sanki bu sözünü tefsir ediyormuş gibi içinde bulunduğu hâle işaret ederek şöyle dedi: «O hükmünü infaz için kudret makası ile seni kesecek, parça parça edecek, fakat sen O´na hamd ve şükür edeceksin!»Şibli, «Tevhide bir şekil ve suret veren tevhidin kokusunu bile koklamamıştır», demiştir.Ebu Said Harraz şöyle der: «Tevhid ilmini bulan ve bununla muttasıf olanın ilk makamı, kalbinden eşyaya ait fikir ve zikrin yok olması, Aziz ve Celil olan Allah´ın kalpte münferid olarak kalmasıdır» .Şibli, adamın birine sordu: «Niçin tevhidinde sıhhat yok, biliyor musun?» Adam: Hayır, bilmiyorum, dedi. Şibli: «Çünkü sen O´nu kendinle arıyorsun», (Hakk´ı Hakk ile ara) dedi.îbn Atâ, «Tevhidin alâmeti tevhidi unutmaktır. Bu ise kalpte tek (vahid) olan Hakk´ın kâim olmasıdır», demiştir.Şöyle derler: Bazı kimseler vardır ki, Allah´ın fiillerinin tecellilerini mükâşefe ve müşahede makâmındadır. Bunlar hadis olan şeyleri Allah Taâlâ ile görürler. Bazıları hakikatin tecellilerini müşahede makâmındadır. Bunlar mâsivâyı hissetmezler, zahirleri tefrika vasfı ile bulunduğu halde cem hâlini sırren ve sır ile müşahede ederler.Cüneyd´e tevhidden soruldu, o da: «Birinin şu şiiri ve şarkıyı anlamasıdır.kalbimde cereyan eder. Sırren ve bâtinen sır ne Bu şiiri dinleyen adam: Kur´an ve hadis yok mu oldu ki, tevhidi şiirle anlatıyorsun? dedi. Cüneyd şöyle dedi: «Hayır ama arif olan muvahhid en aşağı ve en basit hitaptan tevhidin en âlâsını alan ve anlayabilen kimsedir». * Tevhid bahsini krş: Lama, s. 28, 348; Ta´arruf, s. 33; Keşfu´I-mahcfib, s. 356; Kûtu´l-kulûb, II, 168; İhya, IV, 238.147. Buharî, Enbiya, 54; Müslim, Tevbe, 4; İbn Hanbel, II, 4.148. Tevhid, Allah´ın vahdaniyetine, bir, tek ve eşsiz oluşuna inanmak demektir.
Sohbet
42.Sohbet Ebu Bekir Sıddîk´in Hz. Peygamber´in arkadaşı olduğu bu âyetle sabittir. Hakk Sübahnehu ve Taâlâ Hz. Peygamber´in arkadaşı hakkında müşfik olduğunu beyan etmek için arkadaşına: «Mahzun olma, Allah bizimledir, diyordu» buyurmuştur (146). O halde mert ve asil olan bir kimse, arkadaşlık yaptığı kimselere şefkatle muamele eder. Resûlüllah (s.a.) şöyle buyurdu: «Dost ve ahbaplarıma acaba ne zaman...
Sohbet
42.Sohbet Ebu Bekir Sıddîk´in Hz. Peygamber´in arkadaşı olduğu bu âyetle sabittir. Hakk Sübahnehu ve Taâlâ Hz. Peygamber´in arkadaşı hakkında müşfik olduğunu beyan etmek için arkadaşına: «Mahzun olma, Allah bizimledir, diyordu» buyurmuştur (146). O halde mert ve asil olan bir kimse, arkadaşlık yaptığı kimselere şefkatle muamele eder. Resûlüllah (s.a.) şöyle buyurdu: «Dost ve ahbaplarıma acaba ne zaman kavuşacağım?» Ashap sordu: Ya Resûlallah, anamız ve babamız sana feda olsun, biz dostlarınız değil miyiz? Resûlüllah (s.a.) buyurdu: «Sizler ashabımsınız, ahbaplarım ise beni görmeden bana inananlardır, ben onları pek çok özlüyorum».   Sohbet üç kısımdır. Üst (mafevk) olanlarla arkadaşlık. Aslında bu sohbet değil, hizmettir. Ast (mâdün) olanlarla arkadaşlık. Bunda metbû olanın tâbi olana şefkat ve merhametle; tâbi olanın da metbû olana hürmet ve itaatle muamele etmesi icap eder. (Büyükten sevgi, küçükten saygı). Emsal ve akran olanların yekdiğeri ile arkadaşlık etmeleri. Bu nevi arkadaşlık isâr ve fütüvvet (diğergam-lık) esası üzerine kurulur. (Yaş bakımından değil) rütbe bakımından kendinden üstün olanla sohbet eden kimsenin edebi şudur: Üst olan zata itiraz etmeyi terketmek, ondan zuhur eden şeyleri güzel bir şekilde değerlendirmek, hallerini inanç ve tasdik ile karşılamaktır. * Sohbet bahsini krş: Lama, s. 176; Keşfu´l-mahcûb, s. 432, 439; Kûtu´1-ku- lûb, II, 442; İhya, II, 154. 146. Sohbet, arkadaşlık, musahiplik, dostluk, ahbaplık,, yoldaşlık ve müritlik mânasına gelir. Burada sohbetten maksat sırf Allah için kurulan dostluk ve dava arkadaşlığı (es-Sohbetu fillah, el-Uhuvvetu lillâh) dır. Bazı sohbetler İlaç gibi (şeyh ile olan sohbet gibi), bazıları gıda gibi (din kardeşi ile olan sohbet) bazıları mikrop gibidir (fasık ve facirlerle olan sohbet), bazıları zehir gibidir, (küffar, mülhid, zındıklarla olan sohbet). Bu eserde «sohbet etti» veya «sâhib» seklinde geçen tâbirler ekseriya müritlik mânasına gelir. Bu bahis; mürit, sâlik ve talip olanların şeyh, âlim ve sâlih kişilerle olan münasebeti hakkında olup, büyük-küçük, hoca-talebe, şeyh-mürit münasebeti bahiskonusu edilmektedir. Arkadaşın bir kusur işlediğinde uyarmazsan, onun arkadaşlığına ihanet etmiş olursun. Bunun için Ebu Hayr Tınânî, Cafer b. Muhammed b. Nusayr´a şöyle yazmıştı: «Fakirlerin (ve dervişlerin) cahil kalmalarının vebali size aittir. Çünkü siz kendinizi tedip ve terbiye ile meşgul oldunuz, onlar da böyle cahil kalmış oldular». Kendi derecende olanlarla arkadaşlık yapmanın yolu, arkadaşlarının ayıplarını görmemezlikten gelmek (teâmî), onlardan zuhur eden şeyleri mümkün olduğu kadar güzel bir şekilde te´vil etmek, te´vil edemediğin zaman da (arkadaşını değil) kendini itham etmek ve sürekli olarak kınamaktır. Üstad Ebu Ali Dakkak (r.a.) ın şöyle dediğini işitmiştim: «Ahmed b. Ebu´l-Havâri, şeyhi Ebu Süleyman Daranî´ye: Falan zatın gönlümde hiç^ mevki ve değeri yok; adamdan hoşlanmıyorum, dedi. Ebu Süleyman dedi ki: Bu zattan benim kalbim de hoşlanmıyor. Fakat, ey Ahmed, bu belki de bizdendir. (Nefislerimizin vesvesesi ve desisesidir). Salih insanlardan değiliz de onun için onları sevmiyoruz», (Lâkin sevmeye çalışmalıyız). Derler ki: Adamın biri İbrahim b. Edhem´e arkadaş olmuştu. Ondan ayrılacağı zaman: Şayet bir ayıp ve kusur gördüysen beni uyar, dedi. İbrahim b. Edhem: «Sende ne bir ayıp, ne de bir kusur gördüm. Çünkü sana sevgi gözü ile baktım. Onun için sende gördüğüm her şey hoşuma gitti, ayıplarını başkasından öğren, dedi...» Şu şiir bu makamda okunur: «Sevgi ve rızâ gözü hiç bir kusuru göremez, fakat kin ve nefret gözü bütün kirli çamaşırları ortaya serer». İbrahim b. Şeybân´ın şöyle dediği hikâye edilir: «Biz ´nalinim´ diyenlerle arkadaşlık etmezdik». (Çünkü ayakkabım, ekmeğim, param v.s. gibi sözler mülkiyet, istihkak ve ihtihsas iddiasıdır. Halbuki sûfî hiç bir şeyi kendisine izafe etmez, her şeyi müşterektir). Ebu Hâtem Sûfi´nin Ebu Nasr Serrac´dan şunu naklettiğini işitmiştim: «Cüneyd´in üstadlarından olan Ebu Ahmed Kelanisi diyor ki: Basra´da bir taife ile arkadaşlık etmiş ve ikramlarına mazhar olmuştum. Bunlardan birine bir kere: Kuşağım nerede?, dedim. Bunun üzerine hepsinin gözünden düştüm». (Sûfiler eşyanın kendilerine mahsus olduğunu imâ eden ifadeler kullanmazlardı. Elbise, derler elbisem demezlerdi. diğerinin ve bu taifeye mahabbeti olanların mallarını yerlerdi, malı olmayanlar, zaruret miktarı, fakat teklifsiz olarak malı olanlardan faydalanırdı). Bu faydalanma konusunda verâ´ ve takva sahibi olmayanlar katıksız haram yemiş olurlar». Üstad Ebu Ali Dakkak´ın şöyle dediğini işittim: «Adamın biri Sehl b. Abdullah´a: Ey Sehl, seninle dost olmak istiyorum, dedi. Sehl: Olur, ama ikimizden birimiz ölürsek geriye kalan kimle arkadaş olacak? diye sordu. Adam: Allah ile, dedi. Sehl: O halde şimdi Allah ile dost olsana! (Biraz uluvvi himmet sahibi ol!) dedi». Adamın biri, bir adamla arkadaşlık yaptı, sonra iki arkadaştan biri öbüründen ayrılmak kararı aldı ve arkadaşından izin istedi. Arkadaşı, bizden daha üstün olan kimselerle arkadaşlık yapman şartı ile, hatta bizden üstün olanlarla da arkadaş olmaman şartiyle ayrılabilirsin, çünkü önce bizimle arkadaşlık yapmış bulunuyorsun, dedi. (Zira bizden aşağı olan biri ile arkadaş olursan onu beğenmezsin, bizden üstün birisi ile arkadaş olursan bu eski dostluğa vefa esasına uymaz, bizim için iyi düşünmezsin). Adam diyor ki: Bu söz üzerine kalbimden ayrılma isteği gitti. Kettâni diyor ki: «Adamın biri bana arkadaş oldu, fakat arkadaşlığı bana ağır geliyor ve sıkıntı veriyordu. (Bunun sebebini de bilemiyordum). Kalbimdeki ağır bulma hali yok olsun diye ´Hediyeleşiniz, yakınlaşırsınız´, hadisine uyarak adama hediye verdim, fakat bu his zail olmadı. Adamı aldım, evime götürdüm ve ayağını yanağıma bas ki, kalbimdeki duygular yok olsun, dedim. Adam: Olmaz, yapamam, dediyse de ben ısrar ettim. Nihayet isteğimi yaptı. Allah kalbimdeki duyguyu yok edip kaldırana kadar adamın ayağını yanağımdan kaldırmamasını temin etmeye azmetmiştim. Nihayet kalbimdeki (nefret) hissi zail oldu. Adama: Artık ayağını kaldırabilirsin dedim». (Nefs-i levvâme, kendini bu şekilde yeren ^e kınayan nefstir). İbrahim b. Edhem hasat işinde çalışır, bağ bekçiliği yapar ve fan gibi işlerden kazandığı parayı arkadaşlarına harcardı. Derler ki: İbrahim b. Edhem arkadaşlarından bir toplulukla bulunurken kendi eliyle onlar istirahatte iken ekmek yaptı. Arkadaşları uyanınca İbrahim´in yanağını ve yüzünü toprağa koyarak ateşe üflerken gördüler ve: Bu ne böyle? diye sordular. «Galiba, iftar yapacak bir şey bulamadınız da ondan uyudunuz, dedim. Onun için uyanacağınız zamana kadar ekmeği yetiştirmek istemiştim», dedi. Arkadaşları birbirinin yüzüne bakarak: «Bakın biz ona ne yaptık, o bize nasıl muamele etti», dediler. Derler ki: İbrahim b. Edhem´e biri arkadaş olmak istese, ona üç şart koşardı: «Ben hizmet edeceğim, ezanı ben okuyacağım, arkadaşların ellerine geçen ve Allah tarafından ihsan edilen dünyalık üzerinde onların tasarruf etmeleri gibi tasarrufta bulunacağım». Bir gün dostlarından biri: Benim buna gücüm yetmez, dedi. İbrahim: «Samimi itirafın çok hoşuma gitti», diye mukabele etti. (O bu hareketiyle çevresindekileri denerdi). Yusuf b. Hüseyn, Zunnûn´a kimlerle arkadaşlık yapayım? diye sorduğunda: «O kimselerle ki, Allah Taâlâ´nın sende mevcut olduğunu bildiği şeyi, kendilerinden gizlemeye ihtiyaç duymayasın», şeklinde cevap aldı. Sehl b. Abdullah bir adama dedi ki: «Eğer yırtıcı hayvanlardan korkanlardan isen, bana arkadaş olma», (sadece Allah´tan kork, cesur ol). Bişr b. Haris Hafi, «Şerli insanlarla arkadaşlık yapmak hayırlı insanlara kötü zanda bulunmaya sebep olur», demiştir. (Hayırlı insanlarla arkadaş olmak ise şerli kimseler hakkında hüsnüzan sahibi olma neticesini doğurur. Şunu da bilesin ki, Allah âhirette niye kullarıma sûizanda bulundun? diye sormayacaktır). Cüneyd´den hikâye edilir ki: Ebu Hafs Bağdat´a geldiği zaman vanında hiç bir şey konuşmayan dazlak bir adam vardı. Cüneyd diyor ki: «Ebu Hafs´ın arkadaşlarına bu adamın halini sordum, şöyle dediler: Bu adam (konuşma müsaadesi almak için) Ebu Hafs ve arkadaşlarına bin dirhem harcadı, sonra bin dirhem daha borç alarak onlara Ebu Hafsın müridlerinden biri ona itaatta tüm gücünü harcadı. Fakat yine de Ebu Hafs, bir harf söylemek için dahi ona ruhsat vermedi-. (Onu susma cezası ile cezalandırdı). kimse tarafından yetiştirilmiyen ve kendi kendine biten ağaçlar yaprak açar, lâkin meyva vermez (yani maksat hasıl olmaz). Tıpkı bunun gibi kendisinden edep ve terbiye öğrenilen bir üstada sahip olmayan bir müritten de hayır gelmez». Üstad Ebu Ali der ki: «Ben bu tasavvuf yolunu Nasrabâzi´den, Nasrabâzî Şibli´den, Şibli Cüneyd´den, Cüneyd Seri´den, Seri Maruf Kerhî´den, Maruf Kerhî Davud Tâi´den almıştır. Davud Tâî ise tabiinden olan birçok zevatla görüşmüştür». Üstad Ebu Ali der ki: «Şeyhim Nasrabâzî´nin meclisine varmadan ve huzuruna çıkmadan önce behemehal guslederdim». (Ruh temizliği kadar beden temizliğine de riayet ederdim). Üstad Kuşeyri der ki: Aynı şekilde ben de sülûkümün başında üstad Ebu Ali´nin huzuruna mutlaka oruçlu ve gusletmiş olarak çıkardım. Defalarca medresenin kapısına kadar vardığım halde kalbimde duyduğum heybetten dolayı içeriye girmeden geri dönerdim, cesaret edip medreseye girdiğim zaman da medresenin orta yerine ulaştığım vakit uyuşukluğa benzeyen bir hal arız olurdu bana. O kadar ki, iğne batırılsa belki de hissetmiyecektim. Sonra arzedecek bir müşkilim için huzurunda oturduğum zaman meseleyi lisanımla ifade etmek ihtiyacını duymazdım. Ben oturur oturmaz, o sormak istediğim meseleyi izah etmeye başlardı. Bu hâlin kendisinden zuhur ettiğini defalarca gözümle görmüştüm. Nice defalar: «Allah benim zamanımda halka bir peygamber gönderseydi, acaba bu zat için (r.a.) kalbimde duyduğum haşmet ve heybetten daha fazlasını, ona duymak benim için mümkün olur mu idi?» diye kendi kendime düşünürdüm. Bunun mümkün olabileceğini tasavvur dahi edemezdim. Uzun müddet meclisinde bulunmuş ve sonra onun vuslatına da ermiş olduğum halde bir kere bile olsa ona itiraz etmek ne kalbime gelmiştir, ne de aklımdan geçmiştir. O, dünyadan ayrılana kadar bu hal böyle devam etmişti. Muhammed b. Nadr Hârisî´den: Hakk Taâlâ ve Takaddes Hazretleri Hz. Musa´ya şöyle vahyetti: «Uyanık ol, kendine dost ara, Yüce Allah kendisine aşık olanları Allah ile sohbet etme mertebesine vasıl eylesin».
Kuşeyri Risalesi Giriş
Melekûtunun büyüklüğü bakımından eşsiz, ceberûtunun güzelliği yönünden biricik, teklifindeki yücelik cihetinden aziz, her nevi ihtiyacı görmedeki (samediyyet) yüksekliği itibariyle mukaddes, zatı bakımından herhangi bir şeye benzemiyecek kadar ulu, sıfatları bakımından her nevi son ve kusurdan münezzeh, ulûhiyet makamının hakkı ve hususiyeti olan sıfatlara sahip ve yarattığı şeylerden hiç birine...
Kuşeyri Risalesi Giriş
Melekûtunun büyüklüğü bakımından eşsiz, ceberûtunun güzelliği yönünden biricik, teklifindeki yücelik cihetinden aziz, her nevi ihtiyacı görmedeki (samediyyet) yüksekliği itibariyle mukaddes, zatı bakımından herhangi bir şeye benzemiyecek kadar ulu, sıfatları bakımından her nevi son ve kusurdan münezzeh, ulûhiyet makamının hakkı ve hususiyeti olan sıfatlara sahip ve yarattığı şeylerden hiç birine benzemediğini ifade eden delillere mâlik olan Allah´a hamd olsun (1). O ne kadar aziz ve ne kadar mukaddes bir varlıktır ki, künhüne ve sınırına ulaşılmaz, en ince mânada bile çokluk (kesret) O´na yol bulamaz, hiç bir gaye ve hudut O´nu sınırlandıramaz, hiç bir kimse O´na yardımda bulunamaz, kendisine şefaatçi olacak ne bir çocuğa ne de bir ortağa sahip olmaz, hiç bir sayı ile ihata edilemez, (O sayıların toplamı değildir), hiç bir mekânda ikâmet etmez, hiç bir zaman O´nu çeviremez, hiç bir akıl O´nu idrâk etmeye kadir olamaz ve hiç bir muhayyile O´nu tasvir edemez. Hakkında, O nasıldır? veya O nerededir? denmekten veya sanatı vasıtasiyle zinet ve kemâl kazanmaktan-veya fiili ile kendisinden kusuru ve çirkinliği defetmekten pek çok -yücedir Çünkü «O´nun misli gibi bir şey yoktur. O işiten ve görendir» (Şura, 42/11). Hiç bir canlı O´nu mağlüb edemez. Her şeyden haberdârdır, her şeye kadirdir. Kullarına yaptığı ihsana ve onları idare etmesine mukabil O´na hamd ederim. Vermediğine ve defettiğine karşılık da O´na şükrederim. O´na tevekkül eder, O´nunla kanaat ederim. Verdiğine de, vermediğine de razı olurum.1. Melekût, maddî ve manevi alemlerin tümü, Allah hariç her şey, Ceberrût Allah´ın kahr, galebesi, üstün kudreti, istediğini zorla yaptırma gücü; samediyyet ve samed, her şey kendisine muhtaç, kendisi hiç bir şeye muhtaç olmayan.süzülmüş ve seçilmiş kuludur, mümtaz bir eminidir ve bütün mahlûklara gönderilmiş bir resulüdür. Allah; O´na, karanlıkları aydınlatan meşaleler olan ailesine, soyuna ve hidayet anahtarları olan ashabına pek çok salât ve selâm eylesin.Bu eser, her zaman Allah Taâlâ´ya muhtaç olan Abdülkerim b. Hevâzin Kuşeyrî tarafından 437/1045 senesinde İslâm ülkesindeki sûfi zümreleri için yazılmış bir Risâle´dir.•*•Dostlar! Allah sizlerden razı olsun, biliniz ki Hakk Taâlâ şu sûfi-ler zümresini dostlarının seçkini, Nebi ve Resuller müstesna bütün kullarının en faziletlisi kıldı. Bunların kalplerini ilâhi söz cevherleri için kaynak kıldı. Ümmet içinde ilâhi nurların doğduğu mahal olma hususiyetini onlara bahşetti. Sıkışık durumlarda kalan halkın sığındıkları merci bunlardır. Bunlar bütün hâllerinde (nefsleri ile değil) Hakk ile beraber ve Hakk´ın irâdesi ile bulunurlar.Allah onları beşeri ve nefsâni bulanıklıklardan tasfiye etmiş, ahadiyyete ait ilâhi hakikatlardan kendilerine gelen tecellilerle onları ulûhiyeti temaşa (müşahede) makamlarına yükseltmiş, ubudiyetin (kulluğun) âdabını ifa etmeye muvaffak kılmış ve ilâhi kanunların cereyan tarzının menşeini görmelerini sağlamıştır. Bu sebeple onlar da mükellef tutuldukları vazifeleri ifa etmeye koyulmuşlar ve Allah Teâlâ´dan kendilerine gelen Allah´ın yarattığı şeyler üzerindeki tasarrufu ve idare şekli karşısında kalbin huzur ve sükûn içinde bulunması meziyetini kendi vasıfları haline getirmişler ve bu hasletleri kendilerinde gerçekleştirmişlerdir. Sonra bu teslimiyet içinde amel ederek samimi bir ihtiyaç hali içinde ve boyunları bükük bir vaziyette Hakk Taâlâ Hazretleri´nin huzuruna dönmüşler, işledikleri ameller ve elde ettikleri saf hallerden hiç bahsetmemişlerdir. Zira Aziz ve Celil olan Allah Taâlâ´nın dilediğini yaptığına ve kullarından istediğini veliliğe seçtiğine kanaat getirmişler, hiç bir mahlûkun ona hükmedemiyeceğine ve hiç bir varlığın onun irâdesi üzerinde hak iddia edemiyeceğine, hak edilmeden, amel karşılığı olmadan verdiği sevabın doğrudan doğruya bir lütuf olduğuna, azabın ise adaletinin eserleri (izleri veya kitapları) kalmıştır. Şu şiir bu hali çok güzel anlatır-.«Çadırları onların çadırlarına benziyor, halbuki görüyorum ki çadırların içinde duran kabilenin kadınları, sevgilimin kabilesine ait çadırların kadınlarından başka!»Şimdi sûfiler şekil ve kıyafet bakımından eski sûfilere benziyor ama, ruh ve muhteva bakımından başkalaşmışlardır.Tasavvuf yolunda bir duraklama ve gevşeme baş göstermiştir. Daha doğrusu bu yol hakiki manasıyla yok olup gitmiştir. Kendileriyle hidâyete ulaşılan şeyhler vefat edip gitmiş, şeyhlerin gidişatına ve âdetlerine tâbi olan gençler azalmış, verâ´ kaybolmuş, verâ´ sergisi durulmuş, tamah kuvvetlenmiş, ihtirasın kökleri ve bağları güçlenmiştir. Şeriata hürmet hissi kalplerden zail olmuştur. Dine karşı kayıtsızlığı, menfaat temin etmenin en güvenilir vasıtası olarak kabul eden zamanın sofuları, haram ile helal arasında fark görmez olmuşlar, dine ve din büyüklerine karşı saygısız olmayı, din haline getirmişlerdir, îbadet etmeyi hafife almışlar, namaz kılmayı ve oruç tutmayı basit bir şey saymışlar, gaflet meydanında at koşturmuşlar, nefsâni arzulara kendilerini teslim etmişler, işlenmesi mahzurlu olan şeyleri hiç aldırmadan işlemişler; halktan, kadınlardan ve zâlim devlet adamlarından temin ettikleri şeylerden hiç çekinmeden faydalanmışlardır.Sonra bu nevi kötü şeyler yapmaya da kanaat etmiyerek bir de en yüksek manevi hallere ve hakikatlara işaret etmişler, bu gibi şeylerden bahsederek kulluk boyunduruğundan kurtulup hürriyete kavuştuklarını, Allah´a vuslat hâli ve hakikati ile muttasıf olduklarını, daima Hakk ile kâim bulunduklarını, üzerlerinde kendi irâdelerinin değil de Allah´ın hükmünün câri olduğunu, nefsâniyetlerinin yok olup fena mertebesine ulaştıklarını, işledikleri haramlardan veya işlemedikleri farzlardan dolayı azarlanıp yerilemiyeceklerini, ahadiyyetin sırlarını keşfen bildiklerini, cismani varlıklarının çarpılma ve kapılma suretiyle kendilerinden tamamen alındığını, beşerî varlıklara ait hükümlerin kendilerinden sakıt olduğunu, güya nefislerinden fâni olduktan sonra samediyetin nurları ile baki kaldıklarını, konuştukları zaman kendilerinden kendi namlarına başkasının, (Hakkın nuru ile baktıklarını söyler olmuşlardır. Bu yanlış inançlar yaygın bir hal aldığı zamanda bir dert halini almış ve bu durum uzayıp gitmiştir. Ben tenkit ve red dilini bu kadar uzatmak istemezdim. Çünkü şu tasavvuf yolunun ehli olan sûfilerden kötü bir tarzda bahsedilmesini ve tasavvufun aleyhinde bulunanların bu sözleri sûfileri ayıplamanın caiz olduğuna delil saymalarından endişe ederdim. Zira bu memleketlerde tasavvuf yoluna muhalif olan. ve tarikatı reddedenlerin giriştikleri çetin mücadele bir dert ve belâ haline gelmiştir. Tasavvufta görülen bahis konusu rehavet ve kayıtsızlık sebeplerinin ortadan kalkmasını ümit ederek; «Allah Taâlâ, tasavvuf yolunun âdabına riayeti hiçe sayan, çok güzel dinî ve tasawufl âdetlerden sapan kimselere belki lütuf ve ihsanda bulunur da onları irşad eder,» derdim. Bir yandan zaman işlerimi güçleştirirken, diğer taraftan zamanımızda yaşayan kimseler, tercih ettikleri hareket tarzına aldanarak alışkanlıklarına devam etmektedirler. Bu sebeple gönül sahiplerinin (ehl-i dil) tasavvuf yolunun temellerinin sahte sofuların iddia ettikleri gibi, bu şekilde atıldığı ve sûfilerin selefi olan zevatın da bu tarzda hareket ettikleri kanaatına varmalarından endişelendim, bu fikre sahip olurlar, diye onlara acıdım.Sûfi dostlarım, Allah sizleri lutfuna nail eylesin. Bu Risâle´yi işte bu sebeple sizler için yazmış bulunmaktayım. Bazı tasavvuf şeyhlerinin âdâb, ahlâk, muamele ve kalplerinde besledikleri inanç gibi hususları bu Risâle´de bahis konusu ettim. Sûfilerin işaret ettikleri vecd hâllerini seyr ve sülük esnasında baştan sona kadar yükseliş keyfiyetini de bu eserde anlattım. Gaye, bu tarikata girmek istiyenlere kuvvet vermek, ilk sûfilerin durumlarını izah etmek suretiyle tasavvuf yolunu tashih ettiğim hususunda lehimde şehadette bulunmanızı temin etmek, sahtekâr sofuların halleriyle ilgili şikâyetlerimi yazarak teselli bulmak ve kerem sahibi olan Allah´ın lutfuna. ve ihsanına nail olmaktır.Anlatacağım hususlarda Allah Taâlâ Hazretlerinden yardım niyaz ediyor, bahsedeceğim meselelerde bana kâfi olmasını ve beni hatadan korumasını diliyor, bana af ve afiyet bahşetmesini temenni ediyorum. İhsanda bulunmaya lâyık ve dilediğini yapmaya kadir olan O´dur.2. Kuşeyrî´nin zamanındaki sofular hakkındaki bu tenkitleri oldukça dikkate şayandır.SÛFİLERİN AKÂİD VE TEVHİD MESELELERİ HAKKINDAKİ İNANÇLARININ AÇIKLANMASISûfi dostlarım —Allah sizleri rahmetine nail eylesin— iyi biliniz ki; Bu taifenin şeyhleri, işlerinin ve tasavvufî telâkkilerinin temellerini tevhid konusunda çok sağlam esaslar üzerine bina kılmışlar, böylece akidelerini bid´atlardan korumuşlar, selefin ve sünnet ehlinin benimsediğine inandıkları, teşbih (3) ve tatilden (4) uzak, tevhid anlayışını kendi dinleri olarak kabul etmişler, kıdem sıfatına hâiz olan Allah´ın hakkını tanımışlar, yokluktan var olanın sıfatı olan (fakr, ihtiyaç, zül ve inkiyad gibi) şeyleri kendi vasıfları haline getirmeyi gerçekleştirmişlerdir. Bu hususu, tasavvuf yolunun efendisi (seyyidü´t-tâife) olan Cüneyd (r.a.) «Tevhîd, kıdemi hadesten (ezelî olanı fani ve yaratılmış olandan) ayırmak ve ferd haline getirmektir», sözü ile açıklamıştır.Sûfîler, akidelerinin esaslarını açık deliller ve belli şâhidlerle muhkemleştirmişlerdir. Nitekim Ebu Muhammed Cerîrî (r.a) bu hususta şöyle demiştir: «Bir kimse tevhid ilmine (Allah´ın var ve bir olduğunu gösteren) şâhidlerden bir şâhid, delillerden bir delil ile vâkıf olmazsa aldanmak ve şaşırmak suretiyle ayağı ölüm uçurumuna kayar.» Ceriri demek istiyor ki; tevhidle ilgili deliller üzerinde dü-şünmeyip taklidi benimsiyenler kurtuluş yolundan saparak^ölüm zincirine yakalanır ve helak uçurumuna yuvarlanırlar.Sûfilerin sözleri üzerinde düşünenler, beyanlarını inceliyenler mutasavvıfların sözlerinde toplu veya dağınık olarak ifade ettiklerini tetkik edenler emin bir şekilde şu kanaata varırlar: Mutasavvıflar kendilerini hedeflerine ulaştıracak hususları araştırmada kusur etmemişler, gayelerine ulaşma arzularında ihmale meyletmemişlerdir. Biz bu bölümde usûl ve akâid meseleleri ile ilgili sûfîlere3. Tegbih: Allah´ı yaratıklara benzetmek.4. Ta´tU: Allah´ın sıfatlarını inkâr etmek.Allah Taâlâ´nın zatı için bir sınır ve cihet, kelâmı için harf ve ses bulunmadığını ifadede sarihtir.Ebu Nasr Tûsî şöyle demişti: Ruveym´e, Azîz ve Celîl olan Allah´ın halk üzerine ilk defa farz kıldığı şeyin ne olduğu sorulmuş, O da; «Marifettir, sânı yüce olan Allah´ın ´Ben cinni ve insi sadece bana ibadet etsinler diye yarattım´ (Zâriyât, 51/56) âyetinin, İbn Abbas tarafından: ´Tanısınlar´ (ibadet marifetle tefsir edilmiştir) şeklinde açıklanması bunu gösterir,» demiştir.Cüneyd diyor ki: «Hikmete itikad konusunda kulun ilk defa muhtaç olduğu husus, sanatkârı, eserini ve eserini meydana getiriş biçimini tanımasıdır. Bu tanıma ve marifetin neticesi olarak mahlûk karşısında Hâlık´ın sıfatını, hadis karşısında Kadîm´in vasfını tanır, Yaratan´ın davetine boyun eğer, O´na itaat etmenin şart olduğunu itiraf ve ikrar eder. Şüphesiz ki kendine mâlik olan, Allah´ı bilen, mülkün ve mülk üzerinde tasarrufta bulunma yetkisinin kimin hakkı olduğunu bilir, Mâliki tanımıyan, mülkünü de tanımaz.»Ebu Tayyib Mağribî şöyle der: «Aklın delâleti vardır; Allah´ın var ve bir olduğunu delille bulmak akla aittir. Hikmetin işareti vardır. Marifetin şehadeti vardır. (Çünkü o vahdaniyeti temaşa etmiştir). Şu halde akıl delil olur. Hikmet rehber olur. Marifet şahitlik eder ki, ibadetteki saflığa, riyadan uzak halis taata ancak ve ancak tevhiddeki saflık ile nail olunur. Saf ibadete saf tevhid ile ulaşılır.»Cüneyd´e tevhidin ne olduğu sorulmuş, o da şu cevabı vermişti: «Tevhid edileni tekliğindeki kemâl ile birlikte birliğinin (vâhidiyetinin) gerçekleştirilmesi suretiyle O´nun doğurmayan ve doğrulmayan bir (vâhid) olduğunu kabul etmek, bunu yaparken teşbihe, keyfiyet nisbet etmeye, tasvir ve temsile kaymadan zıddı, dengi ve benzeri olduğunu reddetmek, ´Onun misli gibi bir şey yoktur´ (Şûra, 42/11) diyerek Allah´ı tek ve eşsiz olarak bilmektir.»Ebu Bekir Zahrabâzî´ye, marifet hakkında soru sorulmuş o da: «Marifet bir isimdir. Kalbte ta´til ve teşbih akidesinin bulunmasına mani olan tazim duygusunun mevcudiyeti, mânasına gelir,» demiştir.Ebu Hasan Bûşencî (r.a.), «Tevhid, onun zâtı itibariyle teşbihle ilgisi bulunmayan, vasıfları itibariyle sıfatları reddedilmeyen bir ilâhHadis, cisim ve madde olarak ortaya çıkmış ve idrâk edilir hale gelmiştir. Araz cismin ayrılmaz bir vasfıdır. Sebeplerde (canlılarda duyumlar gibi) çeşitli arazlar toplanmıştır. Sebepler (canlılar) da bulunan kuvvetler arazları bir arada tutmaktır. Bir zamanın birleştirdiği bir şeyi başka bir zaman ayırır, dağıtır. Başkası sayesinde kâim olan bir şey zarurî olarak ona muhtaç olur (Hadis Vacibe muhtaçtır). Vehm ve hayal edilen bir şey tasavvur ve tasvir edilebilir. Bir kimse mekânda bulunursa, ´Nerede´ sorusu onu yakalar. Bir kimsenin cinsi varsa, ´Nasıldır´ sorusu onu arar. Bu gibi sebeplerden dolayı şüphesiz ki Hakk Taâlâ´yı üst gölgelendirmez, alt taşımaz, son ve sınır karşısına çıkmaz, yan O´nu sıkışık hale getirmez, arka O´nu ihata edemez, ön O´nu sınırlandıramaz, evvel O´nu açığa çıkaramaz, sonra O´nu yok olmaya götüremez (Âlemden evvel zahir, âlemden sonra bakidir). Cüzlerden mürekkep bir kül değildir, ´İdi´ (kâne) O´nu yaratmış değildir, ´değildi´ dense), O´nu yok kılmaz, (Vardır denildiği için var olmadı, yoktur demekle de yok olmaz). Sıfatlarının vasıf ve keyfiyeti yoktur, fiilinin, âmil ve sâiki mevcut değildir, varlığının sonu yoktur, mahlûkların sıfatlarından ve hallerinden münezzehtir, mahlûk ve eşya ile mezcolmuş değildir, fiili vasıta ile meydana gelmez (yardımcısı yoktur), yaratılan bütün varlıklar hâdis olmaları itibariyle O´na zıt oldukları gibi, O da kadim ve ezeli olması bakımından mahrukata zıttır.«Ne zaman?" dersen bil ki, O´nun varlığı zamandan evveldir, Hüve (O) dersen bil ki (H) ve (V) harfleri O´nun tarafından yaratılmıştır. ´Nerede?´ dersen bil ki O´nun mevcudiyeti mekândan öncedir.«Şu halde harfler âyetleri ve delilleridir, varlığı mevcudiyetinin delili ve ispatıdır, marifeti tevhididir, zira tevhid etmiyen O´nu tanımaz. Tevhid demek O´nu yaratıklarından ayırdetmek, demektir. O vehimlerin tasavvur ve tahayyül ettiğinin aksinedir. Kendisinden zuhûr eden yaratıklar O´na nasıl hulul edebilir? O´nun inşa ve icad ettiği eşya O´na nasıl döner ve O´nunla nasıl kâim olabilir? Göz bebeği O´nu hiç bir cihette göremez, zanlar O´nu idrâk edemez, kuluna yakın olması bir, ikramıdır, uzak kalması kulunu zelil kılması demektir, kuluna üstünlüğü mekân cihetinden değildir, gelişi yer yönünden olmaz.de durdu ve: Tevhidin ne olduğunu bana haber ver, dedi. Zunnûn bu zata: Allah Taâlâ´nın kuvveti eşyadadır, fakat eşya ile mezcolmuş değildir. O eşyayı vasıtasız yaratmıştır. Her şeyin var oluş sebebi O´nun yaratma ve yapma kudretidir. Ne semâların yüceliklerinde, ne de yerlerin derinliklerinde Allah´tan başka idareci yoktur, vehim ve zihin O´nu nasıl tasavvur ve tahayyül ederse etsin Allah o tasavvurun zıddıdır, şeklinde cevap verdi.»Cüneyd tevhidi, «Allah ezeliyetinde tektir, O´nunla birlikte bir ikincisi yoktur, O´nun fiilini vücuda getiren başka bir şey mevcut değildir, diyebilmen ve ikrar etmendir,» tarzında tarif etmiştir.Abdullah b. Hafif, iman Hakk´ın gayba ait olmak üzere bildirdiği şeyleri kalbin tasdik etmesidir,» demiştir.Ebu´l-Abbas Seyyar: «Allah´ın ihsanı iki nevidir-. Keramet ve istidrac (5). Verdiği şeyi sende devamlı tutarsa bu keramet (ikram, ihsan) dır, tutmazsa istidracdır. O halde inşaallah ben mü´minim de,» demiştir. Bu sözleri söyleyen Seyyar zamanının şeyhi idi.üstad Ebu Ali Dekkâk (r.a.) dan işittim: Adamın biri Ebu´l-Abbas Seyyâr´ın ayağına dürttü, Seyyar ona, «Aziz ve Celîl olan Allah´a asi olmak için katiyen bir adım bile attırmadığım bir ayağa dokunuyorsun, dikkat et ha,» dedi (tevhid budur).Ebu Bekir Vâsitî, «Ben hakikaten mü´minim´ diyen kimseye denilir ki: Hakikat idrâki (ve gaybe vâkıf olmayı) ve ihatayı gerektirir, bu hâli kaybedenin imanla ilgili davası bâtıl olur,» demiştir. Vâsiti bu sözü ile ehl-i sünnetin şu inancını anlatmak istemiştir: Hakikî mü´min, Cennetliktir, diye hükmedilen zattır. Bir kimse Allah Taâlâ´nın hikmetinin kesin olarak bu hususun kendisinde mevcudiyetini bilmezse: «Ben hakikaten mü´minim» demesi doğru olmaz.Sehl b. Abdullah Tüsteri: «Sonunu idrâk ve ihata etmek söz konusu olmaksızın mü´min Allah Taâlâ´yı (âhirette) gözü ile seyredecektir,» demiştir.Ebu´l Hasan Nûrî, «Hakk Taâlâ bütün kalplere nazar kıldı, kendisini görmeye Muhammed (s.a.) in kalbinden daha çok şevk ve özlem duyan bir kalp bulmadı. O sebeple Allah´ı görme ve O´nunla konuşmaya muvaffak kıldı.5. Istidrac: Allah´ın bazı kimselere onları sapıtmak için verdiği keramete benzer güç.Ebu Osman bana hitaben: Ya Eba Muhammed, birisi sana ibadet ettiğin Ma´bûd nerededir, dese ona ne cevap verirsin, dedi. ´Ezelde olduğu yerdedir´, derim, dedim. Peki ezelde nerede idi, derse nasıl cevap verirsin, dedi. ´Şimdi olduğu yerde idi, yani mekânın bulunmadığı zaman nerede ise şimdi de oradadır´, diye cevap veririm, dedim. Bu cevabım Ebu Osman´ın o kadar çok hoşuna gitti ki elbisesini çıkarıp bana vermekten kendini alamadı.»İmam Ebu Bekir b. Furek´i (r.a.) Ebu Osman Mağribî´nin şu sözü söylediğini hikâye ederken dinlemiştim: «Bazı naslardan Allah´ın bir cihette (üstte) olduğu kanaatına varmış idim, Bağdat´a geldiğimde bu kanaatim zail oldu, o zaman Mekke´deki dostlarıma: Hiç şüpheniz olmasın ki, ben şu anda yeniden müslüman olmuş bulunmaktayım, diye yazdım.»Muhammed b. Hüseyn´i (r.a.) Ebu Osman Mağribî´nin şunu söylediğini hikâye ederken dinlemiştim: Ebu Osman´a halk nedir? diye sorulmuş. O da, «Üzerlerinde ilâhî kudretin hükümlerinin câri olduğu beden kalıplarıdır, kimseye faydası ve zararı dokunmayan heykellerdir, hakiki fail Allah´tır,» demiştir.Vâsitî diyor ki: «Ruhlar ve cesetler zatları ile değil, Allah, ile kâimdirler, O´nunla zuhur eder, var olur. Bunun gibi düşünceler ve hareketler de zatları ile değil, Allah ile kâimdir. Çünkü hareketler ve hatarât cesetlerin ve ruhların dallarıdır.» Ebu Osman bu sözü ile kulların kazandığı fiillerin Allah Taâlâ tarafından yaratıldığını, cevherlerin Allah Taâlâ´dan başka yaratıcısı bulunmadığı gibi arazların da Allah´tan başka Hâlık´ı bulunmadığını açıkça ifade etmiştir.Ebu Said Harrâz: «Kim çaba harcıyarak maksadına ulaşacağını zannederse kendisini boşuna sıkıntıya sokar, kim çaba sarf etmeden maksadına (Allah´a) vâsıl olacağını zannederse kuru bir temenninin peşinde koşar,» demiştir.Vâsitî, «Makamlar kaderin sonucu olan kısmetlerdir, Allah tarafından tatbik edilen vasıflardır. O halde bunlar hareket ve gayretle nasıl elde edilir? Çalışmakla bunlara nasıl nail olunur?»Vâsiti´ye, Allah ile küfür ve Allah için küfür, ne demektir? (Allah´ı inkâr etmek de Allah´ın irâdesi ve halkı ile midir?) diye sorulmuş; «Küfür ve iman, dünya ve âhiret Allah´tandır, Allah´adır, Allah iledir, Allah içindir. İbtidâ ve inşa bakımından Allah´tandır, dönüş ve nihayete eriş bakımından Allah´adır, beka ve fena bakımından Allaha aittir.ona şu cevabı vermişti: SaKin, yaratiKların hareket ve şükürleri, tek olan, şeriki bulunmayan, Aziz ve Celil olan Allah´ın fiilidir, diye bilinendir. Böyle yaptın mı O´nu tevhid ettin, demektir.»Adamın biri Zunnûn´a geldi ve: Allah´a benim için dua buyur, dedi. Zunnûn ona dedi ki: «Eğer Allah´a ait gayb ilminde tevhidde samimî olmakla te´yid edilmiş isen, daha önce nebi ve veliler tarafından senin için yapılmış nice makbul dualar var! Aksi halde denize batanı, çağırmanın (duanın) kurtaramıyacağını bilmelisin!»Vâsitî diyor ki: «Firavn açıktan açığa Rab olduğunu iddia etti. Mutezile aynı şeyi kapalı olarak iddia etti ve ´Dilediğini yapabilirsin´ dedi.»Ebu´l-Hüseyn Nuri, «Teşbihle ilgili fikirler bir yana, Allah Taâlâ´-ya işaret eden her" fikir tevhittir,» demiştir.Ebu Ali Rûzbâri´ye, tevhidin ne olduğu sorulmuş, o da şu cevabı vermişti: «Tevhid, teşbihi red ve ta´tîli terk ettiğini ispat eden kalbin istikâmet üzere bulunmasıdır. Tevhid, bir kelime ile fikir ve muhayyile ne şekilde tasavvur ederse etsin Allah Taâlâ´nın onun hilâfına olduğunu bilmektir. Çünkü Allah Taâlâ: ´O´nun misli gibi bir şey yoktur´ (Şura, 42/11) buyurmuştur.»Ebu Kasım Nasrabâzî: «Cennet Allah´ın baki kılma fiili ile bakidir. Allah´ın seni zikretmesi, sana merhamet eylemesi ve seni sevmesi Hakk´ın bekası (beka sıfatı) ile bakidir.» Şeyh Ebu Kasım Nasrabâzî´nin bu sözü hakikatin son haddidir. Çünkü hak ehli olanlar, kadim olan Allah Taâlâ´nın zatının sıfatları onun bekası ile bakidir, demişlerdir. Nasrabâzî bu söze işaret etmiş ve Baki olan Allah´ın bekası ile baki olduğunu, hak ehline muhalif olanların ise hakka muhalefet ederek, bunun aksini müdafaa ettiklerini açıklamıştır.Muhammed b. Hüseyn, Nasrabâzî´nin şunu söylediğini bana haber verdi.- «Sen fiil sıfatları ile zat sıfatları arasında gidip gelmedesin, bunların her ikisi de hakiki mânada Allah Taâlâ´nın sıfatlarıdır. Tefrika (fark) makamında seni şaşkına çevirince (kalbin kesret ve fark halinde bulununca) Allah seni fiil sıfatlarına yaklaştırmıştır, demektir. Cem´ makamına ulaştırınca seni zat sıfatlarına yaklaştırmış olur.» Ebu Kasım Nasrabâzî zamanının büyük şeyhlerinden biri idi.Cüneyd demiştir ki: «Misli ve benzeri bulunmıyan ne zaman misli ve benzeri bulunan şeyle birleşmiştir? Heyhat! Bu acaip bir zandır! Ancak latif olan Allah´ın lutfu ile birleşme (vuslat) mümkün olur. Fakat bu şekildeki birleşme; yakînin işareti ve imanın hakikati diyordu. Bundan birkaç gün sonra bize uğradı ve Muhammed itikatı müstesna başka yoldan ne idrâk edilir, ne tahayyül edilir, ne de ihata edilir.»Yahya b. Muâz´a; Bize Allah´ın ne olduğunu haber ver, denilmiş. O da, «O, tek ilâhtır,» demiş. O, nasıldır, denilmiş. «Mâlik ve Kadirdir,» demiş; O nerededir, denilmiş. «Kullarının hareketlerini gözetleme mahallindedir,» demiş. Sual sahibi, ben sana bunu sormadım, demiş. O da, «Biliyorum ama söylediklerimden başkası Hâlık´ın değil, mahlûkun sıfatıdır, Allah´ın başka türlü tavsifi mümkün değildir,» demişti.Ebu Ali Ruzbâri: «Zihin cehalete dayanarak, ´O şöyledir´, diye ne hayal ederse etsin, akıl Allah´ın o şeyin hilâfına olduğuna delâlet eder,» demiştir.îbn Şahin, Cüneyd´e, «Allah´la beraber olmanın mânası nedir,» diye sormuş, Cüneyd de: «Bunun iki mânası vardır: Allah yardım ve himayesi ile peygamberlerle beraberdir. Nitekim, ´Şüphe yok ki ben sizinleyim, işitir ve görürüm.´ (Tâhâ, 20/46) buyurmuş olması bunu gösterir. İlim ve ihatası ile Allah bütün halkla beraberdir. Nitekim, ´Üç kişi arasında bir fısıldaşma olursa, dördüncüsü O´dur.´ (Mücadele, 58/7) buyrulmuş olması bunu ifade eder,» demişti. Bunun üzerine İbn Şahin Cüneyd´e, «Halk´ı Allah´a ulaştırmak için senin gibi bir mürşide ihtiyaç vardır,» demişti.Zunnûn´a: «Allah Arş üzerine istiva etti.» (Tâhâ, 20/5) mealindeki âyetin mânası nedir, diye sorulmuş, o da, «Allah bu âyetle zatını ispat etti, mekânını reddetti. O zatı ile mevcuttur. Eşya ise Hakk Taâlâ´nın dilediği biçimde O´nun hükmü ile mevcuttur,» şeklinde cevap vermişti.Şiblî´ye: «Allah Arş üzerinde istiva etti (kuruldu, oturdu)» mealindeki âyetin mânası sorulunca, «Allah ezelidir, Arş ise hadistir, bunun için Arş O´nunla istiva etti (ve düzgün hale geldi)» diye cevap vermişti. Yine Ca´fer Sâdık demiştir ki: «Sonra yaklaştı ve göründü.´ (Necm, 53/4) âyetinden kim, Peygamber cismi ile Allah´a yaklaştı, mânasını vehmederse, Allah ile Peygamber arasına bir mesafe koymuş olur. Yaklaşma sadece kalp iledir. Kalp Allah´a yaklaştıkça, Allah o kalpten maddeye ait dünyevî bilgileri uzaklaştırır. Çünkü bu konuda maddî mânada yaklaşma veya uzaklaşma söz konusu değildir.»Üstad Ebu Ali´nin el yazısı ile şöyle bir yazı görmüştüm: Sûfî-nin birine, Allah nerededir, diye soruldu. O da, Allah seni nefsinden kurtarsın ve kendisi ile kılsın. Göz göre göre Allah nerededir, sorusu sorulur mu hiç!, diye cevap verdi. *Ebu Sâid Harrâz der ki: «Hakiki yakınlık kalpte bulunan eşyaya ait hissin yok olması ve vicdanın Allah Taâlâ ile huzur ve sükûn bulmasıdır.»İbrahim Havvâs diyor ki: «Şeytan tarafından çarpılan ve sara hastalığına yakalanan birisine rastladım, kulağına ezan okumaya başladım. İçinden şeytan bana şöyle bağırdı: Bırak ta bu herifi öldüreyim. Zira o Kur´an´ın yaratılmış (mahlûk) olduğunu iddia etmektedir.»İbn Atâ: «Allah harfleri yarattığı zaman bunları kendisi için sır kıldı. Âdem´i (a.s.) yaratınca bu sırrı onun içine yaydı, halbuki bu sırları meleklerden bile hiç birinin içine yaymamıştı. Bunun üzerine Âdem (a.s.) in dilinde bu harflerin her biri bir türlü aktı ve çeşitli fenleri ve lisanları meydana getirdi. Allah bu harfleri bu nevi mânalar için kalıp kılmıştı, demiştir.» İbn Atâ bu sözleri ile harflerin, dolayısiyle Kur´an´ın lâfzının ve kıraatinin yaratılmış (mahlûk) olduğunu açıkça ifade etmiştir.Sehl b. Abdullah: «Harfler Allah´a ait fiilin dilidir, zatın lisanı değildir. Allah´ın zatına değil, yaratma fiiline delâlet eder. Çünkü harfler eşyada bulunan bir fiildir, lisanda meydana gelen yaratıklardır» demiştir. Sehl´in bu sözü de harflerin mahlûk olduğunu açık bir şekilde ifade eder.Cüneyd Şamlıların sordukları soruları cevaplandırırken: olmakta olanı, bulunanı ve olmayacak olanın olsaydı nasıl olacağını sadece O bilir,» demişti.Hüseyn b. Mansur Hallâc, «Tevhidde hakikati bilen kimseden, nasıl ve niçin soruları sakıt olur. Çünkü Allah´ın fiil ve hikmetinden sual olmaz,» demiştir.Cüneyd, «Meclislerin en şereflisi ve en yükseği tevhid meydanında düşünce ile birlikte oturmaktır,» demiştir.Vâsitî, «Allah ruhtan daha makbul bir şey yaratmadığı halde, ruhun yaratılmış (mahlûk) olduğunu sarahaten beyan eylemiştir,» demiştir.Üstad, İmam ve Zeynü´l-îslâm Ebu´l-Kasım Kuşeyrî (r.a.) der ki: Nakledilen bu sözler delâlet eder ki, sûfî şeyhlerinin akideleri usûl ve akâid meselelerinde hak ehli olan Sünnîlerin kanaatlarına uymaktadır.Tercih ettiğimiz az ve öz yazma esasından uzaklaşırız, endişesiyle bu konuyu kısa kesiyor ve bu kadarını zikretmekle yetiniyoruz.**Allah izzetini dâim kılsın, üstad ve Zeynü´l-îslâm Ebu´l-Kasım Kuşeyrî der ki: Bu bölümler sûfîlerin tevhid meseleleri hakkındaki inançlarının açıklanmasını ihtiva etmektedir.Biz sûfilere ait bu akideleri şu şekilde tertip ettik: Tasavvuf yolunun şeyhlerinin tevhide dair sözleri ile eserleri şuna delâlet eder:Hiç şüphe yok ki Hakk Sübhânehü ve Taâlâ mevcuttur, kadîmdir, vâhiddir, hikmet sahibidir, kadirdir, alimdir, kahirdir, merhametlidir, irâde sahibidir, işiticidir, kerîmdir, büyüktür, konuşandır, görendir, güçlüdür, hayat sahibidir, bakidir, sameddir.Şüphesiz ki O ilmi ile âlim, kudreti ile kadir, irâdesi ile mürid, sem´ sıfatı ile işitici, basar sıfatı ile görücü, kelâm sıfatı ile konuşucu, hayat sıfatı ile diri ve beka sıfatı ile bakidir. O´nun iki eli vardır. Bu iki el O´nun sıfatıdır, hususi surette dilediği şeyi bunlarla yapar.Allah hiçbirşeye bağımlı değildir, muhayyilede tasavvur edilemez, akıl ile tahayyül edilemez, zaman ve mekândan münezzehtir. Üzerinden zaman ve vakit geçmez. Vasfı hakkında eksiklik ve fazlalık bahis konusu olmaz. Miktar ve keyfiyet O´nun hususiyeti değildir. Sonu ve sınırı yoktur. Hadis şeylere mahal olmaz. Hiç bir âmil O´nu fiile sevk edemez. Üzerinde renk ve oluş bulunması caiz olmaz. Yardımcısı ve destekçisi yoktur. Hiç bir yaratık kudretinin hâricine çıkamaz. Hiç bir varlık hükmünü kabul etmemezlik edemez. Bilinen hiç bir şey ilmine gizli kalmaz. Yaptığı ve yapacağı şeyi nasıl yaparsa yapsın fiilinden ötürü kınanmaz. O´nun için bir başlangıç farzederek, ne zaman var oldu, denemez. Bekası son bulmaz ki va´desini tamamladı ve zamanını doldurdu, denilsin. Yaptığı şey için, niçin yaptı, denemez. Çünkü fiilinin illeti (âmili, sâiki) yoktur. O nedir, denemez. Zira cinsi yoktur ki O´nu benzerlerinden ayırdeden bir emmare teşkil etsin. O, bir cihette olmaksızın âhirette görülecektir. Başkasını görür, fakat gözle değil. Bizzat işin içine girmeksizin ve vasıta kullanmak-sızın yapmak istediği şeyi yapar. En güzel isimler, en yüce sıfatlar O´nundur. irâde ettiğini yapar, kullarını hükmüne boyun eğdirir, hükümrân olduğu mülkünde dilediğinden başka bir şey olmaz, yaratmış olduğu kâinatta, daha Önce takdir edilmiyen bir şey vücuda gelmez. «Olacaktır,» diye bildiği hâdiseler «olsun,» diye irâde ettiği hususlardır. Olması mümkün olan şeylerden, «olmayacaktır,» diye bildiği hususlar «olmasın,» diye irâde ettiği şeylerdir. Hayır olsun, şer olsun kulların irâdeleri ile kazandıkları amellerin yaratıcısı O´dur. Az olsun, çok olsun âlemdeki eşyanın ve eserlerinin (yani eşyaya ait arazların) icad ve halkedeni O´dur. Üzerine farz olmamakla beraber kavimlere Peygamberler gönderir. Hiç bir kimsenin itiraz edemiyeceği ve kınamıyacağı bir şekilde bütün insanları Peygamberlerin (a.s.) dili ile kendisine ibadete davet eder. Peygamberimiz ve Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.) ı, mazeret beyan etmeye mahal bırakmıyacak ve yakîn ile inkârı (iyiliği ve kötülüğü) açıklayarak adaleti vazeylemiştir. Ortaya koyduğu delillerle bâtılın kökünü kazımıştır: «Kâfirler hoşlanmasalar da Islâmı bütün dinler üzerine üstün kılmak için» (Tevbe, 9/33) sözü ile dine va´d ettiği yardımı ifa eylemiştir. İşte şu söz ve bölümler, kısa bir şekilde şeyhlerin inançlarının esaslarını teşkil etmektedir. Muvaffak kılan Allah´tır, (7).6. Allah´ın eli konusunda selefin ve ilk Eş´arîlerin görüşü budur, yani müte-şabihi te´vil etmemek gerekir.7. Kuşeyrî´nin sûfîlere ait olmak üzere burada anlattığı akideler, sonraki Eş´arî kelâmcılarından çok Selefiye mezhebine daha yakın görünmektedir. Allah´ın sıfatları, yedullah ve vechüllah (Allah´ın eli ve yüzü) gibi nasları te´vil etmeden kabul eden Kuşeyrî´nin bu özelliği mühimdir. Sûfîlerin tevhid konusundaki fikirleri için Kuşeyrî Risale´sinin «Tevhidi ve «Marifeti bölümlerinde de ayrıca geniş malûmat verilmiştir.Sûfi kardeşlerim —Allah sizi rahmet ve merhametine nail kılsın— iyi biliniz ki müslümanların en faziletli şahısları, Resûlüllah As.a.) in vefatından sonraki çağda: «Resûlüllah (s.a.) in ashabı» unvanından başka bir isim almamışlardı. Hz. Peygamber´in sohbetinden daha faziletli bir şey bulunmadığından bu sohbette bulunanlara Sahabe adı verilmişti. Sahabenin yaşadığı çağdan sonraki asırlarda yaşayanlardan Sahabe ile sohbet edenlere Tâbiûn ismi verilmişti. Tâbiûndan olan zevat bu ismi en şerefli bir unvan olarak görmüşlerdi. Tâbiûndan sonra gelenlere ise Etbâu´t-tâbiîn adı verilmişti.Bunlardan sonra halk ihtilafa düştü, dereceleri birbirinden farklı ve yekdiğerine zıt tipler ortaya çıktı. Bunun sonucu olarak dinin hükümlerine büyük bir dikkat ve hassasiyetle riayet eden insanlara zühhâd ve ubbâd (zâhid ve âbidler) adı verildi. Daha sonra bid´at mezhepleri ortaya çıktı. Her mezhep öbürü ile çekişmeye ve halkı kendisine davet etmeye başladı. Böylece her mezhep zâhidler zümresinin kendi içinde bulunduğunu iddia etti durdu. Bunun neticesi olarak, «her nefeste Allah Taâlâ ile olma» halini koruyan ve kendilerine arız olan gaflet musibetlerinden sakınmaya çalışan Ehl-i sünnetin ileri gelenleri Mutasavvıf (ve meslekleri için de tasavvuf) adını alarak öbürlerinden ayrılmışlardır. Bu zümrenin büyükleri hicrî ikiyüz senesinden evvel bu isimle meşhur olmuşlardır. Biz bu bölümde ilk tabakadan, son zamandaki tabakaya varıncaya kadar tasavvuf yolunun şeyhlerinden bir cemaatın adını zikrederek, Allah Taâlâ´nın izni ile sûfiliğin esaslarını ve âdabını belirtecek şekilde mutasavvıfların hal, hareket ve sözlerinden bahsedeceğiz (1).      
Meşhur Sufiler
Kuşeyrî bu bölümde 83 kadar sûfîden bahsederek, bunların ne derece din! hükümlere saygılı ve hürmetkar olduklarını, şeriata ne kadar tazim ettiklerini ifade eden hal, hareket ve sözleri üzerinde durmaktadır. Ricâl-i Kibar İbrahim Ethemhatiften gelen bir ses (2) ona: Ey İbrahim sen bunun için mi yaratıldın?! Bu işi yapmaya mı memur kılındın?! diye hitap etmişti. Sonra eğerinin ön kaşından bir ses ona: Vallahi...
Meşhur Sufiler
Kuşeyrî bu bölümde 83 kadar sûfîden bahsederek, bunların ne derece din! hükümlere saygılı ve hürmetkar olduklarını, şeriata ne kadar tazim ettiklerini ifade eden hal, hareket ve sözleri üzerinde durmaktadır. Ricâl-i Kibar İbrahim Ethemhatiften gelen bir ses (2) ona: Ey İbrahim sen bunun için mi yaratıldın?! Bu işi yapmaya mı memur kılındın?! diye hitap etmişti. Sonra eğerinin ön kaşından bir ses ona: Vallahi sen ne bunun için yaratıldın, ne de bunu yapmakla emrolundun! dedi. Bunun üzerine atından indi, babasının çobanlarından birine rastladı, çobanın sûf-tan yapılmış cübbesini aldı, sırtına giydi, atı ile birlikte yanında bulunan her şeyi çobana verdi. Sonra sahranın yolunu tuttu ve Mekke´ye geldi. Burada Süfyan Sevri (öl. 169/785) ve Fudayl b. îyaz (öl. 187/802) gibi zâhidlerle dostluk kurdu, daha sonra Şam´a geldi ve burada vefat etti. İbrahim b. Edhem, orak biçmek ve bağ bekçiliği yapmak gibi işlerde çalışır ve elinin emeği ile geçinirdi.Naklederler ki; çölde yolculuk yaparken rastladığı bir adam ona, îsm-i A´zam´ı öğretmiş, O da bu isimle dua edince Hızır (a.s.) ı görmüştü. Hızır O´na, «Allah´ın İsm-i A´zam´ını sana kardeşim Davud talim etmişti,» demişti (3).4. Hal tercemesi için bk. Sülemî, s. 26; Ebu Nuaym, hilye, VII, 367; VIII, 58; Şa´rani I, 81; Sıfatu´s-safve, IV, 127; Şeceratü´z-zeheb, I, 255; Fevatu´l-vefayet, I, 3; Mir´atu´l-cenan, I, 349; Tezkiretu´l-evliya, s. 102; Ne-fahatu´l-üns tercemesi s. 95; «İbrahim Edhem» İslâm ansiklopedisi; el-Ke-v&kîb. I, 73.Sûfîlerin biyografilerine dair bilgi veren kaynakların önemli bir kısmı Sülemî´nin Tabakatu´s-sufiyye isimli eserinin Nureddin Şariba neşrinden alınmıştır (Mısır, 1969).Zünnuni MısriZünnun Mısırda yaşıyordu. Bir gün bazıları onu halifeye gammazlamamaları üzerine Halife onu Mısır´dan Bağdat´a getirtti.Zunnûn, Halifenin yanına gelince onu ikaz etti. Halife ağlamağa başladı ve ikramda bulunarak onu. Mısır´a geri gönderdi. Mütevekkil, yanında verâ sahibi zikredilince ağlar ve Verâ sahipleri zikredileceği zaman derhal Zunnûn´u anarak işe başlayın» derdi. Zunnün zayıf-*«*´ bir adamdı, rengi kırmızıya çalardı. Sakalı ağarmamıştı. Muhammed´in Said b. Osman´dan şunu naklettiğini duymuştum: «Zunnûn derdi ki: Bütün sûfi sözleri şu dört cümle etrafında döner durur: Allah´ı sevmek, dünyanın azından bile nefret etmek, b.nazil olan Kur´an´a uymak, durum kötüye doğru değişecek diye endişelenmek» CHubb-i celil, buğz-ı kalil, ittibâ-ı tenzil, havf-i tahvil).A" Zunnûn Mısri der ki: «Aziz ve Celil olan Allah´ı seven ve ona âşık olanın alâmetleri, Allah sevgilisine (s.a.) ahlâkında, fiillerinde, emirlerinde ve sünnetlerinde tâbi olmaktır.»Zunnûn´a, âdi adam kimdir, diye sorulunca, «Allah´a giden yolu bilmeyen ve öğrenmek için de çabalamayandır,» diye cevap vermişti. Yusuf b. Hüseyin diyor ki: «Bir gün Zunnûn´un meclisine gitmiştim, Salim Mağribi de orada idi. Salim: Ey Zunnûn, tevbe edip nefsini ıslâh etmene sebep ne idi, diye sordu. Zunnûn, çok acaib, anlatsam dinlemeye takat yetiremezsin, dedi. Salim ibadet ettiğin Allah´a yemin vererek söylüyorum, durumu bize anlat, dedi. Bunun üzerine Zunnûn dedi ki: Bir kere bir kasabaya gitmek üzere Mısır´dan ayrılmak istemiştim. Sahrada yolculuk yaparken bir yerde uyumuştum. Gözlerimi açınca, altında uyuduğum ağaçta bulunan bir yuvadan kör bir tarla kuşunun düştüğünü görmüştüm. Kuş düşer düşmez yer yarıldı, içinden biri susam, diğeri su dolu iki kavanoz çıktı. Kuş bundan yemeye, ondan içmeye başladı. Bunu görünce bu kadarı bana kâfidir, dedim. Hemen tevbe ettim. Tevbem kabul edilene kadar Kerim olan Allah´ın kapısından ayrılmadım.» Zunnûn: «Yemekle dolan midede hikmet durmaz,» demiştir. Zunnûn´a, tevbeden sorulunca, «Avam günahtan tevbe eder, seçkinler gaflete düşmekten korkarlar demiştir.Bişr Hafi (öl. 227/841)Zâhid sûfîlerden Ebu Nasr Bişr b. Haris Hâfî, aslen Merv´den olup Bağdat´ta yaşamış ve burada vefat etmiştir. Ali b. Haşrem´in kız kardeşinin oğludur. 227 (/841) senesinde vefat etmiştir. Şanı büyük bir zat idi.Tevbe ve nefis islâhı yapmasının sebebi şu idi: Yolda halk tarafından ayaklar altında çiğnenen ve üzerinde Aziz ve Celîl olan Allah´ın isminin yazılı olduğu bir kâğıda tesadüf etti. Kâğıdı yerden aldı ve bir dirheme satın alıp yanında bulundurduğu misk ile kokulandırdı ve bir duvarın yarığına koydu. Bu hâdise üzerine uyuyan bir insanın rüyada gördüğü bir şekilde birisinin kendisine şöyle dediğini işitti: Ey Bişr, sen ismimi güzel bir koku ile kokulandırdın. Hiç şüphen olmasın ki, ben de senin ismini dünya ve âhirette hoş bir koku ile kokulandıracağım.Üstad Ebu Ali Dekkak (r.a.) ın şunu anlattığını işitmiştim: «Bişr, bir insan topluluğuna uğradı. Halk Bişr´i birbirine göstererek; Gece ibadet, gündüz oruçla geçiren adam bu dediler.8. Hal tercümesi için bk. Sülemî, s. 48; Hilye, X, 116; Sıfatu´s-safve, II, 209; Vefeyat, I, 251; Şezerat, II, 127; Nafahat, s. 106; Şa´rani, I, 86; Tezkire, s. 330.kulun yaptığı ve hak ettiği şeyden fazlasını sırf kendinden lütuf ve ihsan olmak üzere insanların kalbine ilham etmektedir, dedi. Sonra başlangıçta kendisini nasıl düzelttiğini yukarda geçtiği gibi anlattı».Ebu Hâtem diyor ki: «Bana ulaşan haberlere göre Bişr b. Haris Hafi demiş ki: Rüyada Peygamber (s.a.) i gördüm. Bana dedi ki: Ey Bişr biliyor musun, Allah seni neden emsaline üstün kıldı? Ben: Hayır, Ya Resulallah, bilmiyorum, dedim. Şöyle buyurdu: Sünnetime tâbi oldun, sâlih insanlara hizmet ettin, din kardeşlerine nasihatta bulundun, Ashabımı ve Ehl-i beytimi sevdin de ondan. Seni iyi kulların mertebesine ulaştıran işte bu hareketlerindir.»Bilal Havvâs diyor ki: «Benî İsrail çölünde yolculuk yaparken aniden bir zatın yanımda yürüdüğünü farkettim; hayrete düştüm, sonra bunun Hızır (a.s.) olabileceği kalbime ilham edildi. Bu zata, Hakk Taâlâ´nın hakkı için söyle, sen kimsin? diye sordum. Ben kardeşin Hızır´ım, dedi. Sana birkaç sualim var, dedim. İstediğini sor, dedi. İmam Şafiî (r.a.) hakkında ne dersin? dedim. O, Evtâd´dandır (doğuda, batıda, kuzeyde ve güneyde bulunan dört büyük veliden biridir) dedi. Peki Ahmed b. Hanbel (r.a.) hakkında ne dersin? dedim. O sıddîk olan bir zattır, dedi. Bişr b. Haris Hafi için ne dersiniz? dedim. Ondan sonra, onun gibisi yaratılmamıştır, dedi. Seni görmeme vesile olan amelim nedir? dedim. Annene yaptığın iyilik, dedi.»Üstad Ebu Ali Dekkak (r.a.) ın şöyle dediğini işitmiştim: «Bişr Hafi, Muâfi b. İmrân´ın evine gitti ve kapısını çaldı. Kim o? diye sorulunca, Bişr Hafi, diye cevap verdi. Evin içinden bir kızcağız: iki para verip ayağına ayakkabı alsan Hafî (yalınayak) lâkabından kurtulursun,» (meşhur olmaktan uzak kalmış olursun) dedi.İbn Cellâ diyor ki: «Zunnûn´u gördüm, onun ibaresi (hikmetli sözleri) vardı. Sehl´i gördüm, onun işareti, (ibarenin daha ince şekli) vardı. Bişr Hâris´i gördüm, onun da verâ´ı vardı.» İbn Cellâ´ya: Peki, bunlardan hangisine meyil ediyordun? Diye     sorulunca, «Üstadımız Bişr b. Hâris´e diye cevap verdi.»Naklederler ki, Bişr´in canı senelerce bakla yemek istediği haldeonu alacak kadar bir para bulamadım,» demiştir.Bişr´e sordular: Ekmeği ne ile yersin? Şöyle dedi: «Afiyet sözünü zikrediyor ve onu ekmeğime katık yapıyorum.Adamın biri yukarda geçen menkıbeyi Bişr´e anlatarak bunun manâsını sordu. Bişr, «Helâl israfı taşımaz» (yani zaruret miktarından fazla yenen yiyeceklerin helâl olması kolay olmaz) dedi.Bişr rüyada görüldü ve; Allah sana nasıl muamele yaptı, diye soruldu. «Beni affetti. Cennetin yarısını bana helal kıldı ve şöyle buyurdu: Ey Bişr, ateş parçası üzerine secde etsen, senin için kullarımın kalbinde vücuda getirdiğim mevkiin şükrünü edâ edemezsin,» dedi.Bişr, «Halkın kendisini tanımalarını arzu eden bir kimse, âhire-tin zevkini bulamaz», demiştir (9).Haris Muhasibi (Öl. 243/857)Sûfîlerden Ebu Abdullah Haris b. Esed Muhasibi ilim, verâ´, muamele ve hâl bakımından eşi bulunmayan bir zat idi. Aslen Basralı olup 243 (/857) senesinde Bağdat´ta vefat etmiştir.derler ki: Kendisine babasından bin dirhem miras kaldığı halde bir kuruş bile almadı. Bunun sebebi olarak babasının kaderi inkâr ettiği gösterilir. Bu sebeple Muhasibi babasının mirasından bir şey almamayı verâ´ın icabı görmüştü. Sahih bir rivayetle Nebi (s.a.) den, «Aralarında din farkı bulunanlar yekdiğerine mirasçı olamaz» (10) hadisi nakledilmiştir.Muhammed b. Mesrûk diyor ki: «Haris b. Esed Muhasibi vefat ettiğinde bir dirheme bile muhtaç bulunuyordu, halbuki babası ölünce çok mal bırakmıştı.9. Hal tercemesi için bk. HUye, VIII, 336; Sülemî, s. 39; Şa´ranî, I, 84; Ve-fayâtü´I-a´yân, I. 112; Sıfatü´s-safve, II, 183; Şazerâtti´z-zeheb, H, 460; Mirâ´tü´l-cenân, n, 92; El-Bidâye ve´n-nihâye, X, 297; Tezkiretü´l-evliyâ, s. 128; Nefahat trc. s. 102.10. Ebu Davııri. Fcraiz, 10: Ibn Arrak, Tpnzttıu´ş-şerî´a (TenzJh), Ferâiz, 16: Ibn Mac Ferâiz, 6; Ibn Hanbel, Tl, 187.Önüne bir yemek getirildiğinde nerden kazanıldığını sorar açıklamayı tatmin edici bulmazsa o da yemeği yemekten kaçınırdı.»Ebu Abdullah b. Hafîf; «Şeyhlerimizden beş şahsa uyunuz, geriye kalanların hallerini kendilerine teslim ediniz. Bunlar, Ebu Mu-hammed Ruveym, Ebu´l-Abbas b. Atâ, Haris b. Esed Muhasibi, Cü-neyd b. Muhammed, Amr b. Osman Mekki´dir. Çünkü bunlar ilim ile (marifet ve) hakikatları telif etmişlerdir». (Şeriatla tasavvufu uzlaştırmışlardır).* Haris Muhasibi şöyle demiştir; «Bir kimse bâtınını murakabe ve ihlasla sağlamlaştırırsa Allah onun zahirini mücâhede ve sünnete tâbi olma hâli ile süsler.»Cüneyd´in şöyle dediği hikâye olunur: «Bir gün Haris Muhasibi bana uğradı, kendisinde açlık alâmeti gördüm. Amca, evimize girip bir şeyler almak istemez misin? dedim. Olur, dedi. Eve girdi. Mutfağa gidip bir şeyler hazırlamak istedim. Evde bir düğünden gönderilen yemek vardı. Getirdim. Kendisine takdim ettim. Bir lokma aldı ve onu ağzında defalarca sağa sola yuvarladı. Nihayet kalktı, lokmayı ağzından çıkardı. Bir deliğe attı ve savuşup gitti. Birkaç gün sonra kendisini görünce, o şekilde hareket etmesinin sebebini sordum. Dedi ki: Tabiî ki, o zaman aç idim. Evinde yemek suretiyle seni memnun etmek, kalbini korumak ve gönlünü almak istedim, fakat benimle Allah Taâlâ arasında bir alâmet (akit) vardır. Bu alâmet, helal olması şüpheli bir yiyeceği boğazımdan geçirmemesi şeklindedir. O gün Allah, o lokmayı yutma imkânını bana vermedi. O yemek size nereden gelmişti? Yanımızdaki evde düğün olmuştu. Onlar göndermişlerdi, dedim ve ilâve ettim, bugün evimize buyurmaz mısın? Olur, dedi ve içeri girdi. Evde kuru ekmek parçaları vardı. Onları takdim ettim. Yedi ve: Bir fakire (dervişe) bir şey takdim edeceğin zaman böylesini takdim et, dedi» (11). (Sûfîler düğün yemeğini yemeyi takva ve verâa uygun görmezler. Çünkü düğünlerde oyun ve eğlence vardır)11. Hal tercemesi için bk. Hllye, X, 73; Süleml, s. 56; Şa´ranl, I, 87; Vefa-yâtü´l-a´yân, I, 157; Şezerfttü´z-zeheb, n, 152; Srfatü´s-safve, II, 207; MJrâtü´l-cenân, n, 142; Tezkiretü´l-evllyâ s. 270; Nefahat Davud TaiYusuf b. Esbat diyor ki: «Davud Tâi´ye 20 dinar miras kalmış, bununla yirmi sene geçinmişti.»Üstad Ebu Ali Dekkâk (r.a.) dan duydum: «Davud Tâî´nin zühd sebebi şu idi. Bağdat´ta gezmek âdeti idi. Bir gün yolda giderken, Emir Hamit Tûsî´nin önünden gidip yol açan polislerin kendisini yolun kenarına ittiklerini gördü. Sağına soluna bakınca Hamid´i gördü. Bunun üzerine, Bir dünya ki; orada Hamid seni geçer, yuh ona, dedi. Sonra evinin bir köşesine çekildi. Bütün vaktini ibadete ve mücâhedeye verdi.»Bağdat´ta fukaradan birinin, şöyle dediğini işittim: «Davud Tâî´nin zühd sebebi, şu beyti okuyarak ölüsüne ağlayan bir kadını dinlemiş olması idi:«Şimdi o yanaklarının hangisi çürümede ve o gözlerinden hangisi akmada...»>< Derler ki, onun zühd hayatına atılmasının sebebi şu idi: Ebu Hanife (r.a.) nin meclislerine devam ederdi. Bir gün İmam Azam dedi ki: Ey Davud, biz âlet ve edevatı (şer´i ilimleri) muhkem hale getirdik. Davud sordu: Geriye ne kaldı? Ebu Hanife cevap verdi: Onunla amel etmek. Davud diyor ki: Ebu Hanife´nin bu ikazı üzerine uzlete çekilmem hususunda nefsim benimle çekişmeye başladı. Nefsime, hiç bir meselede konuşmamak şartı ile Ebu Hanife´nin meclislerine devam etmedikçe seni uzlete çekmem, dedim. Kimse ile bir şey konuşmamak şartıyla bu meclislere devam ettim. Bir meseleye cevap vermek durumunda kaldığım olurdu. Ben o mesele hakkında konuşmaya, susuz kalmış bir insanın soğuk suya duyduğu istekten daha şiddetli bir arzu duyar, fakat yine de o konuda konuşmazdım. Bundan sonra Davud Tâî´nin durumu bilinen şekli aldı.Derler ki: Hacamatçı Cüneyd, Davud Tâî´den kan almıştı. Davud ona ücret olarak bir dinar verdi. Fazla oldu, bu israf değil midir, denilince, «Mürüvveti bulunmayanın ibadeti olgun değildir,» dedi.Gece yaptığı duada: «İlâhi, senin derdin beni dünyevî dertlerden azâd kılıyor ve uykumla arama giriyor,» derdi.Davud Tâî´nin vefatını ilân eden halkın feryadının yükseldiğini duymuştu.Adamın biri: Bana nasihat et, dedi. Davud: «ölüm askeri seni öldürmek için beklemekte,» dedi.Adamın biri Davud´un yanına girmiş, güneş ışıklarının su testisinin üzerine düştüğünü görünce, müsaade ederseniz testiyi gölgeye koyalım, demiş. Davud bu zata demiş ki: «Bu testiyi buraya koyduğum zaman güneş yoktu, Allah´ın beni nefsimin arzuları peşinde yürürken görmesinden haya ederim.»" Bir zat Davud´un yanına girmiş ve ona bakmaya başlamıştı. Davud bu zata: «Bilmiyor musun ki, velîler lüzumsuz konuşmalar kadar lüzumsuz bakışlardan da hoşlanmazlardı,» demişti. •* Ebu Rebi´ Vâsitî, Davud Tâi´ye: «Bana nasihat et,» demiş. O da: «Dünyadan faydalanmamak suretiyle oruç tut, iftarın ölüm olsun, yırtıcı hayvanlardan kaçtığın gibi, insanlardan firar et,» demişti (12).Şakîk Belhî (öl. 164/780)Zâhid sûfîlerden Ebu Şakik b. ibrahim Belhi, Horasan şeyhlerindendir. Tevekkül konusunda ayrı bir üslûp sahibiydi. Hâtem Asamın´m üstadıydı. Naklederler ki: Tevbe edip zühde atılışının sebebi şu idi: Şakik, zenginlerden birinin oğluydu. Genç yaşta ticaret için Türk ülkesine gitmişti. Bir puthaneye girdi. Burada putlara hizmetçilik yapan birini gördü. Hizmetçi saçını sakalını traş etmiş, üzerine erguvânî bir elbise giymişti. Şakîk; hizmetçiye, «Şüphe yok ki senin yaratıcı, hayat sahibi, âlim ve kadir bir mabudun var, ona ibadet et, zararı ve faydası olmayan bu putlara ibadet etme,» dedi. Hizmetçi ona şu cevabı verdi: Eğer durum dediğin gibi ise, O Allah kendi memleketinde sana rızk vermeye kadir ise, bunca sıkıntılara katlanarak ticaret için buraya kadar neden geldiniz? Bu söz üzerine12. Hal tercemesl için bk. Tezkirettt´l-evUyft s. 243; Vefayâtttl-a´yân, Tl, 29; MünavI, Kevakib, I, 103.senin halkının kuraklıktan ve sıcaktan çektiKleri sıkıntıyı görmüyor musun?» dedi. Hizmetçi: Bundan bana ne? Efendimin hususi bir çiftliği var, muhtaç olduğumuz her şeyi buradan sağlıyorum, dedi. Bunun üzerine Şakîk intibaha geldi ve: «Bu hizmetçinin beyinin bir köyü var, efendi fakir bir mahlûk iken, köle ona güvenerek rızık kaygısı çekmiyor. Mevlâsı zengin olan bir müslümanın rızık kaygısı çekmesi nasıl uygun olur!» dedi.Hâtem Asamm anlatıyor: «Şakik b. İbrahim zengin bir^zat idi. Fütüvvet ve mürüvvet gösteriyor, malını cömertçe harcıyor, gençlerle düşüp kalkıyordu. Bu sırada Belh Emiri Ali b. îsâ b. Mânan idi. Emir köpeğini alarak ava gitmekten hoşlanırdı. Bir gün köpeklerinden birini kaybetmişti. Köpeğin bir adam tarafından çalındığı fesatçılar tarafından iddia edildi. Bu adam Şakik´in komşusu idi. Adam aranmakta olduğunu duyunca korktu ve kaçtı. Eman dileyerek Şa-kîk´in evine girdi. Şakik kalktı, Emirin yanına gitti ve: Bu adamın yakasını bırakın, köpek benim yanımdadır, üç güne kadar size teslim edeceğim, dedi. Adamın yakasını bıraktılar. Şakik Emirin yanından ne yapacağını düşüne düşüne ayrıldı. Üçüncü gün olunca Şakîk´in dostlarından olup o sırada seferde bulunan bir zat Belh´e dönmüş, yolda boynunda halka bulunan bir av köpeği bulmuş, bunu Şakik´e hediye etmeliyim, zira o gençlerle düşüp kalkıyor, diye düşünmüş, köpeği almış ve Şakik´e getirmişti. Şakik köpeği görünce bunun kaybolan köpek olduğunu anladı ve memnun oldu, köpeği aldı, Emire götürdü ve taahhüdünden kurtuldu. Bu hadise üzerine Allah, Şakik´e bir uyanış nasib etti, yaptıklarına tevbe etti ve zühd yolunu tuttu.Hâtem Asamın şöyle dediği hikâye edilir: «Cephede Türklere karşı Şakik ile birlikte savaşıyorduk: O gün, vücuttan ayrılıp düşen başlar, kırılan mızraklar ve parçalanan kılıçlardan başka bir şey görünmüyordu, Şakik bana dedi ki: Ey Hâtem, bugün kendini nasıl buluyorsun, eşinle zifafa girdiğin gece gibi bulabiliyor musun? Vallahi, böyle bulamıyorum kendimi, dedim. Bunun üzerine: Vallahi ben bugün gerdek gecesinde olduğum gibiyim, dedi. Sonra kalkanını başının altına koyup saflar arasında uyudu, hatta horultusunu bile duymuştum.» insanınasıl tanırsınız diye sorulduğunda salih doğru söyler ve doğru yaşar derdi. Bayezid Bistamî (Öl. 234/848 veya 261/874)Sûfîlerden Ebu Yezîd Tayfur b. îsâ Bistâmi (sultanu´l-ârifîn) Mecûsî iken müslüman olan bir şahın torunudur. Üç kardeş idiler. Adem, Tayfur (Bayezid) ve Ali. Hepsi de abid ve zâhid insanlar olmakla beraber Ebu Yezid hal bakımından bunların en ulusu idi.Bayezid´e, bu marifeti hangi şeyle buldun, diye sorulmuş, o da, «Aç karın ve çıplak bedenle,» diye cevap vermişti.Bayezid demiştir ki: «Otuz senemi mücâhede ile geçirdim. Bu müddet esnasında ilimden ve ilme tâbi olmaktan daha çetin bir şeye rastlamadım. Ulemanın ihtilâfı olmasaydı tek içtihat üzre kalırdım. Mücerret ve saf tevhid hariç, diğer hususlarda âlimlerin ihtilâf etmesi rahmettir.»Bayezid´in vefat etmeden evvel Kur´an´ı baştan sona kadar ezberlediği, nakledilir.Ümmî Bistamî: «Babamın şöyle dediğini işitmiştim: Bir gün Bayezid bana; kalk, kendi veliliğini teşhir eden falan adama gidelim ve haline bakalım, dedi. Zühd ile meşhur olan bu zatın yanına vardık, adam evinden çıktı, mescide geldi ve kıble cihetine tükürdü. Bunu gören Bayezid, adama selâm bile vermeden derhal geri döndü ve Resûlüllah (s.a.) in riayet ettiği edeplerden bir edep konusunda bile bu kişiye güvenilemezken iddia ettiği velilik meselesinde nasıl güvenilir, dedi.»Bayezid demiştir ki: «Yemek külfetinden ve kadın sıkıntısından beni kurtarmasını Allah Taâlâ´dan niyaz etmek istemiştim. Sonra kendi kendime, Resûlüllah (s.a.) bile Allah´tan böyle bir şey istemediği halde benim istemem nasıl caiz olur? dedim ve bu yolda dua etmekten vazgeçtim. Sonra Hakk Sübhanehü ve Taâlâ kadın sıkıntısından beni kurtardı.13. Hal tercemesi için bk. Hilye, Vin, 58; Süleml, s. 61; Şa´rânî, I, 88; Tezkiretü´l-evliyâ, s. 232; Nefahât trc., s. 103; Sıfatti´s-safve, IV, 133; Vefa-yatü´l-a´yan, I, 240; Mir&ttt´l-cen&n, I, 445; ŞezeratU´z-zeheb, I, 341.Bir gün Beyazide zühdden soruldu. O bu sualin hiç menzili yoktur ki, bir tek cevap vereyim, demiş: Niçin? sorusuna ise şu cevabı vermişti: Çünkü ben zühdde üç gün kaldım, dördüncü gün zühdden çıktım: ilk gün dünya ve dünyada olan şeylere karşı zâhid (ilgisiz, değer vermeyen, isteksiz) oldum. İkinci gün âhirete ve orada bulunan şeylere karşı zâhid oldum. Üçüncü gün Allah´tan başka ne varsa hepsine karşı zâhid oldum. Dördüncü gün olunca bana Allah´tan başka bir şey kalmadı, ilâhî aşk beni şaşkına döndürdü. O zaman hatiften gelen bir sesin bana: Ey Bayezid, bizimle birlikte bulunmaya takatin yetmez, dediğini işittim ve maksadım işte bu idi, dedim. Aynı ses bu sefer: Maksadına eriştin, istediğini buldun, diye hitap etti.»Bayezid´e soruldu: Allah yolunda karşılaştığın en çetin şey ne oldu? «Tasviri mümkün değil,» dedi. Nefsine reva gördüğün muamelenin en kolayı ne oldu, diye soruldu, «işte bunu izah edeyim» dedi: «Bir kere nefsimi taata ve ibadete davet ettim. Fakat davetimi kabul etmedi, bunun üzerine onu bir sene su içmekten men eyledim.»Bayezid diyor ki: «Otuz seneden beridir her namaz kılışımda, belime sardığım zünnarı koparıp atmak isteyen bir Mecusiyim, itikadı içinde olduğum halde namaz kılmaktayım.»Musa b. Isâ diyor ki: «Bayezid´in şunu söylediğini bana babam anlatmıştı. Bir adamın havada bağdaş kurup oturacak kadar kerametlere sahip olduğunu gözlerinizle görseniz, o adamın Allah´ın emirlerini, nehiylerini ve hudutlarını muhafaza ve şeriate riayet hususunda nasıl hareket ettiğini tetkik edene kadar ona aldanmayınız.»Ummi Bistamî babasının şöyle dediğini hikâye eder: «Kalenin duvarlarının dibinde Hakk Sübhanehü ve Taâlâ´yı zikretmek için Bayezid bir defa serhaddaki kaleye gitmiş, fakat zikir yapmadan sabaha kadar orada kalmıştı. Bunun sebebini sorunca dedi ki: Çocukluğumda ağzımdan çıkan hoş olmayan bir kelimeyi hatırladım da onun için (böyle bir dille) Hakk Sübhanehü ve Taâlâ´yı zikretmekten haya ettim» (14).14. Hal tercemesi için bk. HUye, X, 33; Sülemt, s. 67; Şa´rânî, I, 89; Tezkire-tü´1-evliym s. 160; Nefahat trc., s. 109; Stfatii´s-safve, IV, 89; Şezeratü´z-zeheb, II, 143; Mirâtii´l-cenân, II, s. 173; Vefayâtü´l-a´yân, I, 301.Sehl b. AbdullahSûfüerden Ebu Muhammed Sehl b. Abdullah vera ve muamele sahalarında sûfiler zümresinin zamanında benzeri bulunmayan imamlarındandır. Birçok kerametleri vardı. Hacca gittiği sene Mekke´de Zunnûn Mısri ile görüşmüştü.Sehl diyor ki: «Daha üç yaşımda iken kalkar ve sabaha kadar uyumıyan dayım Muhammed b. Süvâr´ın nasıl namaz kıldığına bakardım. Dayım bana, git, uyu, çünkü kalbimi meşgul ediyorsun, derdi.»Ömer b. Vâsıl Basri, Sehl b. Abdullah´tan şunu nakletmiştir: «Bir gün dayım bana: Seni yaratan Allah´ı zikretmek istemez misin? diye sordu. İsterim ama onu nasıl zikredeyim, dedim. Dedi ki: Yatağına girdiğin zaman dilini oynatmaksızın kalb ile üç kere: Allah beni ve davranışlarımı görmektedir, de. Buna üç gün devam ettim, sonra durumu kendisine arzettim. Bu sefer bana, bunu her gece yedi kere söyle, dedi. Yedi gece bunları söyledim, sonra durumu kendisine bildirdim. Bu defa bana, bunu her gece on bir kere söyle, dedi. Dediğini yaptım. Bunun neticesi olarak kalbim bu işten zevk almaya başladı. Bir sene sonra, dayım bana, öğrettiğimi iyi muhafaza et ve kabre girene kadar buna devam et, çünkü bu dünya ve âhirette senin için faydalıdır, dedi. Buna senelerce devam ettim. Bunun neticesi olarak sırrım (ruhum) bu işten haz almaya başladı. Sonra bir gün dayım bana: Ey Sehl, Allah bir kimse ile birlikte bulunur, ona nazar kılar ve onun yaptıklarına şâhid olursa, acaba o kimse Hakk Taâlâ´ya âsi olur mu? Günahtan sakın, dedi. Issız sada-sız yerlerde halvete çekilmeye başladım. Sonra beni mektebe gönderdiler, fakat ben himmet ve gayretimin dağılmasından endişe ettiğim için muallime, her gün bir saat ders aldıktan sonra geri dönmemi şart koşun, dedim. Mektebe bu şekilde devam ettim ve altı veya yedi yaşımda iken Kur´an´ı ezberledim. Oniki yaşıma ayak basıncaya kadar sadece arpa ekmeği yiyerek oruç tuttum. Sonra onüç yaşımda iken kafam bir meseleye takıldı kaldı. Aileme, bu meseleyi halletmek için beni Basra´ya gönderin, diye yalvardım. Basra´ya geldim, buranın âlimlerine meseleyi sordum. Fakat hiç biri beni tatmin edici bir şey söyleyemedi. Ebu Habib Hamza b. Abdullah Abadânî adiyle tanınan bir zât ile görüşmek için Basra´dan Abadân´a geldim. Sorumu sordum, cevabını aldım. Âdabı ile edeplenmek ve sözlerinden istifade etmekle kemale erdim.vaktiyle bir ukiyye katıksız saf arpa ekmeği ile tuzsuz ve katıksız iftar ederdim. Bu bir dirhem bana bir sene kâfi gelirdi. Sonra üç, daha sonra beş, ondan sonra yedi, ondan sonra onbeş ve en sonra yirmi günde sadece bir iftar yapmaya azmettim. Bundan sonra seyahata çıktım, senelerce diyar diyar dolaştıktan sonra Tûster´e döndüm ve geceleri sabaha kadar ibadetle ihya ettim.Sehl b. Abdullah demiştir ki: «ister günah, ister sevap olsun kulun şeriata uymadan işlediği fiiller nefsin arzusunu tatminden başka netice vermez. Şeriate uyularak işlenen fiiller nefs için azab-tır» (15).Ebu Süleyman Darânî (Öl. 215/830)Sûfî zâhidlerden Ebu Süleyman Abdurrahman b. Atiyye Darâni Şam´ın köylerinden Darrânlı olup 215 (/830) senesinde vefat etmiştir.Ebu Süleyman demiştir ki: «Gündüz iyi amel eden geceleyin, gece iyi amel eden gündüzleyin yaptığının mükâfatını görür. Nefsanî bir arzuyu samimi olarak terkedenin gönlünden Allah bu arzudan dolayı kulunu cezalandırmayacak kadar kerem sahibidir.»Yine nakledildiğine göre Ebu Süleyman, «Bir kalbe dünya gelip yerleşirse, âhiret oradan göç edip gider,» demiştir.Ebu Süleyman Darânî der ki: «Nice defalar sûfiler taifesine mahsus bir nükte ve hikmet kalbime düşer de Kitap ve Sünnetten iki âdil şahit bunun doğruluğuna şahitlik etmedikçe, bunları günlerce kabul etmem.» (Sûfilerden bir söz ve bir hikmet işitirim, bu çok hoşuma gider, fakat nefsim beni aldatır, diye âyet ve hadisten iki âdil şahit bulmadıkça bu sözü kabul etmem.)Ebu Süleyman, «Amellerin en faziletlisi nefsin zıddına hareket etmektir.» demiştir.Ebu Süleyman, «Her şeyin bir alâmeti vardır, ilâhî inayetten15. Hal tercemesi için bk. Hilye, X, 189; Sülemî, s. 206; Şa´rânî, I, 90; Tezkir*tü´l-evüya, s. 204; Nefahât trc, s. 119; Sıfatü´s-safve, IV, 46; Ve-layâtü´l-a´yân, I, 273; Miratü´l-cenân, II, 148; Şezeratti´z-zeheb, II. 182.feyz almanın alameti kalbin gayriden ilgiyi kesmesidir. İlahi nurun pası olan aile veya mal veya çocuk gibi şeylerin hepsi senin için uğursuzluk ve talihsizliktir.»Ebu Süleyman diyor ki: «Soğuk bir gece mihrabda bulunuyordum, soğuk beni muzdarip kılmıştı, bir elimi ısıtmak için koynuma soktum, diğeri dua için uzatılmış halde açıkta kaldı. Gözüme uyku bastırmıştı. Hatiften bir ses: Ey Ebu Süleyman; şu uzanan ele nasibini koyduk, öbürü de uzanmış olsaydı, o da kısmetini alırdı, dedi. Bunun üzerine hava ister soğuk olsun, ister sıcak olsun iki elimi çıkarmadan dua etmiyeceğime nefsime karşı and içtim.»Ebu Süleyman demiştir ki: «Bir gece uyku bastırdığı için virdimi terkederek uyumuştum, rüyada âhu gözlü bir huri bana: Sen uyuyorsun, halbuki beş yüz seneden beri ben senin için yetiştiriliyorum, dedi.»Ahmed b. Ebi´l-Havarî diyor ki: «Bir defa Ebu Süleyman´ın yanına gittim, onu ağlar vaziyette buldum. Neden ağlıyorsun? deyince, Şöyle dedi: Ey Ahmed, niçin ağlamayayım, karanlık ortalığı kaplıyor, mahabbet ehli dizleri üzere çöküyor, yanakları üzere ve secde-gâha göz yaşları damlıyor. Bunlar böyle olduğu zaman Hakk Sübha-nehü ve Taâlâ Hazretleri tecelli ederek şöyle nida eder.- Ey Cebrail, kullarımı murakabe etme sıfatıma yemin ederim ki, kim kelâmım Kur´an´dan zevk alır, rahat ve huzurunu beni zikretmede bulursa, ben onların halvette yaptıkları bu hallere vâkıf olurum, iniltilerini işitirim, ağlamalarını görürüm. Ey Cebrail, bu haldeki kullarıma neden, bu ağlama nedir? Sevenin sevdiklerine eza ve cefa verdiğini hiç gördünüz mü?, diye nida etmiyorsun. Gece karanlığı bastırdığı zaman inleyerek bana sığınan bir zümreyi azaba ve hesaba çekmem nasıl yakışık alır? Zatım´a yemin ederek diyorum ki, kıyamet günü bana geldikleri gün, Kerîm (asîl) olan yüzümden perdeyi kaldıracağım. Böylece onlar beni, ben de onları temaşa edeceğim» (16).16. Hal tercemesi için bk. Hilye, I, 87; Sülemî, s. 91; Şa´rânî, I, 93; Tezklre-tü´I-evliya, s. 276; Nefahât trc, s. 116; Sıfatü´s-safve, IV, 134; Şezerâtü´z-zeheb, n, 87; Mirâtü´l-cenân, II, 118; Tarihü Bağ dad, Vnt,SttHatemi AsamHorasan şeyhlerinin büyüklerinden olup Hatim b. Yusuf Asamm adı ile de tanınmaktadır. Şakîk´in talebesi, Ahmed b. Had-reveyh´in üstadı idi. Derler ki: O Asamm (sağır) değil idi, bir kere sağır imiş gibi hareket etmiş, onun için sağır adını almıştı.Üstad Ebu Ali Dekkak (r.a.) in şöyle dediğini işittim: «Bir kadın geldi ve Hâtem´den bir mesele sordu, kazara o sırada kadın yellenmiş ve bundan dolayı da çok mahcup olmuştu. Hâtem kadına, yüksek sesle konuş, zira ben çok ağır işitiyorum, demiş ve kadına sağır olduğu kanaatini vermiş, kadın da bu işe memnun olmuş ve kendi kendine: Muhakkak ki, yellendiğimi duymamıştır, demişti. Bu hadiseden sonra Hâtem´in adı sağıra (asamm) çıkmıştı.»Hâtem diyor ki: «Hiç bir sabah yoktur ki, Şeytan bana ne yiyeceksin, ne giyineceksin, nerede ikâmet edeceksin? dememiş ve benden şu cevabı almamış olsun: ölümü yiyeceğim, kefeni giyeceğim, mezarı mesken edineceğim!»Aynı senedle nakledildiğine göre, Hâtem´e: Ne istersin? diye sorulmuş. «Akşama kadar afiyette olmak isterim,» demiş. Her gün afiyette değil misin? denilmiş. O da: «Afiyette olduğum gün, günâh işlemediğim gündür,» demişti.Hâtemu´l-Asamın şöyle dediği nakledilmiştir: «Bir gaza esnasında düşmandan bir şahıs beni yakaladı, boğazlamak için yere yatırdı. Böyle iken bile gönlüm onunla meşgul olmadı. Tersine Allah Taâlâ´nın hakkımdaki .hükmünün ne olacağını düşünmekte idim. Düşman beni kesmek için çizmesinden bıçağını çekmeye uğraşırken birden serseri bir ok boğazına saplandı, onu öldürdü.»Hâtem´in şöyle dediği rivayet edilir: «Bizim bu (tasavvuf) mezhebimize giren, ölümün şu dört nevini kendine mal etsin-. Beyaz ölüm, bu açlıktır; kara ölüm, bu halkın eza ve cefasına tahammüldür; kızıl ölüm, bu heva ve hevese karşı koyarken her nevi şaibeden uzak halis ameldir; yeşil ölüm, bu yama üzerine yama atılmış hırka giymektir» (17).17. Hal teicemesi için bk. Hilye, X, 51; Şa´rânî, I, 94; Sülemî, s. 107; Tezki-retü´l-evliya, s. 285; Nefahât trc., s. 108; Vefayâtu´l-a´yftn, II, 296; Şeze-râttt´z-zeheb, II, 138; Sıfatu´s-safve, IV, 71; Tarihu Bagdad, XIV, 208.Yahya b. Muaz RazıZamanında eşi bulunmayan yegâne bir velî idi. Recâ konusunda özel bir üslûb ile konuşmuştur. Marifet hakkında sözleri vardır. Belh´e gitmiş, bir müddet orada ikâmet ettikten sonra Nişabur´a dönmüş ve 258 (/871) senesinde vefat etmiştir.Yahya b. Muaz: «Verâ´ sahibi olmayan nasıl zâhid olur? önce sana ait olmayan şeye karşı verâ´ sahibi ol, sonra sana ait olan şeyde zühd göster,» demiştir.Yine bu senedle Yahya b. Muaz der ki: «Çok tevbe edenlere (tevvâbîn) aç kalmaları, bir tecrübedir. Zâhidlerin aç kalmaları, nefislerine tatbik ettikleri bir siyasettir. Sıddîk olanların aç kalmaları, Allah´tan kendilerine bir ihsan ve ikramdır.»Yahya Râzî, «Fevt (dinî ve ahlâkî bir şeyi ifa etmeyi elden kaçırmak, fırsatı kaybetmek), mevtten daha zordur. Çünkü fevt Hakk´-tan ayrı düşmek, mevt (ölüm) halktan ayrılmaktır,» demiştir.Yahya der ki: «Nefsi her zaman, o zamana ait en faydalı ve en uygun şeyle meşgul etmekten daha büyük kazanç olamaz.»Derler ki: Yahya b. Muaz Belh´te zenginliğin fakirlikten üstün olduğu konusunda konuşmuş, bundan dolayı kendisine otuz bin dirhem ihsan olunmuş, bunun üzerine şeyhlerden biri kendisine: Allah bu malı sana mübarek kılmasın, demiş. Sonra Nişabur´a gitmek üzere oradan ayrılmış. Yolda soyguncuların eline düşmüş ve parayı bunlara kaptırmıştı. Böylece ilâhî bir ihtarla fakirliğin zenginlikten üstün olduğunu idrâk etmiş, şeyhin duası bu şekilde tecelli etmişti.Yahya b. Muaz: «Bir kimse açıkça değil de içinden ve gizlice Allah´a hıyanet ederse, Allah onun ar ve namus perdesini yırtar ve kendisini rezil eder,» demiştir.Yahya b. Muâz Râzi der ki: «Şerli insanların seni tezkiye etmeleri, senin için bir kusurdur. Seni sevmeleri ise, senin için bir ayıptır. Sana muhtaç olan senin nezdinde zelil olur.» (Şu halde zelil olmamak için zâhid olmak icabeder) (18).18. Hal tercemesi için bk. Hilye, X, 61; Sülemî s. 107; Şa´rânl, I, 94; Tezkire-tü´1-evliya, s. 377; Nefahât trc, s. 108; Sıfatü´s-safve, IV, 71; Tariho´ Bağdad, XIV, 207; Vefayâtü´l-a´yân, II, 296; Şezeratü´st-zeheb, II, 138.Ebu Ahmed HadraveyhEbu Türab Nahşabî´nin sohbetinde bulunmuş olan Horasan şeyhlerinin büyüklerindendir. Ebu Hafs´ı ziyaret için Nişabur´a gelmiş, sonra Bayezid Bistâmî´nin ziyaretine Bistâm´a gitmiştir. Fütüvvette şanı yüce idi. Ebu Hafs onun hakkında, «Ahmed b. Hadraveyh´ten daha büyük bir himmete, daha doğru bir hale sahip olan birini görmedim,» demiştir. Bayezid Bistâmi, «Üstadımız Ahmed´dir,» derdi.Muhammed b. Hâmid anlatıyor: «Çan çekişirken Ahmed b. Had-raveyh´in başucunda oturuyordum. Yaşı doksan beşi bulmuştu. Müridlerden biri ona bir sual sordu. Gözleri buğulanan Ahmed dedi ki: Evlâdım, doksan beş seneden beri çaldığım şu kapı işte açılmak üzere, ama bilmiyorum kapının açılması bana bahtiyarlık mı yoksa bedbahtlık mı getirecek! Şu durumda ben senin soruna nasıl cevap verebilirim?»Ahmed b. Hadraveyh´in yediyüz dirhem borcu vardı. Alacaklılar yanında bulunuyorlardı. Yüzlerine baktı ve: «Allahım! Sen mal sahipleri için rehini bir teminat kıldın. Şu anda ruhumu almak suretiyle onların teminatını ellerinden alıyorsun, o halde benim namıma borcu Sen öde,» dedi. Tam bu sırada birisi kapıyı çaldı ve: Ahmed´den alacağı olanlar nerede? dedi ve borcu tamamen ödedi. Bunu takiben Ahmed b. Hadraveyh ruhunu teslim etti (r.a.).Ahmed b. Hadraveyh: «Gafletten ağır bir uyku yoktur, insana en çok mâlik olan ve onu kul olarak kullanan nefsânî arzulardır. Üzerinde gafletin ağırlığı olmasaydı nefsânî arzular sana karşı zafer kazanamazdı,» demiştir (19).Sûfî zâhidlerden Ebu´l-Hüseyn Ahmed b. Ebi´l-Havâri Şamlıdır. Ebu Süleyman Darani ve daha başkalarının sohbetlerinde bulunmuş olup, (230/844) senesinde vefat etmiştir. Güneyd onun hakkında, «Ahmed b. Ebi´l-Havâri Şam´ın güzel kokan çiçeğidir,» demiştir. .16. Ahmed b. Ebi´l-Havârî (Öl. 230/844) Sûfi zâhidlerden Ebu´l-Hüseyn Ahmed b. Ebi´l-Havârî Şamlıdır.19. Hal tercemeai için bk. Hilye, X, 42; Sülemt. s. 103; Şa´ranî, I, 95; Tezki-retü´I-evliya, s» 348; Nefahât trc, s. 119; Sıfattt´s-safve, IV, 137; Şezera-tü´E-zeheb, II, 11; Tarihli Bagdad, IV, 137.Yine Ahmed b. Ebi´l-Havârî, «Ağlamanın en faziletlisi ve iyisi, şeriata uygun olmayan amellerle tüketilen ömür üzerine kulun ağlamasıdır.» demiştir.Yine o, «Allah bir kulunu gaflet içinde bulunmak ve taş kalpli olmaktan daha beter bir şeyle imtihan etmemiştir,» demiştir 17. Ebu Hafs Haddâd (Öl. 260/883)Sûfî zâhidlerden Ebu Hafs Ömer b. Mesleme Haddâd, Nişabur´-un Buhara yolu üzerindeki kapısı yakınında bulunan ve «Kurdâbâd» adı verilen bir köye mensuptur. Sûfîlerin imamlarından ve ulularından bir zattır. 260/883) küsur senesinde vefat etmiştir.Ebu Hafs: «Humma ölümün habercisi olduğu gibi günahlar da küfrün habercisidir,» der.Ebu Hafs, «Semâ seven bir mürid gördün mü, bil ki onda tenbellik kalıntıları vardır (da ondan dolayı amel etmek için semâ gibi bir tarik ve teşvik âmiline ihtiyaç duymaktadır)», demiştir.Ebu Hafs der ki: «(Bedene ait) dış terbiyedeki güzellik, (ruha ait) iç terbiyedeki güzelliğin aynasıdır.» (Dış, içi aksettirir, küpten içindeki madde sızar).Yine o demiştir ki: «Fütüvvet, başkasına adalet ve insafla muamele etmek, fakat onlardan adalet ve insafla muamele etmelerini istememektir» (iyilik yapmak, karşılık beklememektir).Ebu Hafs der ki: «Bir kimse her zaman hallerini ve fiillerini Kitap ve Sünnetle ölçmez ve aklına gelen düşünceleri (havâtır) itham etmezse, onun adını defterin (Allah) adamları hanesine kaydetmezler» (21).20. Hal tercemesi için bk. Hllye, X, 5; Süleml s. 98; Şa´ranî, I, 96; Sıfatü´s-safve, IV, 212; Şezeratti´s-zeheb, II, 11; Mirfttü´l-cenân, II, 153; Tezkire-tti´l-evliya s. 345; Nefahât trc., s. 117.21. Hal tercemesi için bk. Hilye, X, 229; Sülemî, s. 115; Srfatü´s-safve IV, 98; Şa´ranî, I, 96; Tezkiretü´l-evUya, s. 401; Nefahât trc., s. 111; Miratü´1-ce- / nan, II, 179; Şeaeratü´z-zeheb, II, 150.Ebu Turab NahşebiÇölde vefat ettiği ve vücudu yırtıcı hayvanlar tarafından parçalandığı da söylenir.Îbnü´l-Cellâ, «Altı yüz şeyhin sohbetinde bulunmuş, fakat dördü gibisini görmemiştim; bunlardan birincisi Ebu Türâb idi,» demişti. Ebu Türâb, «Fakirin gıdası, bulduğu, elbisesi vücudunu örten, meskeni konakladığı yerdir,» demiştir.Ebu Türâb, «Kul bir amelde samimi (ve sâdık) olursa daha onu işlemeden zevkini tadar, bu amelde bir de ihlâslı oldu mu onu işlerken de zevk ve lezzet bulur,» demiştir.Ebu Türâb Nahşebî, «Müridlerinde hoşa gitmeyen bir hâl gördü mü, derhal cehd ve gayretini artırır, tevbesini yeniler ve: Bunlar hoş olmayan bu duruma benim uğursuzluğum sebebiyle, sürüklendiler. Çünkü, Aziz ve Celîl olan Allah, şüphe yok ki: ´Bir kavim kendinde bulunan meziyetleri değiştirmedikçe Allah onları değiştirmez.´ (Ra´d, 13/14 buyurmuştur,» demiştir.Ebu Türâb; müridlerine, «Sizden hanginiz yamalı hırka giyer ve Mescidde ve tekkede işsiz güçsüz oturursa dilencilik yapmış olur. Mushafı yüzünden okuyan veya halk işitsin, diye Kur´an okuyanlar da dilencilik yapmış olur,» (dilencilik ise iyi bir şey değildir) derdi. Yine Ebu Türâb derdi ki: «Benimle Allah arasında bir ahid var, buna göre elimi harama uzatmayacağım, uzattığım zaman elim kısalacak ve harama ulaşmayacaktır.»Ebu Türâb, üç günden beri aç olan müridlerinden bir sûfînin karpuzun kabuğuna el uzattığını gördü ve; «Nasıl olur da elini karpuz kabuğuna uzatırsın? Artık senin tasavvuf yolunda bulunman uygun olmaz, git pazarda para kazan, oradan ayrılma,» dedi.Ebu Türâb Nahşebî anlatıyor: «Bir defa hariç, nefsimin hiç bir arzusu olmamıştı. Sefer esnasında bir kere canım ekmek ve yumurta istemişti Orada bulunan bir köye saptım, adamın biri aniden üzerime atıldı ve yakama yapışarak; soyguncularla bu da vardı, dedi. Sonra beni yere yatırdılar ve yetmiş kırbaç vurdular. O sırada halime vâkıf olan bir sûfî feryad etmeye başladı: Ne yapıyorsunuz? Bu Ebu Türâb Nahşebî´dir, dedi. Bunun üzerine beni salıverdiler ve özür dilediler. İçlerinden bir zat beni evine götürdü ve (tesadüf bu ya) sofraya ekmek ve yumurta getirdi. Nefsime dedim ki: Yetmiş sopa yedikten sonraarzuna nail oldun.Abdullah b. HubeykSufi zâhidlerden Ebu Muhammed Abdullah b. Hubeyk, Yusuf b. Esbat´ın sohbetinde bulunmuştu. Aslen Kûfeli idi ama Antakya´da ikâmet ederdi,Feth b. Şahraf anlatıyor: «Abdullah b. Hubeyk´e ilk rastladığımda bana dedi ki: Ey Horasanlı! Ekseriya insanın başını derde sokan şu dört şeydir: Gözün, dilin, kalbin, arzun. Gözüne sahip çık, onunla helal olmayan şeye bakma. Diline sahip ol, Allah Taâlâ´nın kalbinde olduğunu bildiği şeyin aksini söyleme. Kalbine dikkat et, gönlünde hiç bir Müslüman için kin ve hased hissi bulunmasın. Arzuna malik ol, şer olan bir şeyi arzu etmiş olmıyasın. Şu dört husus sende mevcut olmazsa toprak başına, muhakkak ki bedbaht bir insansın.»İbn Hubeyk, «Sadece yarın (âhirette) sana zararı dokunacak olan şeye üzül, sadece yarın seni memnun edecek şeye sevin,» demiştir.İbn Hubeyk, «İnsanların Hakk´dan ve Hakk´a ibadetten sıkılmaları, diğer insanların kalblerinin onlardan sıkılmalarına sebep olmuştur. İnsanlar Rableri ile yakınlık kursalardı, herkes kendileri ile yakınlık kurarlardı,» demiştir.Ibn Hubeyk, «(Allah) korkusunun en faydalısı, günah işlemene mani olan, elden kaçırdığın fırsatlar için uzun uzun üzülmene sebep olan ve geriye kalan ömür hususunda seni devamlı olarak düşündüren korkudur. Recâ (ümitinn en faydalısı ise, amel etmeni kolaylaştıran ümittir,» demiştir.îbn Hubeyk: «Bâtıl olan şeylere fazla kulak vermek kalbin ibadetlerden tad almasını engeller demiştir.Ahmed b. AsımAhmet b. Asım dilini tutmaya çok dikkat ederdi. ona, «Kalb casusu» adını vermiştir.Ahmed b. Âsim, «Kalbinin salâh içinde olmasını istersen dilini korumak suretiyle ona yardımcı ol,» demiştir.Ahmed b. Âsim, «Allah Taâlâ: ´Mallarınız ve evlâdlarınız sadece bir fitnedir (Tegâbün, 64/15) buyurmuş olduğu halde biz durmadan fitnenin artmasını istiyoruz,» demiştir (24).Mansur b. Ammar (Öl. ? )Sûfî zâhidlerden Ebu´s-Serî Mansur b. Ammar aslen Merv´in «Yerânkân» denilen köyündendir. Bûşencli olduğu ve Basra´da ikâmet ettiği de söylenir. Büyük vaiz hocalardan idi.Mansur b. Ammar, «Bir kimse başına gelen dünyevî musibetlerden dolayı sızlanırsa, musibet dinine intikal eder,» demiştir.Mansur b. Ammar, «Kul için en güzel elbise tevazu ve inkisar, (Mevlâya karşı boynu bükük olma) elbisesidir. Onun için Allah Taâlâ, ´Takva elbisesi daha hayırlıdır.´ (A´raf, 7/26) buyurmuştur,» demiştir.Derler ki: Tevbe edip zühde dönüşünün sebebi şu idi: Bir kere yolda giderken üzerinde «Bismillahi´r-Rahmanî´r-Rahim» yazılı olan bir kâğıt bulmuş, bu kâğıdı koyacak uygun bir yer bulamadığı için yutmuştu. Bunun üzerine rüyasında birinin.- «O kâğıda hürmet ettiğin için Allah, senin üzerine kapalı olan hikmet kapısını açtı,» dediğini işitti ve zühde intisab etti.Ebu´l-Hasan Şa´râni diyor ki: «Bir kere Mansur b. Ammar´ı rüyamda gördüm ve: Allah sana nasıl muamele yaptı? diye sordum.22. Hal tercemesi için bk. Hilye, , 45; Sülemî, s. 146; Şarani, I, 966; Tezkireti´l-evliya, s. 361; Nefehât fere* s. 104; Sıfatü´s-safve, IV, 145; Şeze-rAtü´z-zeheb, II, 108.23. Hal tercemesi için bk. HUye, X, 280; Sülemî, s. 137; Şa´rani, I, .97; Tez-İdretti´l-evliya, s. 414; Nefahât trc., s. 115; Sıfatü´s-safve, IV, 252.24. Hal tercemesi için bk. HUye, XI, 325; Sülemî, s. 130; Şa´ranî, I, 97; Tez-kiretü´l-evliya, s. 410; Nefehât trc., s. 134.Şöyle cevap verdi: Önce Allaha hamdü sena etmeden, ikinci olarak Peygamberlerine (s.a.) salât ve selâm getirmeden, üçüncü olarak da kullarına samimi surette nasihat etmeden açıp kapadığım hiç bir oturum düzenlemedim, dedim. Bunun üzerine Mevlâyı Müteâl (meleklere): Doğru söyledi, onun için bir kürsü kurun, üzerine çıksın, arzda kullarım arasında şan ve şerefinin yüceliğini ilân ettiği gibi, bu defa da semâda meleklerin arasında şan ve şerefimin yüceliğini ilân etsin, dedi» (25).Hamdun Kassâr (Öl. 271/884)Sûfî zâhidlerden Ebu Salih Hamdun b. Ahmed b. Ammar Kassâr, Nişaburludur. Melâmet Nişabur´da onun vasıtasıyla yayılmıştır. Süleyman Bârûsî ve Ebu Türab Nahşebî´nin sohbetinde bulunmuş, 271 (/884) senesinde vefat etmiştir.Hamdun´a, Bir kimsenin halka öğüt vermesi ne zaman caiz olur. diye soruldu. O da, «(irşad görevini yapacak başka biri bulunmayıp) Allah Taâlâ´nın farz kıldığı hususlardan bir farzı kendisinin yerine getirmesi gerektiği kanaatına vardığı veya bid´atta mahvolacağından endişe ettiği bir kimseyi Allah Taâlâ´nın kendisi vasıtasıyla bu durumdan kurtaracağını ümit ettiği zaman,» diye cevap vermiştir.Hamdun, «Bir kimse; nefsinin, Firavn´ın nefsinden daha hayırlı olduğunu zannederse, kibir veya gurur göstermiş olur,» der.Hamdun, «Şerli insanlar hakkında Padişah (Allah) firaset sahibidir, kanaatına vardığımdan beridir ki, Padişahın korkusu kalbimden çıkmış değildir,» demiştir.Hamdun, «Bir sarhoş gördüğün zaman, kendine dön ki, aleyhinde bulunup onun gibi günaha dalmayasın.» der.Abdullah b. Münazil, Hamdun´a: «Bana bir tavsiyede bulun,» demiş, O da: «Gücün yettiği müddetçe dünyevî bir şeye kızmamaya gayret et,», demişti.25. Hal tercemesi için bk. Hilye, X, 325; Sülemî, s. 130; Şa´rânî, I, 97; Tez-kiretü´l-evliya, s. 405; Nefahât trc., s. 114.Hamdun, «Selefin gidişatına bakanlar kendi kusurlarını ve Allah adamlarının mertebelerinden ne kadar geride bulunduklarını anlarlar,» derdi.Hamdun der ki: «Kendine ait olduğu takdirde gizli kalmasını arzu ettiğin bir şeyi başkasına ait olunca ifşa etme» (26).Cüneyd Bağdadi (Öl. 297/909)Sûfî zâhidlerden Ebu´l-Kasım Cüneyd b. Muhammed, mutasavvıfların beyi ve imamıdır (Seyyidü´t-tâîfe). Doğduğu ve yetiştiği yer Irak´tır. Fakat aslen Nihavendlidir. Babası cam tüccarı olduğu için Kavarîrî denirdi. Ebu Sevr mezhebinin fakihlerinden idi. Daha yirmi yaşında iken Ebu Sevr´in ders halkasında ve onun huzurunda fetva verirdi. Dayısı Sırrî, Haris Muhasibi ve Muhammed b. Ali Kas-sab´ın sohbetinde bulunmuş, 297 (/909) senesinde vefat etmişti.Arif kimdir? diye sorana Cüneyd, «Sen sükût ettiğin halde, sana sırrını anlatan (ve ruhunu okuyan) kimsedir,» demiştir.Cüneyd der ki: «Biz şu tasavvufu dedikodu ile tahsil etmedik, aç kalmak, dünyayı terketmek, hoşa giden ve alışılan şeyleri kesinlikle bırakmak suretiyle tahsil ettik.»Cüneyd, marifetten bahsederek: «Allah hakkında marifet sahibi olanla^ (arif billah) iyilik ve ibadet gibi amelleri terketme ve Aziz ve Celil olan Allah´a yaklaşma derecesine ulaşan kimselerdir, diyen bir adam görmüş ve şöyle demişti: Bu, amellerin lüzumsuzluğuna inanan bir topluluğun lâfıdır. Bana göre bu büyük bir hatadır. Hırsızlık ve zina yapanın durumu bu sözü söyleyenin halinden daha iyidir. Şüphe yok ki, Allah Taâlâ hakkında marifet sahibi olan arifler, amelleri Allah Taâlâ´dan alırlar ve bu amellere göre hareket etmek suretiyle yine ona dönerler, amelle arama bir maninin (şer´î bir mazeretin) girmesi hali müstesna, bin sene ömrüm olsa, iyi amellerimden zerre kadar eksiltmezdim.»26. Hal tercemesi için bk. Hilye, X, 231; Sülemî, s. 123; Şa´rânî, I, 98; Tez-kiretil´l-evllya, s. 401; Stfatü´s-safve, IV, 100; Nefahât trc., s. 113.Cüneyd, «Peygamber (s.a.) in izini takibedenlerden başkası için Allah´a giden bütün yollar insanların yüzüne kapatılmıştır,» der.Cüneyd diyor ki: «Allah´a vâsıl olmak için bir milyon sene bu hedef istikâmetinde yürüyen sâdık (ve veli), bir an için geri dönse kaybı kazancından fazla olur.»Cüneyd der ki: «Kur´an ezberlemeyen ve. hadis yazmayan kimselere tasavvuf yolunda tâbi olunmaz. Çünkü bizim bu ilmimiz kitap ve sünnetle mukayyettir.»Cüneyd der ki: «Bizim bu mezhebimiz Resûlüllah (s.a.) in hadisi ile tahkim edilmiştir.»Ebu´l-Hüseyn Ali b. İbrahim Haddad diyor ki: «Bir kere Kadı Ebu´l-Abbas b. Şureyh´in meclisinde bulunmuştum. Furû´ ve usûl konularında o kadar güzel bir ifade ile konuşuyordu ki, hayran kaldım-, hayranlığımı görünce-. Bu bilgiler bana nereden geliyor, biliyor musun? diye sordu. Kadı îbn Şureyh´in söylemesi daha uygun olur, diye cevap verdim. Bunun üzerine: Ebu Kasım Cüneyd´in sohbet meclislerine devam etmiş olmamın bereketidir bu ilim, dedi.»Cüneyd´e, Bu ilmi nereden tahsil ettin? diye sorulduğunda, evinin merdivenlerine işaret ederek, «Şu basamakların altında (halvet-hânede) otuz yıl Allah´ın huzurunda oturarak,» diye cevap vermişti. Bu menkıbeyi üstad Ebu Ali´nin naklettiğini ve şunu eklediğini dinlemiştim: «Cüneyd elinde tesbih bulunduğu halde görülmüş ve: Bu kadar şerefli olduğun halde elde tesbih mi taşıyorsun, denilmiş. O da, «Beni Rabbıma ulaştıran bu tesbih çekme yolundan ayrılmam,» (vasıtayı terketmem) demişti.Yine üstad Ebu Ali (r.a.) nin şunu anlattığını işitmiştim.: «Cüneyd her gün dükkânına girer, perde ile ayırdığı bir köşede dört yüz rekât namaz kılar, sonra evine dönerdi.»Ebu Bekr Atavî, diyor ki: «Vefat ettiği an Cüneyd´in başucunda idim. Kur´an´ı hatmettiğini, sonra yeni bir hatme başlayarak Bakara suresinden yetmiş âyet kadar okuduktan sonra vefat ettiğini —Allah rahmet eylesin— gördüm» (27).27. Hal tercemesi için bk. Hilye, X, 225; Süleml, s. 155; Şa´r&nî, I, 98; Tex-klretü´l-eviiya, s. 416; Nefahât trc, s. 131; Sıfattı´s-safve, II, 235; Mir´a-tül-cenân, II, 231.Sûfi zâhidlerden Ebu Osman Said b. İsmail Hirî Nişabur´da ikâmet ederdi. Aslen Rey´li idi. Şah Şucâ Kirmanı ve Yahya b. Muaz Râzî´nin sohbetinde bulunmuş, sonra bildiklerini dinletmek için Şah Kirmânî ile birlikte Ebu Hafs Haddad´ı ziyaret için Nişabur´a gelmiş. Ebu Hafs´dan İcazetname almış ve kızı ile evlenmiş, kayınpederinden sonra otuz küsur sene yaşamış ve 298 (/910) senesinde vefat etmişti.Ebu Osman der ki: «Şu dört şey bir adamın kalbinde eşit olmadıkça o kimsenin imanı kemâl bulmaz: Men-atâ, izzet-zillet» (bir ihsana nail olma veya ihsanın engellenmesi, izzetli olmakla zelil olmak hali yekdiğerine müsavi olmalı).Ebu Osman demiştir ki: «Gençliğimde bir müddet Ebu Hafs´ın sohbetinde bulundum. Bir keresinde beni meclisinden kovmuş ve yanımda oturma, demişti. Yerimden kalktım, arkamı ona çevirmeden, yüzüm yüzüne baka baka geri geri gittim, beni görmeyecek kadar uzaklaştım. İçimden, kapısının eşiğinde bir kuyu kazsam, içine girsem ve emir vermedikçe çukurdan çıkmasam,» dedim. Bu halimi gören Ebu Hafs beni kendisine yaklaştırdı ve has dostları arasına aldı.»Derler ki: Dünyada dördüncüsü olmayan üç kişi vardır. Nişabur´da Ebu Osman, Bağdat´ta Cüneyd, Şam´da Ebu Abdullah b. Cellâ.Ebu Osman der ki: «Kırk seneden beridir Allah Taâlâ´nın beni içinde bulundurduğu herhangi bir hâlden hoşnutsuz olmadım, bir halden başka bir hale nakledince de gadablanmadım» (rızâ halini muhafaza ettim).Ebu Osman ölüm yatağında iken hali değişti ve bayıldı. Babasının ruhunu teslim ettiğini zanneden oğlu Ebu Bekir üzüntüsünden gömleğini parçaladı. Bunun üzerine Ebu Osman gözünü açtı ve: «Yavrucuğum, bu hareketin zahir itibariyle sünnete aykırıdır, bâtınî itibariyle de riya alâmetidir,» dedi.Ebu Osman der ki: «Allah´la sohbet (ve dostluk); güzel edeb, korku ve murakabe hâlini devam ettirmekle olur. Resûlüllah (s.a.) la sohbet sünnetine tâbi olmak ve zahirî ilme dört elle sarılmakla olur. Allah Taâlâ´nın evliyası ile sohbet; hürmet ve hizmet esasına dayanır. Ev halkı ile sohbet iyi ahlâkla olur. Dostlarla sohbet, günah olmamak şartıyle onlara daima müjdeler vermek ve güler yüz göstermekle olur.).Nuri (Öl. 295/907)Sûfî zâhidlerden Ebu´l-Hasan (veya Hüseyn) Ahmed b. Muham-med Nuri aslen Bağavlı olup Bağdat´ta doğmuş, orada yetişmiştir. Cüneyd´in akranı olup Seriyyu´s-Sakatî ve Ibn Ebi´l-Havari´nin sohbetinde bulunmuş, 295 (/907) senesinde vefat etmiştir. Şanı yüce, dili tatlı, merhametli ve muamelesi güzel bir sûfi idi.Nuri (r.a.) der ki: «Tasavvuf nefsin tüm haz ve arzularını ter-ketmektir. Zamanımızda en aziz olan (ve çok ender bulunan) iki şey var. İlmi ile amel eden âlim, hakikati anlatan arif.»Nuri diyor ki: «Benim Allah ile öyle bir hâlim var ki; o beni şeriat ilminin hududunun haricine çıkarıyor, iddiasında bulunan birini gördün mü, sakın ona yaklaşma!..»Cüneyd şöyle der: «Nuri vefat ettikten sonra sıdkın hakikatini haber veren başka kimse kalmadı.»Ebu Ahmed Megâzilî, «Nuri´den daha çok ibadet eden birini görmedim, demiş. Cüneyd de mi ondan âbid değildi? diye sorulunca: Evet, diye cevap vermişti.»Nuri der ki: «Yamalı elbise (eskiden hırka) incileri örterdi (içinde cevher bulunan sûfînin sırtında yamalı elbise bulunurdu). Bugün ise mezbeleliklerdeki leş örtüsü haline geldi.»Derler ki: Nuri her gün yanına ekmek alarak evinden çıkar, yolda ekmeği sadaka olarak verir, mescide girer, öğle yaklaşana kadar orda ibadet eder, sonra mescidden çıkar, dükkânına gelir ve böylece oruç tutardı. Ev halkı onun çarşıda, çarşı halkı da evde yemek yediğini zannederdi. Başlangıç halinden itibaren yirmi sene bu şekilde devam etmiştir.28. Hal tercemesl için bk. Hilye, X, 244; Sülemî, s. 170; Şa´rânî, I, 101; Tez-kiretü´I-evUya, s. 475; Nefahât trc, s. 138; Sıfatti´s-safve, IV, 85; Mira-ttt´l-cenan, II, 236.Sûfi zâhidlerden Ebu Abdullah Ahmed b. Yahya Cellâ, aslen Bağdatlı olup Remele ve Şam´da ikamet etmiştir. Şam´ın büyük şeyhlerindendir. Ebu Türab, Zunnûn, Ebu Ubeyde Busrî ve babası Yahya Cellâ´nın sohbetinde bulunmuştur.İbnü´l-Cellâ anlatıyor: «Anne ve babama, beni Aziz ve Celil olan Allah´a hibe etmeyi arzu eder misiniz? dedim. Onlar da: Seni İzzet ve Celâl sahibi olan Allah´a hibe eyledik, dediler. Bunun üzerine memleketi terkettim ve bir müddet onlara görünmedim. Karanlık bir gece vakti memlekete döndüm. Kapıyı çaldım. Babam: Kim o? diye içerden seslendi. Oğlun Ahmed, dedim. Babam: Bizim bir oğlumuz vardı. Onu da Allah Taâlâ´ya bağışlamıştık. Biz Arabız, verdiğimiz şeyi geri almayız, dedi ve bana kapıyı açmadı.»İbnu´l-Cellâ der ki: Katında yerme ile övme eşit olan zâhîd; farzları ilk vaktinde kılan âbid, bütün fiilleri Allah´tan gören ve ondan başka fail görmeyen kimse muvahhid adını alır. Muvahhid, vâhid olan Allah´tan başkasını görmemektedir.İbnu´l-Cellâ, vefat edince baktılar ki, gülüyor. Doktor bu zat henüz sağdır, dedi. "Nabzına baktı, ölmüş, dedi. Sonra açtı yüzüne baktı. Sağ mı, ölü mü bilemiyorum, dedi. Cildinin altında «Allah» (veya lillâh, Allah için) kelimesi şeklinde bir damarı vardı.İbnu´l-Cellâ (r.a.) diyor ki: «Üstadımla giderken güzel bir oğlan gördüm ve: Üstad, Allah bu endama azap eder mi dersiniz, dedim. Dedi ki: Nasıl olur da bu oğlana bakarsın! Yakında akıbetini göreceksin. Gerçekten de bu hadise üzerine ezberlediğim Kur´an´ı yirmi sene unuttum» (30).27. Rüveym (Öl. 330/941) Sûfî zâhidlerden Ebu Muhammed Rüveym b. Ahmed, Bağdatlıdır.29. Hal tercemesi için bk. Hilye, X, 249; Sülemî, s. 164; Şa´rânî, I, 26; Tezklretti´l-evUya, s. 464; Nefahât trc., s. 130; Sıfatü´s-safve, II, 294; Tarihu Bagdad, V, 135.30. Hal tercemesi için bk. Hilye, X, 296; Sülemî, s. 180; Sıfatü´s-safve, II, 249; Şa´rânt, I, 103; Tezkiretti´l-evliya, s. 497; Nefahât trc, s. 162.Şeriatın hükümlerini tatbik ederken sıkı davranır. Müslümanlara kolaylık ve genişlik göstermek, ilme tâbi olmak, kendini baskı altında tutmak, verâın hükmüne riayet etmek, demektir. diye açıklardı.Ebu Abdullah b. Hafif diyor ki: «Bir defa Rüveym´e: Bana nasihat et, diye ricada bulundum. Dedi ki: Bu iş (tasavvuf) can feda etmekle elde edilir. Eğer bu şartla bu yola girersen gir, aksi halde sûfilerin saçma sözleri ile meşgul olma.»Rüveym der ki: «Hangisi olursa olsun halktan bir tabaka ile düşüp kalkman, sûfilerle düşüp kalkmandan daha az mahzurludur. Çünkü bütün insanlar, şekilcilikle meşgul iken, sûfiler hakikatlarla meşgul olurlar. Bütün halk şeriatın zahiri ile amel etmekle iktifa ederken, sûfiler verâın hakikatini ve doğruluğa devam etmeyi nefislerinden istemişlerdir. Bunlarla beraber bulunup da elde ettikleri hakikatlara aykırı hareket edenlerin kalbinden, Allah imanın nurunu çıkarır. Tehlike buradadır.»Rüveym şöyle der: «öğle sıcağının bastırdığı bir sırada Bağdat´ın sokaklarından susamış bir halde geçerken bir evden su istedim. Elinde bir testi bulunan küçük bir kız kapıyı açtı. Beni görünce: Aaa!.. Sûfi gündüzleyin su içiyor! dedi. Bu hadiseden sonra bir daha gündüz su içmedim, yemek yemedim.» (Hep oruç tuttum).Rüveym diyor ki: «Allah sana söz (ilim ve ta´lim) ile amel na-sibeder de sonra sözü alır, ameli bırakırsa, bu senin için bir nimettir. Fakat ameli alır da sözü bırakırsa, bu senin için musibet olur. Şayet her ikisini alırsa, bu büyük bir felâket ve cezalandırma olur» (31).Muhammed b. Fazl (Öl. 329/940)Sûfi zâhidlerden Ebu Abdullah Muhammed b. Fazl Belhî, aslen Belhli olup Semerkand´da ikamet etmiştir. Belh´ten kovulunca Semerkand´a gelmiş ve orada vefat etmiştir. Ahmed b. Hadraveyh 31. Hal tercemesi için bk. Hilye, X, 296; Süleml, s. 180; Şa´rânl, I, 103; Sı-fatü´s-safve, II, 249; Tezkiretü´l-evliya, s. 488; Nefahât trc, s. 130.Ona elindeki fırsatı kaçıranlar kimlerdir diye sormuş, O da şu cevabı vermişti: «Üç şey: İlim nasib olur, fakat amelden mahrum kalınır. Amel nasib olur, fakat ihlâstan mahrum kalınır. Salih insanların sohbetinde bulunmak nasib olur, fakat onlara hürmet etmekten mahrum kalınır.» Ebu Osman Hîrî, «Muhammed b. Fazl, insanların dinî durumunu ve değerini bilen bir sarraftır,» derdi.Muhammed b. Fazl, «Zindan (dünya) da rahat bulunacağını sanmak nefislerin hülyasıdır.» demişti.Muhammed b. Fazl, «Şu dört çeşit insan yüzünden İslâm mahvolmuştur: İlmi ile amel etmeyenler, bilmedikleri şeyle amel edenler, bilmediklerini öğrenmeyenler, halkı öğrenmekten men edenler.»Yine bu senedle Muhammed b. Fazl der ki: «Şaşılır o kimseye ki, Peygamberliğin eser ve hatıralarını görmek için ıssız bucaksız çölleri aşarak, Ka´be´ye gelir de Aziz ve Celîl olan Rabbının eser ve tecellilerini müşahede etmek için, nefis, hevâ ve hevesde sefer yapıp buradaki engelleri aşmaz!» (Afakî seferlerde uzun mesafeler kateder de enfüsî seferde mesafe almaz).Yine o: «Dünyasını arttırmaya çalışan bir mürid gördün mü, bunun bedbahtlığının alâmeti olduğuna hükmet,» demiştir.Zühdün ne olduğu sorulunca: «Kendini aziz, şerefli ve haysiyetli bilen bir insanın dünyanın adi bir şey olduğunu görerek ondan yüz çevirmesidir.» demiştir (32).Zekkâk ( ? )Ebu Bekr Ahmed b. Nasr Zekkâk Kebîr, Cüneyd´in akranı olup Mısır´ın büyük sûfî zâhidlerindendir.Kettânî diyor ki: «Zekkâk´ın vefatı ile dervişlerin Mısır´a girişleri için delil olan şey ortadan kalkmış oldu.» (O sağ iken dervişler Mısır´a ilim için geliyor, denilirdi, o vefat edince bu delil ortadan kalkmış oldu).32. Hal tercemesi için bk. Hilye, X, 232; Sülemî, s. 212; Sifatti´s-safve, IV, 138; Şa´rânl, I, 106; Şezerattt´z-zeheb, H, 282; Miratü´i-ccnan, II, 278; Ne~ fab&t trc., s. 168; Tezkire, s. 518.Amr b. Osman Mekkî ( 291/903)Sûfi zâhidlerden Ebu Abdullah Amr b. Osman Mekkî, Ebu Abdullah Nebâci ile görüşmüş, Ebu Said Harraz ve daha başkalarının sohbetinde bulunmuştu. Tarikat ve usûl Cakâid) konularında sûfiler zümresinin şeyhi ve bu taifenin imamı idi.Amr b. Osman Mekkî der ki: «Güzellik, cazibe, ünsiyet, göz alıcılık, ışık, şekil, nur, şahsiyet ve haya nevinden kalbine ne arız olursa olsun, aklına ne doğarsa doğsun, gönlüne hangi vehim (tasavvur) gelirse gelsin bil ki, Allah Taâlâ ondan pek çok uzaktır. ´Allah Taâlâ´nın mislinin benzeri hiç bir şey yoktur. O işiten ve görendir.´ (Şûra´, 42/11) ´O doğurmadı, doğrulmadı. Hiç bir şey O*na denk olmadı.1 (îhlâs suresi) hitabına kulak vermiyor musunuz?»Yine Mekki demiştir ki: «ilim yeticidir. Allah korkusu sevkedicidir. Nefis ise itaatsizdir, serkeştir. Muradını eksiksiz eline geçirmen ve hedefine ulaşman) için nefs atını ilim siyasetiyle idare et. Korku ile tehdit ederek sür».Yine o der ki: «Vecd, sözle anlatılamaz. O Allah´ın mü´minler nezdinde bulunan bir sırrıdır» (34).Sûfi zâhidlerden Ebu Osman Said b. İsmail Hirî Nişabur´da ikâmet ederdi. Aslen Rey´li idi. Şah Şucâ Kirmanı ve Yahya b. Muaz Râzî´nin sohbetinde bulunmuş, sonra bildiklerini dinletmek için Şah Kirmânî ile birlikte Ebu Hafs Haddad´ı ziyaret için Nişabur´a gelmiş. Ebu Hafs´dan İcazetname almış ve kızı ile evlenmiş, kayınpederinden sonra otuz küsur sene yaşamış ve 298 (/910) senesinde vefat etmişti.Ebu Osman der ki: «Şu dört şey bir adamın kalbinde eşit olmadıkça o kimsenin imanı kemâl bulmaz: Men-atâ, izzet-zillet» (bir ihsana nail olma veya ihsanın engellenmesi, izzetli olmakla zelil olmak hali yekdiğerine müsavi olmalı).Ebu Osman demiştir ki: «Gençliğimde bir müddet Ebu Hafs´ın sohbetinde bulundum. Bir keresinde beni meclisinden kovmuş ve yanımda oturma, demişti. Yerimden kalktım, arkamı ona çevirmeden, yüzüm yüzüne baka baka geri geri gittim, beni görmeyecek kadar uzaklaştım. İçimden, kapısının eşiğinde bir kuyu kazsam, içine girsem ve emir vermedikçe çukurdan çıkmasam,» dedim. Bu halimi gören Ebu Hafs beni kendisine yaklaştırdı ve has dostları arasına aldı.»Derler ki: Dünyada dördüncüsü olmayan üç kişi vardır. Nişabur´da Ebu Osman, Bağdat´ta Cüneyd, Şam´da Ebu Abdullah b. Cellâ.Ebu Osman der ki: «Kırk seneden beridir Allah Taâlâ´nın beni içinde bulundurduğu herhangi bir hâlden hoşnutsuz olmadım, bir halden başka bir hale nakledince de gadablanmadım» (rızâ halini muhafaza ettim).Ebu Osman ölüm yatağında iken hali değişti ve bayıldı. Babasının ruhunu teslim ettiğini zanneden oğlu Ebu Bekir üzüntüsünden gömleğini parçaladı. Bunun üzerine Ebu Osman gözünü açtı ve: «Yavrucuğum, bu hareketin zahir itibariyle sünnete aykırıdır, bâtınî itibariyle de riya alâmetidir,» dedi.Ebu Osman der ki: «Allah´la sohbet (ve dostluk); güzel edeb, korku ve murakabe hâlini devam ettirmekle olur. Resûlüllah (s.a.) la sohbet sünnetine tâbi olmak ve zahirî ilme dört elle sarılmakla olur. Allah Taâlâ´nın evliyası ile sohbet; hürmet ve hizmet esasına dayanır. Ev halkı ile sohbet iyi ahlâkla olur. Dostlarla sohbet, günah olmamak şartıyle onlara daima müjdeler vermek ve güler yüz göstermekle olur.).Nuri (Öl. 295/907)Sûfî zâhidlerden Ebu´l-Hasan (veya Hüseyn) Ahmed b. Muham-med Nuri aslen Bağavlı olup Bağdat´ta doğmuş, orada yetişmiştir. Cüneyd´in akranı olup Seriyyu´s-Sakatî ve Ibn Ebi´l-Havari´nin sohbetinde bulunmuş, 295 (/907) senesinde vefat etmiştir. Şanı yüce, dili tatlı, merhametli ve muamelesi güzel bir sûfi idi.Nuri (r.a.) der ki: «Tasavvuf nefsin tüm haz ve arzularını ter-ketmektir. Zamanımızda en aziz olan (ve çok ender bulunan) iki şey var. İlmi ile amel eden âlim, hakikati anlatan arif.»Nuri diyor ki: «Benim Allah ile öyle bir hâlim var ki; o beni şeriat ilminin hududunun haricine çıkarıyor, iddiasında bulunan birini gördün mü, sakın ona yaklaşma!..»Cüneyd şöyle der: «Nuri vefat ettikten sonra sıdkın hakikatini haber veren başka kimse kalmadı.»Ebu Ahmed Megâzilî, «Nuri´den daha çok ibadet eden birini görmedim, demiş. Cüneyd de mi ondan âbid değildi? diye sorulunca: Evet, diye cevap vermişti.»Nuri der ki: «Yamalı elbise (eskiden hırka) incileri örterdi (içinde cevher bulunan sûfînin sırtında yamalı elbise bulunurdu). Bugün ise mezbeleliklerdeki leş örtüsü haline geldi.»Derler ki: Nuri her gün yanına ekmek alarak evinden çıkar, yolda ekmeği sadaka olarak verir, mescide girer, öğle yaklaşana kadar orda ibadet eder, sonra mescidden çıkar, dükkânına gelir ve böylece oruç tutardı. Ev halkı onun çarşıda, çarşı halkı da evde yemek yediğini zannederdi. Başlangıç halinden itibaren yirmi sene bu şekilde devam etmiştir.28. Hal tercemesl için bk. Hilye, X, 244; Sülemî, s. 170; Şa´rânî, I, 101; Tez-kiretü´I-evUya, s. 475; Nefahât trc, s. 138; Sıfatti´s-safve, IV, 85; Mira-ttt´l-cenan, II, 236.Sûfi zâhidlerden Ebu Abdullah Ahmed b. Yahya Cellâ, aslen Bağdatlı olup Remele ve Şam´da ikamet etmiştir. Şam´ın büyük şeyhlerindendir. Ebu Türab, Zunnûn, Ebu Ubeyde Busrî ve babası Yahya Cellâ´nın sohbetinde bulunmuştur.İbnü´l-Cellâ anlatıyor: «Anne ve babama, beni Aziz ve Celil olan Allah´a hibe etmeyi arzu eder misiniz? dedim. Onlar da: Seni İzzet ve Celâl sahibi olan Allah´a hibe eyledik, dediler. Bunun üzerine memleketi terkettim ve bir müddet onlara görünmedim. Karanlık bir gece vakti memlekete döndüm. Kapıyı çaldım. Babam: Kim o? diye içerden seslendi. Oğlun Ahmed, dedim. Babam: Bizim bir oğlumuz vardı. Onu da Allah Taâlâ´ya bağışlamıştık. Biz Arabız, verdiğimiz şeyi geri almayız, dedi ve bana kapıyı açmadı.»İbnu´l-Cellâ der ki: Katında yerme ile övme eşit olan zâhîd; farzları ilk vaktinde kılan âbid, bütün fiilleri Allah´tan gören ve ondan başka fail görmeyen kimse muvahhid adını alır. Muvahhid, vâhid olan Allah´tan başkasını görmemektedir.İbnu´l-Cellâ, vefat edince baktılar ki, gülüyor. Doktor bu zat henüz sağdır, dedi. "Nabzına baktı, ölmüş, dedi. Sonra açtı yüzüne baktı. Sağ mı, ölü mü bilemiyorum, dedi. Cildinin altında «Allah» (veya lillâh, Allah için) kelimesi şeklinde bir damarı vardı.İbnu´l-Cellâ (r.a.) diyor ki: «Üstadımla giderken güzel bir oğlan gördüm ve: Üstad, Allah bu endama azap eder mi dersiniz, dedim. Dedi ki: Nasıl olur da bu oğlana bakarsın! Yakında akıbetini göreceksin. Gerçekten de bu hadise üzerine ezberlediğim Kur´an´ı yirmi sene unuttum» (30).27. Rüveym (Öl. 330/941) Sûfî zâhidlerden Ebu Muhammed Rüveym b. Ahmed, Bağdatlıdır.29. Hal tercemesi için bk. Hilye, X, 249; Sülemî, s. 164; Şa´rânî, I, 26; Tezklretti´l-evUya, s. 464; Nefahât trc., s. 130; Sıfatü´s-safve, II, 294; Tarihu Bagdad, V, 135.30. Hal tercemesi için bk. Hilye, X, 296; Sülemî, s. 180; Sıfatü´s-safve, II, 249; Şa´rânt, I, 103; Tezkiretti´l-evliya, s. 497; Nefahât trc, s. 162.Şeriatın hükümlerini tatbik ederken sıkı davranır. Müslümanlara kolaylık ve genişlik göstermek, ilme tâbi olmak, kendini baskı altında tutmak, verâın hükmüne riayet etmek, demektir. diye açıklardı.Ebu Abdullah b. Hafif diyor ki: «Bir defa Rüveym´e: Bana nasihat et, diye ricada bulundum. Dedi ki: Bu iş (tasavvuf) can feda etmekle elde edilir. Eğer bu şartla bu yola girersen gir, aksi halde sûfilerin saçma sözleri ile meşgul olma.»Rüveym der ki: «Hangisi olursa olsun halktan bir tabaka ile düşüp kalkman, sûfilerle düşüp kalkmandan daha az mahzurludur. Çünkü bütün insanlar, şekilcilikle meşgul iken, sûfiler hakikatlarla meşgul olurlar. Bütün halk şeriatın zahiri ile amel etmekle iktifa ederken, sûfiler verâın hakikatini ve doğruluğa devam etmeyi nefislerinden istemişlerdir. Bunlarla beraber bulunup da elde ettikleri hakikatlara aykırı hareket edenlerin kalbinden, Allah imanın nurunu çıkarır. Tehlike buradadır.»Rüveym şöyle der: «öğle sıcağının bastırdığı bir sırada Bağdat´ın sokaklarından susamış bir halde geçerken bir evden su istedim. Elinde bir testi bulunan küçük bir kız kapıyı açtı. Beni görünce: Aaa!.. Sûfi gündüzleyin su içiyor! dedi. Bu hadiseden sonra bir daha gündüz su içmedim, yemek yemedim.» (Hep oruç tuttum).Rüveym diyor ki: «Allah sana söz (ilim ve ta´lim) ile amel na-sibeder de sonra sözü alır, ameli bırakırsa, bu senin için bir nimettir. Fakat ameli alır da sözü bırakırsa, bu senin için musibet olur. Şayet her ikisini alırsa, bu büyük bir felâket ve cezalandırma olur» (31).28. Muhammed b. Fazl (Öl. 329/940)Sûfi zâhidlerden Ebu Abdullah Muhammed b. Fazl Belhî, aslen Belhli olup Semerkand´da ikamet etmiştir. Belh´ten kovulunca Semerkand´a gelmiş ve orada vefat etmiştir. Ahmed b. Hadraveyh 31. Hal tercemesi için bk. Hilye, X, 296; Süleml, s. 180; Şa´rânl, I, 103; Sı-fatü´s-safve, II, 249; Tezkiretü´l-evliya, s. 488; Nefahât trc, s. 130.Ona elindeki fırsatı kaçıranlar kimlerdir diye sormuş, O da şu cevabı vermişti: «Üç şey: İlim nasib olur, fakat amelden mahrum kalınır. Amel nasib olur, fakat ihlâstan mahrum kalınır. Salih insanların sohbetinde bulunmak nasib olur, fakat onlara hürmet etmekten mahrum kalınır.» Ebu Osman Hîrî, «Muhammed b. Fazl, insanların dinî durumunu ve değerini bilen bir sarraftır,» derdi.Muhammed b. Fazl, «Zindan (dünya) da rahat bulunacağını sanmak nefislerin hülyasıdır.» demişti.Muhammed b. Fazl, «Şu dört çeşit insan yüzünden İslâm mahvolmuştur: İlmi ile amel etmeyenler, bilmedikleri şeyle amel edenler, bilmediklerini öğrenmeyenler, halkı öğrenmekten men edenler.»Yine bu senedle Muhammed b. Fazl der ki: «Şaşılır o kimseye ki, Peygamberliğin eser ve hatıralarını görmek için ıssız bucaksız çölleri aşarak, Ka´be´ye gelir de Aziz ve Celîl olan Rabbının eser ve tecellilerini müşahede etmek için, nefis, hevâ ve hevesde sefer yapıp buradaki engelleri aşmaz!» (Afakî seferlerde uzun mesafeler kateder de enfüsî seferde mesafe almaz).Yine o: «Dünyasını arttırmaya çalışan bir mürid gördün mü, bunun bedbahtlığının alâmeti olduğuna hükmet,» demiştir.Zühdün ne olduğu sorulunca: «Kendini aziz, şerefli ve haysiyetli bilen bir insanın dünyanın adi bir şey olduğunu görerek ondan yüz çevirmesidir.» demiştir (32).Zekkâk ( ? )Ebu Bekr Ahmed b. Nasr Zekkâk Kebîr, Cüneyd´in akranı olup Mısır´ın büyük sûfî zâhidlerindendir.Kettânî diyor ki: «Zekkâk´ın vefatı ile dervişlerin Mısır´a girişleri için delil olan şey ortadan kalkmış oldu.» (O sağ iken dervişler Mısır´a ilim için geliyor, denilirdi, o vefat edince bu delil ortadan kalkmış oldu).32. Hal tercemesi için bk. Hilye, X, 232; Sülemî, s. 212; Sifatti´s-safve, IV, 138; Şa´rânl, I, 106; Şezerattt´z-zeheb, H, 282; Miratü´i-ccnan, II, 278; Ne~ fab&t trc., s. 168; Tezkire, s. 518.Amr b. Osman Mekkî ( 291/903)Sûfi zâhidlerden Ebu Abdullah Amr b. Osman Mekkî, Ebu Abdullah Nebâci ile görüşmüş, Ebu Said Harraz ve daha başkalarının sohbetinde bulunmuştu. Tarikat ve usûl Cakâid) konularında sûfiler zümresinin şeyhi ve bu taifenin imamı idi.Amr b. Osman Mekkî der ki: «Güzellik, cazibe, ünsiyet, göz alıcılık, ışık, şekil, nur, şahsiyet ve haya nevinden kalbine ne arız olursa olsun, aklına ne doğarsa doğsun, gönlüne hangi vehim (tasavvur) gelirse gelsin bil ki, Allah Taâlâ ondan pek çok uzaktır. ´Allah Taâlâ´nın mislinin benzeri hiç bir şey yoktur. O işiten ve görendir.´ (Şûra´, 42/11) ´O doğurmadı, doğrulmadı. Hiç bir şey O*na denk olmadı.1 (îhlâs suresi) hitabına kulak vermiyor musunuz?»Yine Mekki demiştir ki: «ilim yeticidir. Allah korkusu sevkedicidir. Nefis ise itaatsizdir, serkeştir. Muradını eksiksiz eline geçirmen ve hedefine ulaşman) için nefs atını ilim siyasetiyle idare et. Korku ile tehdit ederek sür».Yine o der ki: «Vecd, sözle anlatılamaz. O Allah´ın mü´minler nezdinde bulunan bir sırrıdır» (34).Sûfi zâhidlerden Ebu Osman Said b. İsmail Hirî Nişabur´da ikâmet ederdi. Aslen Rey´li idi. Şah Şucâ Kirmanı ve Yahya b. Muaz Râzî´nin sohbetinde bulunmuş, sonra bildiklerini dinletmek için Şah Kirmânî ile birlikte Ebu Hafs Haddad´ı ziyaret için Nişabur´a gelmiş. Ebu Hafs´dan İcazetname almış ve kızı ile evlenmiş, kayınpederinden sonra otuz küsur sene yaşamış ve 298 (/910) senesinde vefat etmişti.Ebu Osman der ki: «Şu dört şey bir adamın kalbinde eşit olmadıkça o kimsenin imanı kemâl bulmaz: Men-atâ, izzet-zillet» (bir ihsana nail olma veya ihsanın engellenmesi, izzetli olmakla zelil olmak hali yekdiğerine müsavi olmalı).Ebu Osman demiştir ki: «Gençliğimde bir müddet Ebu Hafs´ın sohbetinde bulundum. Bir keresinde beni meclisinden kovmuş ve yanımda oturma, demişti. Yerimden kalktım, arkamı ona çevirmeden, yüzüm yüzüne baka baka geri geri gittim, beni görmeyecek kadar uzaklaştım. İçimden, kapısının eşiğinde bir kuyu kazsam, içine girsem ve emir vermedikçe çukurdan çıkmasam,» dedim. Bu halimi gören Ebu Hafs beni kendisine yaklaştırdı ve has dostları arasına aldı.»Derler ki: Dünyada dördüncüsü olmayan üç kişi vardır. Nişabur´da Ebu Osman, Bağdat´ta Cüneyd, Şam´da Ebu Abdullah b. Cellâ.Ebu Osman der ki: «Kırk seneden beridir Allah Taâlâ´nın beni içinde bulundurduğu herhangi bir hâlden hoşnutsuz olmadım, bir halden başka bir hale nakledince de gadablanmadım» (rızâ halini muhafaza ettim).Ebu Osman ölüm yatağında iken hali değişti ve bayıldı. Babasının ruhunu teslim ettiğini zanneden oğlu Ebu Bekir üzüntüsünden gömleğini parçaladı. Bunun üzerine Ebu Osman gözünü açtı ve: «Yavrucuğum, bu hareketin zahir itibariyle sünnete aykırıdır, bâtınî itibariyle de riya alâmetidir,» dedi.Ebu Osman der ki: «Allah´la sohbet (ve dostluk); güzel edeb, korku ve murakabe hâlini devam ettirmekle olur. Resûlüllah (s.a.) la sohbet sünnetine tâbi olmak ve zahirî ilme dört elle sarılmakla olur. Allah Taâlâ´nın evliyası ile sohbet; hürmet ve hizmet esasına dayanır. Ev halkı ile sohbet iyi ahlâkla olur. Dostlarla sohbet, günah olmamak şartıyle onlara daima müjdeler vermek ve güler yüz göstermekle olur.).Nuri (Öl. 295/907)Sûfî zâhidlerden Ebu´l-Hasan (veya Hüseyn) Ahmed b. Muham-med Nuri aslen Bağavlı olup Bağdat´ta doğmuş, orada yetişmiştir. Cüneyd´in akranı olup Seriyyu´s-Sakatî ve Ibn Ebi´l-Havari´nin sohbetinde bulunmuş, 295 (/907) senesinde vefat etmiştir. Şanı yüce, dili tatlı, merhametli ve muamelesi güzel bir sûfi idi.Nuri (r.a.) der ki: «Tasavvuf nefsin tüm haz ve arzularını ter-ketmektir. Zamanımızda en aziz olan (ve çok ender bulunan) iki şey var. İlmi ile amel eden âlim, hakikati anlatan arif.»Nuri diyor ki: «Benim Allah ile öyle bir hâlim var ki; o beni şeriat ilminin hududunun haricine çıkarıyor, iddiasında bulunan birini gördün mü, sakın ona yaklaşma!..»Cüneyd şöyle der: «Nuri vefat ettikten sonra sıdkın hakikatini haber veren başka kimse kalmadı.»Ebu Ahmed Megâzilî, «Nuri´den daha çok ibadet eden birini görmedim, demiş. Cüneyd de mi ondan âbid değildi? diye sorulunca: Evet, diye cevap vermişti.»Nuri der ki: «Yamalı elbise (eskiden hırka) incileri örterdi (içinde cevher bulunan sûfînin sırtında yamalı elbise bulunurdu). Bugün ise mezbeleliklerdeki leş örtüsü haline geldi.»Derler ki: Nuri her gün yanına ekmek alarak evinden çıkar, yolda ekmeği sadaka olarak verir, mescide girer, öğle yaklaşana kadar orda ibadet eder, sonra mescidden çıkar, dükkânına gelir ve böylece oruç tutardı. Ev halkı onun çarşıda, çarşı halkı da evde yemek yediğini zannederdi. Başlangıç halinden itibaren yirmi sene bu şekilde devam etmiştir.28. Hal tercemesl için bk. Hilye, X, 244; Sülemî, s. 170; Şa´rânî, I, 101; Tez-kiretü´I-evUya, s. 475; Nefahât trc, s. 138; Sıfatti´s-safve, IV, 85; Mira-ttt´l-cenan, II, 236.Sûfi zâhidlerden Ebu Abdullah Ahmed b. Yahya Cellâ, aslen Bağdatlı olup Remele ve Şam´da ikamet etmiştir. Şam´ın büyük şeyhlerindendir. Ebu Türab, Zunnûn, Ebu Ubeyde Busrî ve babası Yahya Cellâ´nın sohbetinde bulunmuştur.İbnü´l-Cellâ anlatıyor: «Anne ve babama, beni Aziz ve Celil olan Allah´a hibe etmeyi arzu eder misiniz? dedim. Onlar da: Seni İzzet ve Celâl sahibi olan Allah´a hibe eyledik, dediler. Bunun üzerine memleketi terkettim ve bir müddet onlara görünmedim. Karanlık bir gece vakti memlekete döndüm. Kapıyı çaldım. Babam: Kim o? diye içerden seslendi. Oğlun Ahmed, dedim. Babam: Bizim bir oğlumuz vardı. Onu da Allah Taâlâ´ya bağışlamıştık. Biz Arabız, verdiğimiz şeyi geri almayız, dedi ve bana kapıyı açmadı.»İbnu´l-Cellâ der ki: Katında yerme ile övme eşit olan zâhîd; farzları ilk vaktinde kılan âbid, bütün fiilleri Allah´tan gören ve ondan başka fail görmeyen kimse muvahhid adını alır. Muvahhid, vâhid olan Allah´tan başkasını görmemektedir.İbnu´l-Cellâ, vefat edince baktılar ki, gülüyor. Doktor bu zat henüz sağdır, dedi. "Nabzına baktı, ölmüş, dedi. Sonra açtı yüzüne baktı. Sağ mı, ölü mü bilemiyorum, dedi. Cildinin altında «Allah» (veya lillâh, Allah için) kelimesi şeklinde bir damarı vardı.İbnu´l-Cellâ (r.a.) diyor ki: «Üstadımla giderken güzel bir oğlan gördüm ve: Üstad, Allah bu endama azap eder mi dersiniz, dedim. Dedi ki: Nasıl olur da bu oğlana bakarsın! Yakında akıbetini göreceksin. Gerçekten de bu hadise üzerine ezberlediğim Kur´an´ı yirmi sene unuttum» (30).Rüveym (Öl. 330/941) Sûfî zâhidlerden Ebu Muhammed Rüveym b. Ahmed, Bağdatlıdır.29. Hal tercemesi için bk. Hilye, X, 249; Sülemî, s. 164; Şa´rânî, I, 26; Tezklretti´l-evUya, s. 464; Nefahât trc., s. 130; Sıfatü´s-safve, II, 294; Tarihu Bagdad, V, 135.30. Hal tercemesi için bk. Hilye, X, 296; Sülemî, s. 180; Sıfatü´s-safve, II, 249; Şa´rânt, I, 103; Tezkiretti´l-evliya, s. 497; Nefahât trc, s. 162.Şeriatın hükümlerini tatbik ederken sıkı davranır. Müslümanlara kolaylık ve genişlik göstermek, ilme tâbi olmak, kendini baskı altında tutmak, verâın hükmüne riayet etmek, demektir. diye açıklardı.Ebu Abdullah b. Hafif diyor ki: «Bir defa Rüveym´e: Bana nasihat et, diye ricada bulundum. Dedi ki: Bu iş (tasavvuf) can feda etmekle elde edilir. Eğer bu şartla bu yola girersen gir, aksi halde sûfilerin saçma sözleri ile meşgul olma.»Rüveym der ki: «Hangisi olursa olsun halktan bir tabaka ile düşüp kalkman, sûfilerle düşüp kalkmandan daha az mahzurludur. Çünkü bütün insanlar, şekilcilikle meşgul iken, sûfiler hakikatlarla meşgul olurlar. Bütün halk şeriatın zahiri ile amel etmekle iktifa ederken, sûfiler verâın hakikatini ve doğruluğa devam etmeyi nefislerinden istemişlerdir. Bunlarla beraber bulunup da elde ettikleri hakikatlara aykırı hareket edenlerin kalbinden, Allah imanın nurunu çıkarır. Tehlike buradadır.»Rüveym şöyle der: «öğle sıcağının bastırdığı bir sırada Bağdat´ın sokaklarından susamış bir halde geçerken bir evden su istedim. Elinde bir testi bulunan küçük bir kız kapıyı açtı. Beni görünce: Aaa!.. Sûfi gündüzleyin su içiyor! dedi. Bu hadiseden sonra bir daha gündüz su içmedim, yemek yemedim.» (Hep oruç tuttum).Rüveym diyor ki: «Allah sana söz (ilim ve ta´lim) ile amel na-sibeder de sonra sözü alır, ameli bırakırsa, bu senin için bir nimettir. Fakat ameli alır da sözü bırakırsa, bu senin için musibet olur. Şayet her ikisini alırsa, bu büyük bir felâket ve cezalandırma olur» (31).Muhammed b. Fazl (Öl. 329/940)Sûfi zâhidlerden Ebu Abdullah Muhammed b. Fazl Belhî, aslen Belhli olup Semerkand´da ikamet etmiştir. Belh´ten kovulunca Semerkand´a gelmiş ve orada vefat etmiştir. Ahmed b. Hadraveyh 31. Hal tercemesi için bk. Hilye, X, 296; Süleml, s. 180; Şa´rânl, I, 103; Sı-fatü´s-safve, II, 249; Tezkiretü´l-evliya, s. 488; Nefahât trc, s. 130.Ona elindeki fırsatı kaçıranlar kimlerdir diye sormuş, O da şu cevabı vermişti: «Üç şey: İlim nasib olur, fakat amelden mahrum kalınır. Amel nasib olur, fakat ihlâstan mahrum kalınır. Salih insanların sohbetinde bulunmak nasib olur, fakat onlara hürmet etmekten mahrum kalınır.» Ebu Osman Hîrî, «Muhammed b. Fazl, insanların dinî durumunu ve değerini bilen bir sarraftır,» derdi.Muhammed b. Fazl, «Zindan (dünya) da rahat bulunacağını sanmak nefislerin hülyasıdır.» demişti.Muhammed b. Fazl, «Şu dört çeşit insan yüzünden İslâm mahvolmuştur: İlmi ile amel etmeyenler, bilmedikleri şeyle amel edenler, bilmediklerini öğrenmeyenler, halkı öğrenmekten men edenler.»Yine bu senedle Muhammed b. Fazl der ki: «Şaşılır o kimseye ki, Peygamberliğin eser ve hatıralarını görmek için ıssız bucaksız çölleri aşarak, Ka´be´ye gelir de Aziz ve Celîl olan Rabbının eser ve tecellilerini müşahede etmek için, nefis, hevâ ve hevesde sefer yapıp buradaki engelleri aşmaz!» (Afakî seferlerde uzun mesafeler kateder de enfüsî seferde mesafe almaz).Yine o: «Dünyasını arttırmaya çalışan bir mürid gördün mü, bunun bedbahtlığının alâmeti olduğuna hükmet,» demiştir.Zühdün ne olduğu sorulunca: «Kendini aziz, şerefli ve haysiyetli bilen bir insanın dünyanın adi bir şey olduğunu görerek ondan yüz çevirmesidir.» demiştir (32).Zekkâk ( ? )Ebu Bekr Ahmed b. Nasr Zekkâk Kebîr, Cüneyd´in akranı olup Mısır´ın büyük sûfî zâhidlerindendir.Kettânî diyor ki: «Zekkâk´ın vefatı ile dervişlerin Mısır´a girişleri için delil olan şey ortadan kalkmış oldu.» (O sağ iken dervişler Mısır´a ilim için geliyor, denilirdi, o vefat edince bu delil ortadan kalkmış oldu).32. Hal tercemesi için bk. Hilye, X, 232; Sülemî, s. 212; Sifatti´s-safve, IV, 138; Şa´rânl, I, 106; Şezerattt´z-zeheb, H, 282; Miratü´i-ccnan, II, 278; Ne~ fab&t trc., s. 168; Tezkire, s. 518.Amr b. Osman Mekkî ( 291/903)Sûfi zâhidlerden Ebu Abdullah Amr b. Osman Mekkî, Ebu Abdullah Nebâci ile görüşmüş, Ebu Said Harraz ve daha başkalarının sohbetinde bulunmuştu. Tarikat ve usûl Cakâid) konularında sûfiler zümresinin şeyhi ve bu taifenin imamı idi.Amr b. Osman Mekkî der ki: «Güzellik, cazibe, ünsiyet, göz alıcılık, ışık, şekil, nur, şahsiyet ve haya nevinden kalbine ne arız olursa olsun, aklına ne doğarsa doğsun, gönlüne hangi vehim (tasavvur) gelirse gelsin bil ki, Allah Taâlâ ondan pek çok uzaktır. ´Allah Taâlâ´nın mislinin benzeri hiç bir şey yoktur. O işiten ve görendir.´ (Şûra´, 42/11) ´O doğurmadı, doğrulmadı. Hiç bir şey O*na denk olmadı.1 (îhlâs suresi) hitabına kulak vermiyor musunuz?»Yine Mekki demiştir ki: «ilim yeticidir. Allah korkusu sevkedicidir. Nefis ise itaatsizdir, serkeştir. Muradını eksiksiz eline geçirmen ve hedefine ulaşman) için nefs atını ilim siyasetiyle idare et. Korku ile tehdit ederek sür».Yine o der ki: «Vecd, sözle anlatılamaz. O Allah´ın mü´minler nezdinde bulunan bir sırrıdır» (34).Semnûn Muhib (Âşık Semnûn Öl. ? )Sûfi zâhidlerden Semnûn b. Hamza´nın künyesi Ebu´l-Hasan´dır. Ebu´l-Kasım da denir. Serî, Ebu Ahmed Kalanîsî ve Muhammed b. Ali Kassar gibi zevatın sohbetinde bulunmuştur.Bir kere şu şiiri okumuş:33. Hal tercemesi için bk. Nefahât trc., s. 225; Netâictt´l-efkâr, I, 165; Lüb&b, I, 105.34. Hal tercemesi için bk. HUye, X, 291; Sülemt, s. 200; Nefahât trc, s. 136; Şa´rânî, I, 134; Sıfatü´s-safve, II, s. 248; Tezkire, s. 456.Şöyle de denilmiştir: Semnûn yukardaki beyti okuduğu zaman, müridlerinden biri diğerine: Köyde bulunurken dün gece gördüğüm rüyada üstadımız Semnûn´un Allah´a dua eden, ona yalvaran ve ondan şifa isteyen sesini işittim, demiş, bunun üzerine diğer müridi: Ben de falan yerde iken o sesi işitmiştim, demiş. Üçüncü ve dördüncü müridler de böyle konuşmuşlardı. Bu sözler, idrar tutulması hastalığı ile imtihan olduğu halde sabreden ve sızlanmayan Semnûn´a nakledilmişti. Hastalığı esnasında hiç bir şey söylemediği ve duada bulunmadığı halde müridlerinin böyle rüyalar gördüklerini duyunca, bundan maksadın kulluk edebine uyarak sızlanmasını açığa vurması ve (sabır, rızâ) hâlini gizlemesi gerektiğini anladı ve mektep mektep dolaşarak, «Yalancı amcanız için dua ediniz,» demeye başladı.Ca´fer Huldi´ye, Ebu^Ahmed Meğazilî şu hadiseyi anlatmıştı: «Bağdat´ta fukaraya dörtbin dirhem dağıtan bir adam vardı. Semnûn bana dedi ki: Ey Meğazili! Şu adamın verdiği sadakayı ve işlediği ameli görmüyor musun? Oysa bizim sadaka verecek bir şeyimiz yok. Gel biz de bir yere gidelim, her bir dirhem için bir rekât namaz kılalım. Medâin´e gittik ve orada dörtbin rekât namaz kıldık.»Semnûn ahlaken kibar ve zarif idi. Daha çok aşk konusunda konuşurdu. Şanı yüce idi. Rivayete göre Cüneyd´den önce vefat etmiştir (35).Ebu Ubeyd Busrî (Öl. ? )Ebu Türab Nahşebî´nin sohbetinde bulunmuş eski şeyhlerdendir.Ibnü´l-Cellâ diyor ki: «Kendileri ile görüştüğüm altı yüz şeyhiçinde şu dört tanesi gibisini görmedim: Zunnûn Mısrî, babam Yahya Ebu cella, Ebu Ubeyd Busri... 35. Hal tercemesi için bk. Hilye, X, 309; Şa´rânî, I, 104; Süleml, s. 195; Si-fatü´s-aafve, II, a. 240; Nefah&t trc., s. 152; Tezkire, 510.Şah Kirmanî (Öl. 270/883)Sûfî zâhidlerden Ebu´l-Fevâris Şah b. Şucâ´ Kirmanî hükümdar çocuklarından idi. Ebu Türab Nahşebî, Ebu Ubeyd Busrî ve bunların tabakasından olan zevatın sohbetinde bulunmuştur. Fütüvvet ehlinden şanı yüce bir zat idi. 300 senesinden önce vefat etmiştir.Şah der ki: «Takvanın alâmeti verâdır, verânın alâmeti helal olduğu şüpheli olan şeyleri yapmaktan geri durmaktır.»Sohbetinde bulunanlara, «Yalandan, hiyanetten ve gıybetten sakının da başka ne yaparsanız yapın,» derdi.Şah Kirmani der ki: «Gözünü harama bakmaktan koru, nefsânî arzulara kapılma, kendine hakim ol, bâtınını sürekli olarak murakabe ile, zahirini sünnete tâbi olarak imâr et, kendini helal yemeye alıştır, o zaman göreceksin firasetin hata etmiyecektir.» (Hak, olduğu gibi içine doğacak ve her şeyi olduğu gibi bileceksin) (37).Yusuf b. Hüseyn (Öl. 304/916)Çağının Rey ve Cibâl (Kafkasya tarafı) şeyhlerindendir. Yapmacık hareketlerden uzak kalması bakımından eşi ve benzeri görülmemişti. Âlim ve edip idi.Zunnûn Mısrî, Ebu Türab Nahşebi´nin sohbetinde bulunmuş, Ebu Said Harrâz ile arkadaşlık yapmış. 304 (/916) senesinde vefat etmiştir.Yusuf b. Hüseyn der ki: «Allah Taâlâ´nın huzuruna zerre kadar yapmacık hareket ile çıkmaktan ise, bütün günahları sırtımda taşıyarak çıkmayı tercih ederim.»36. Hal tercemesi için bk. Nefahât trc., s. 164; Netaicu efkâri´l-kudsiye, I, 164.37. Hal tercemesi için bk. HUye, X, 232; Süleml, s. 192; Sıfattt´s-safve, IV, 49; Şa´rânî, I, 105; Nefahât trc., s. 137; Tezkire, s. 377.Hakîm Tirmizî (Öl. ? )Sûfî zâhidlerden Ebu Abdullah Muhammed b. Ali Tirmizî ulu şeyhlerdendir. Kur´an ilimlerine dair eserleri vardır. Ebu Türab Nah-şebi, Ahmed b. Hadraveyh ve Îbnü´l-Cellâ gibi zevatın sohbetlerinde bulunmuştur. Hakim Tirmizî´ye, Halkın vasfı nedir? diye sorulmuş. O da: «Apaçık bir za´af ve acz, buna rağmen uzun bir iddia ve dava,» diye cevap vermişti.Hakîm Tirmizî: «Yazdığım eserlerimde bir harfi bile düşünerek yazmadığım gibi, bana isnad edilsin diye de kaleme almadım. Lâkin vaktim ve halim şiddetlenip bana galebe çalınca telifle teselli bulurdum» (eserlerimi ilâhî inayet sayesinde yazdım) (39).Ebu Bekir Verrak (Öl. ? )Sûfî zâhidlerden Ebu Bekir Muhammed b. Ömer Verrak Tirmizî, Belh´te ikamet etmiş, Ahmed b. Hadraveyh gibi zevatın sohbetinde bulunmuş ve riyazet konusunda eserler yazmıştır.Ebu Bekir Verrak, «Uzuvlarını nefsânî arzularla tatmin ederek razı kılan, kalbine pişmanlık ağacını dikmiş olur,» demiştir.Ebu Bekir Verrak der ki: «Tamaha, baban kimdir diye sorulsa, takdir edilen rızık konusunda şüpheye düşmek; sanatın nedir, denilse se takdir edileni az göstermek38. Hal tercemesi için bk. HUye, X, 2Ş8; Süleml, s. 283; Sıfatü´s-safve, IV, 138; Nefahât tra, s. 238; Şa´rânî, I, 105; Tezkire, s. 390.39. Hal tercemesi için bk. HUye, X, 233; Süleml, s. 217; Sıfattt´s-safve, IV, 141; Nefahat trc., s. 169; Tezkiretü´i-evliya, s. 524.kanaatten uzak kalmak diye cevap verirdi. Eğer kanaat sahibi olabilirsen bereketler zuhur etmeye başlar,» derdi 37. Ebu Said Harraz (Öl. 277/890)Sûfî zâhidlerden Ebu Said Ahmed b. îsa Harraz Bağdatlı olup Zunnûn Mısrî, Nebacî, Ebu Ubeyd Busrî ve Serî gibi zevatın sohbetlerinde bulunmuş, 277 (/890) senesinde vefat etmiştir.Ebu Said Harraz, «Zahire muhalif olan her bâtın bâtıldır,» demiştir.Ebu Said Harraz anlatıyor: «Bir kere rüyada iblisi benden uzaklaşır vaziyette görmüş ve, Yanıma gel, nereye böyle? demiştim. İblis dedi ki: Halkı kandırdığım vasıtaları siz kendinizden kaldırıp attınız. Yanına gelip de ne yapacağım? Ne imiş o? dedim. Oğlanlarla düşüp kalkmak,» dedi.Ebu Said Harraz, «Sûfîlerle uzun uzadıya sohbet ettiğim halde aramızda hiç ihtilâf çıkmadı, demiş. Neden çıkmadı? sorusuna. Çünkü onlarla bulunurken nefsimin aleyhinde olurdum» demiştir (41).Ebu Abdullah Mağribî (Öl. 299/911)Sûfi zâhidlerden Ebu Abdullah Ahmed b. İsmail Mağribî, İbrahim b. Şeybanın hocası, Ali b. Rüzeyn´in talebesi idi. Yüz yirmi sene yaşamış ve 299 (/911) senesinde vefat etmişti. Acaib bir hali vardı. Yıllarca insan elinin değdiği şeyi yememiş, yemeyi âdet haline getirdiği ot kökleri ile idare etmişti.Ebu Abdullah Mağribî, «Amellerin en faziletli olanları, vakitleri Allah´ın emirlerine uygun olarak değerlendirmektir,» demişti.40. Hal tercemesi için bk. Hilye, X, 235; Sülemî, s. 220; Sıfatü´s-safve, IV, 129; Şa´rânî, I, 106; Nefahât trc., s. 174; TezMretü´l-eyliya, s. 533.41. Hal tercemesi içüı bk. Hilye, X, 241; Sülemî, s. 228; Şa´rânî, I, 117; Sı-fatü´s-safve, II, 351; Mir´atü´l-cenân, n, 213; Şezeratü´z-zeheb, II, 192; Nefahât trc, s. 125; Tezkiretü´l-evliya, s. 404.Sûfi zâhidlerden Ebu´l-Abbas Ahmed b. Muhammed b. Mesrûk, Tuslu olup Bağdat´ta ikamet ederdi. Haris Muhasibi ve Seriyü´s-Sa-kati´nin sohbetinde bulunmuş, 298 (/910) veya 299 yılında Bağdat´ta vefat etmişti.İbn Mesrûk: «Kim kalbine gelen düşünceler hususunda Allah Taâlâ ile murakabe halinde bulunursa, Allah organları ile ilgili hareketler konusunda o kimseyi korur,» demiştir.Yine o der ki: «Müminlerin hakkına tazim ve saygı Allah Taâlâ´-nın hakkına tazim ve saygının eseridir. Kul, hakiki takva mertebesine bununla ulaşır.»Yine o demiştir ki: Marifet ağacı pişmanlık (nedamet, tevbe) suyu ile sulanır. Aşk ağacı sevgilinin arzusuna muvafakat ve mutabakat suyu ile sulanır (böylece büyür ve gelişir).îbn Mesrûk, irade (müridlik) basamaklarını muhkem hale getirmeden marifete tamah edersen; bil ki, cehalet içinde bulunuyorsun. Tevbe makamını sağlam hale getirmeden, irade (müridlik) istersen, isteğin mevzuunda gaflet içinde bulunuyorsun, demiştir (43).Ali b. Sehl (Öl. ? )Sûfi zâhidlerden Ebu´l-Hasan Ali b. Sehl Isbehâni, Cüneyd´in akranıdır. Amr b. Osman Mekkî, borcunu ödeyeyim, diye îbn Sehl´in yanına gelmiş ve otuzbin dirhem olan borcunu ödemişti. îbn Sehl, Ebu Türab Nahşebî ve onun tabakasındaki´zevatla görüşmüştür.Ali b. Sehl der ki: «Amel ve ibadetleri derhal ve zamanında edâ etmek ilâhi inayet-ve tevfikin sonucudur. Muhalefet ve men edilen şeylerin başında gelen kötü huy,42. Hal tercemesi için bk. Hilye, X, 335; Sülemî, s. 242; Nefahât trc., s. 142; Şa´ranî, I, 108; Tezkiretü´1-evUya, s. 559.43. Hal tercemesi için bk. Hilye, I, 213; Sülemî, s. 237; Şa´rânî, I, 107; Sıfa-ttt´s-safve, IV, 104; Mir-âtü´l-cenân, II, 231; Şezerâtü´z-ieheb, II, 227; Nefahât trc., s. 141; Tezkiretü´l-evliya, s. 554.kendine ait olmayan ve Allah´ın ihsanı bulunan güzel huy ve davranışları kendine maletmek gafletidir). Sülûkunun başlangıcında irâdesini sağlamlaştırmayanın, nihayete ulaşınca âkibeti mahzurdan salim olmaz» (44).Ebu Muhammed Cerîrî (Öl. 321/933)Sûfî zâhidlerden Ebu Muhammed Ahmed b. Muhammed b. Hüseyn Cerirî (bazı kayıtlarda Cüreyri) Cüneyd´in önde gelen mürid-lerindendir. Sehl b. Abdullah´ın da sohbetinde bulunmuş, vefatından sonra Cüneyd´in yerine geçmişti. Sûfîler zümresinin ilimlerine vâkıf, hâli yüce bir zat idi. 321 (/933) senesinde vefat etmiştir.Ruzbârî, «Cerirî (Karmatilerin halkı kırıp geçirdiği) Hubeyre senesinde vefat etmişti. Bir sene sonra Cerirî´nin bulunduğu yere uğradım. Dizleri göğsüne dayalı ve parmağı ile Allah´a işaret eder vaziyette oturmuş olarak gördüm,» demiştir.Ebu Muhammed Cerîrî demiştir ki: «Bir kimse nefsin istilâsına uğrarsa, şehvet ve nefsâniyetin hükmü altında esir hale gelir, hevâ ve heves zindanında mahsur kalır. Allah onun kalbinin (manevî füyüzât ve faydalardan) istifade etmesini haram kılar. Artık dilinden hiç düşürmese bile, Hakk Taâlâ´nın kelâmından ne zevk alır, ne de lezzet. Zira Allah Taâlâ, ´Haksız olarak yeryüzünde büyüklük taslıyanları âyetlerimden geri döndüreceğim´ (A´raf, 7/146) buyurmuştur.»Cerirî, «Usûlü (dinin esaslarını) görmek, fer´i şeylerle amel etmek suretiyle, fer´i şeyleri düzeltmek (dinin tâli hükümlerini) düzeltmek, bunları usûl ile mukayese etmek suretiyle mümkün olur, manevi) hâlleri müşahede makamına ulaşmanın, vâsıtalarda ve fer´i meselelerde Allah´ın önem verdiği hususlara saygılı olmaktan başka yolu yoktur derdi.44. Hal tercemesi için bk. Hilye, X, 404; Süleml, s. 232; Şa´rânî, I, 140; Ne-fahât, s. 158; Sıfatü´s-safve. IV, 86; Tezkire, s. 543.42. Sûfî zâhidlerden Ebu´l-Abbas Ahmed b. Muhammed b. Sehl b. Atâ Edmi, sûfilerin büyük şeyhlerinden ve âlimlerindendir. Harraz onun sânının yüce olduğunu söylerdi. Cüneyd´in akranından olup İbrahim Mâristanihin sohbetinde bulunmuş ve 309 (/921) senesinde vefat etmiştir.İbn Atâ. demiştir ki: «Bir kimse kendine şeriatın edeplerini âmir kılarsa, Allah onun kalbini marifet nuru ile ışıklandırır. Fiillerinde, emirlerinde ve ahlâkında Allah sevgilisi (s.a.) ne tâbi olma makamından daha şerefli bir makam yoktur.»İbn Atâ der ki: «En büyük gaflet, kulun Azîz ve Celîl olan Allah´tan gafil olması, Mevlâsının emir ve yasakları karşısında ve onunla olan muamelesinde edebe riayetten gaflet içinde bulunmasıdır,*ibn Atâ diyor ki: «Senden Allah ve sıfatları ile ilgili bir şey sorulursa onu ilim sahasında ara. Eğer orada bulamazsan hikmet meydanında ara. Eğer orada da bulamazsan aradığın şeyi tevhid akidesi ile ölç. Bu üç yerde de bulamazsan, öyle meseleyi götür Şeytanın yüzüne çarp.» (Çünkü bu ilim değil, vesvesedir) (46).İbrahim Havvas (Öl. 291/903)Sûfî zâhidlerden Ebu İshak İbrahim b. Ahmed Havvas, Cüneyd ve Nuri´nin akranıdır. Tevekkül ve riyazet bahsindeki haz ve nasibi büyüktür. 291 (/903) senesinde Rey´de vefat etmiştir. İshal hastalığına tutulduğundan meclisinden her ayrılışında abdest alır, mescide gider iki rekât namaz kılardı. Bir keresinde gusül için suya girmiş ve orada vefat etmişti. Allah rahmet eylesin.45. Hal tercemesi için bk. Süleml, s. 141; Şa´rânî, I, s. 97; Sifatü´s-safve,. IV, s. 254; Hilye, DC, s. 280; Tezkirettt´l-evliya, s. 579; Nefahât trc, s. 118; el-Kevâkib, H, 7.46. Hal tercemesi için bk. Süleml, s. 265; Tezkire, s. 488; Hilye, X, 302; Si-fatü´s-safve, n, s, 250; Nefahat trc., s. 191; Şa´rânî, I, 112; Tarihu Bağdad, V, 26; el-Bidaye ve´n-nihâye, XI, 144; el-Muntazam, VI, 160; Mirâttt´1-ce-nan, II, 261; Sezeratü´z-zeheb, n, 257.Havvas demiştir ki: «Şu beş şey kalbin devasıdır: Mânası üzerinde düşünerek Kur´an okumak, karnı boş tutmak, geceyi ibadetle değerlendirmek, seher vakti niyazda bulunmak ve sızlanmak, sâlih insanların sohbetlerine katılmak» (47).Abdullah Harraz (Öl. 310/922´den önce)Sûfî zâhidlerden Ebu Muhammed Abdullah b. Muhammed Harraz aslen Reyli olup Mekke´de mücavir hayatı yaşamıştır. Ebu Hafs ve Ebu îmran Kebir´in sohbetinde bulunmuştur. Verâ´ sahibi zevattan olup 310 (/922) senesinden önce vefat etmiştir.Dukki diyor ki: «Abdullah Harraz´ın yanına gittim, dört günden beri bir şey yememiştim. Sohbetinde bulunanlara hitaben dedi ki: İçinizden biri dört gün aç kalıyor, açlık onun üzerinde bağırıyor, (ben acım, der gibi bir hali var). Sonra ilâve etti: Dünyaya gelen bir canlı, Allah´tan ümit ettiği şey karşılığında hayatını kaybetse ne ehemmiyeti var?»Ebu Muhammed Abdullah Harraz, «Açlık zâhidlerin, zikir ariflerin yemeğidir,» demiştir (48).Bünan Hammal (Öl. 310/922)Sûfî zâhidlerden Ebu´l-Hasan Bünan b. Muhammed Hammal, aslen Vâsıtlı olup Mısır´da ikamet etmiş ve 310 (/922) senesinde burada vefat etmiştir. Keramet sahibi, şanı yüce bir zat idi.Bünan´a: Sûfîlerin en yüce halleri hangileridir, diye sorulmuş. O da: «Garanti edilene (rızka) güvenme, emredileni icra etme, sırrı ve kalbi koruma, Dünya ve âhireti terketme ve sadece Mevlâ ile meşgul olmadır,» demiştir.Ebu Ali Ruzbârî diyor ki: «Bir defa Bünan Hammal, yırtıcı bir47. Hal tercemesi için bk. Hilye, X, 325; Sülemî, s. 284; Nefahât trc, s. 186; Tezkiretü´l-evliya, s. 599; Şâ´ranî, I, 113.48. Hal tercemesi için bk. SüIeml, s. 288; Nefahât trc, 208; Şa´rânî, I, 114.yırtıcı hayvan artığı hakkındaki idim, diye cevap vermişti» (49).ihtilâfları üzerinde düşünmekteEbu Hamza Bağdadî (Öl. 289/901)Sûfi zâhidlerden Ebu Hamza Bağdadi Bezzaz, Cüneyd´in akranından olup ondan evvel vefat etmiş, Seri ve Hasan Musûhi´nin sohbetinde bulunmuştu. Kıraatlâra vâkıf bir fıkıh âlimi idi. İsa b. Ebân´-ın evlâdından idi. Ahmed b. Hanbel bazı meselelerde: «Ey sûfî, bu konuda ne dersiniz?» diye ona fikir sorardı. Nakledilir ki bir cuma günü meclisinde va´zederken birden durumu değişti, kürsüden düştü ve ertesi cuma vefat etti. Rivayete göre 289 (/901) senesinde vefat etmiştir.Ebu Hamza der ki: «Hakk Taâlâ´nın yolunu bilen için o yola girmek kolaydır. Allah´a giden yolda, Resûlüllah (s.a.) e hâl, fiil ve sözlerinde tâbi olmaktan başka delil yoktur.»Ebu Hamza demiştir ki: «Bir kimseye şu üç şey nasib olursa üç âfetten kurtulur. Kanaatkar bir kalple birlikte boş karın, her zaman var olan zühd ile birlikte devamlı fakirlik, daimi zikirle beraber kâmil sabır» (50).Vâsıtî (Öl. 320/932´den sonra)Sûfî zâhidlerden Ebu Bekir b. Musa Vâsıtî aslen Horasan´ın Fergana bölgesindendir. Cüneyd ve Nuri´nin sohbetinde bulunmuştur. Şanı büyük olan bir âlimdir. Merv´de imamet etmiş ve 320(/832) senesinden sonra vefat etmiştir.Vâsıtî, «Havf ve reca (korku ve ümit), kulun edepsizce davranışlarına mâni olan iki yulardır,» der.Vâsıtî, ibadet ve taata karşılık istemek Allah´ın fazl ve ihsanını unutmaktan ileri gelmektedir,» demiştir.49. Hal tercemesi için bk. Sülemî, s. 291; Nefahât ire, s. 208; Hilye, X, 324; Şa´rânî, I, 132; Mir´âtül-cenân, II, 268.50. Hal tercemesi için bk. Süllemî, s. 195; Nefahât trc, s. 123; Şa´ranl, I, 123; Tezkire, s. 723.Vâsıtî demiştir ki: «Sahte sofular edebsizliği ihlâs, nefislerinin oburluklarını nimetlerden meşru şekilde faydalanma ve alçaklıkları celâdet haline getirdiler de (Hakk olan) yolu göremez duruma düştüler ve onun için de çıkmaza saplandılar. Bunların müşahede ettikleri ve gördükleri manevî hususlarda bir gelişme olmadığı gibi, huzur içinde ve temiz bir şekilde ibadet etmeleri de mümkün olmaz. Konuştukları zaman hırsla konuşur, hitap ettikleri zaman kibirle hitabederler. Nefislerine düşkünlükleri, içlerindeki pisliği haber verir, yenecekler konusundaki oburlukları kalplerinin içinde neyin bulunduğunu açıklar. Göre göre Hakk´tan dönen bu kimseleri Allah kahretsin.»Üstad Ebu Ali Dekkâk´ın şöyle dediğini işitmiştim: «Mervezli eczacılardan biri şu hadiseyi anlatmıştır: Bir gün Vâsıtî camiye giderken dükkânımın önünden geçmiş, bu sırada nalınının sırımı kopmuştu: Şeyh efendi, izin verirsen düzelteyim, dedim. Olur, düzelt, dedi. Nalınını tamir ettim. Bana: Nalınımın sırımı neden koptu bilir misin? diye sordu. Siz söylemedikçe bilemem, dedim. Bu cuma için gu-sül yapmamıştım, ondan, dedi. Efendim şuracıkta hamam var, girer misiniz? dedim. Olur, dedi. Hamama götürdüm. Orada yıkandı» (51).İbnu´s-Sâi (Öl. 330/941)Sûfî zâhidlerden Ebu´l-Hasan b. Sâî´nin ismi Ali b. Muhammed b. Sehl Dineverî´dir. Mısır´da ikamet etmiş ve orada vefat etmişti. Büyük şeyhlerden idi. Ebu Osman Mağribi onun hakkında: «Şeyhler içinde Ebu Ya´kub Nehrecûri´den daha nurlusunu, Ebu´l-Hasan Sâî´-den daha heybetlisini görmedim,» demiştir.İbnu´s-Sâî´e şahidin gaibe kıyas (ve mahlûkla Hâlik´e istidlal) edilmesi meselesi sorulmuş. O da: «Dengi ve benzeri bulunan bir şeyin sıfatları ile, dengi ve benzeri bulunmayan üzerine nasıl istidlâl-da bulunulur,» demişti.Müridin sıfatından sorulunca: «Hakk Taâlâ´nın buyurduğu gibidir: ´Bütün genişliğine rağmen dünya başlarına dar gelmişti. 51. Hal tercemesi İçin bk. Hllye, X, 349; Sülemî, s. 302; Neîahât trc, s. 224; Tezkirettt´l-evllya, s. 732.Yine o der ki: «Hâller şimşek gibidir, devamlı olursa o, nefsin arzuları ve tabiata mülayim gelme halidir» (52).Rakkî (Öl. 320/932)Sûfî zâhidlerden Ebu îshak İbrahim b. Davud Rakkî Şam´ın büyük şeyhlerindendir. Cüneyd ve Îbnü´l-Cellâ´nın akranıdır. Uzun bir ömür yaşadıktan sonra 320 (/932) senesinde vefat etmiştir.İbrahim Rakkî der ki: «Marifet, vehmedilen her şeyin haricinde olarak Hakk´ı olduğu gibi isbat etmek ve anlamaktır.»Rakkî demiştir ki: «İlâhi kudret aşikârdır, gözler ise açıktır. Fakat basiret gözünün nurları zayıflamıştır.»Rakkî, «İnsanların en zayıfı, nefsânî arzularını geri çevirmede zaaf gösterendir; en kuvvetlisi, bu nevi arzuları geri çevirmede gücünü gösterendir,» demiştir.Rakkî, «Allah sevgisinin alâmeti, ibadet ve taatın tercih edilmesi ve Peygamber (s.a.) e tâbi olunmasıdır.» der (53).Mümşad Dîneverî (Öl. 299/911)Sûfilerin büyük tanıdıkları şeyhlerden olup 299 (/911) yılında vefat etmiştir. Mümşâd, «Mürid şu hususta edebe riayet etmelidir: Şeyhlere devamlı surette hürmet, kardeşlere (ve ihvana) hizmet, sebeplere itimad etme halini terk ve şeriatın âdabını muhafaza,» demiştir.Mümşad diyor ki: «Şeyhlerimden birinin huzuruna girdiğim zaman, bana ait olan her şeyi (bilgiyi ve düşünceyi) terkeder, şeyhimin yüzünü görme ve sözünü dinleme sonucunda içime doğan feyiz ve bereketi beklerdim. Çünkü inanırdım ki, imtihan niyeti ile veya kendinde bir varlık görerek şeyhin huzuruna giren onu görmekten, sohbetinde bulunmaktan ve sözünü dinlemekten hasıl olan feyz ve52. Hal tercemesi için bk. Hllye, X, 353; Sülemî, s. 312; Nefahât trc., s. 212; Şa´rânî, I, 119; Tezkiretü´I-evliya, s. 730; Srfatü´s-safve, VI, 60.53. Hal tercemesi için bk. Hilye, X, 354; Nefahât trc., s. 214; Şa´rânî, I, 119; Tezklrettt´l-evUya, s. 500; Srfatü´s-safve, IV, 169.Hayru´n-Nessac (Öl. 322/933)Ebu Hamza Bağdadî´nin sohbetinde bulunmuş ve Serî ile görüşmüştü. Ebu´l-Hasan Nuri´nin akranından idi. Fakat uzun bir ömür yaşadı, denildiğine göre 120 sene ömür sürmüştür. Şibli ve Havvas onun meclisinde tevbe etmişlerdi. Birçoklarının hocası idi. Kendisinin Samarra´dan, isminin ise Muhammed b. İsmail olduğu nakledilir. Hayru´n-Nessac ismini almasının sebebi şu idi: Bir kere hacca gitmek için yola çıkmıştı. Kûfe´nin giriş kapısında adamın biri onu yakalamış: Sen benim kölemsin, adın da Hayr´dır, demişti. O, (köleler gibi) siyah bir renge sahipti. Adama muhalefet etmedi. Adam kendisini ipek dokuma işinde çalıştırdı. «Ey Hayr!» diye çağırır, o da: «Efendim!» diye cevap verirdi. Seneler geçtikten sonra.adam: Kusura bakma, ben hata ettim, kölem sen değilsin, adın da Hayr değil, demiş. O da savuşup gitmiş. Fakat müslüman bir adamIN bana verdiği ismi değiştirmem, diyerek Hayr ismini kullanmaya devam etmişti.Der ki: «Allah korkusu bir kamçıdır, terbiyesizliği alışkanlık haline getiren nefisler onunla düzeltilir.»Ebu´l-Hüseyn Mâlik diyor ki: «Hayru´n-Nessac´IN ölümünde hazır bulunanlardan, onun son halini sordum. Dedi ki: Akşam namazı olunca baygınlık geçirdi, sonra gözlerini açtı, evin bir köşesine işaret ederek: Dur, Allah afiyette daim kılsın. Sen (Azrail) sadece emir altında bulunan bir kulsun, ben de bir emir kuluyum. Sana, yap, diye emredilen şey elden kaçmaz. Fakat bana, yap, diye emredilen şey elden kaçar, dedi ve su istedi. Namaz için abdest aldı. Sonra uzandı, gözlerini kapadı. Kelime-i şehadet getirdi ve ruhunu teslim etti. Vefatından sonra rüyada görüldü ve Allah sana nasıl muamele yaptı? diye soruldu. Soru sahibine dedi ki: Bana bunu sorma, fakat şu pis dünyanızdan kurtulup istirahata kavuştum» (55).54. Hal tercemesi için bk. Hilye, X, 353; Sülemî, s. 316; Şa´r&nl, I, 120; Ne-fah&t trc., s. 144; Sıfatü´s-safve, IV, 60; Tezkiretü´l-evliya, s. 610.55. Hal tercemesi için bk. Hilye, X, 308; Sülemî, s. 322; Nefahât trc, s. 185; Tezkiretü´I-evIiya, s. 545; Sıfatü´s-safve, H, 225; Şa´rânl, I, 120; Mir´attt´l-cenan, II, 285; Şezeratü´z-zeheb, n, 294.EBU HAMZA HORASANİAslen Nişabur´un Mülkâbâd mahallesindendir. Cüneyd, Harraz ve Ebu Türab Nahşebî gibi sûfilerin akranıydı. Dindar ve verâ sahibi bir zat idi.Ebu Hamza: «Bir kimse ölümü şiar edinirse, baki olan her şey ona sevdirilir ve fâni olan her şeyden nefret ettirilir,» demiştir.O der ki: «Allah hakkında marifet sahibi olan (Arif billah) maişetini gün begün temin eder.» (Dünyevi maişetini asgariye indirerek, uhrevi maişetini azamiye çıkarır).Adamın biri: Bana nasihat et, dedi. O da: «önündeki sefer için azık hazırla,» dedi.Ebu Hamza Horasâni der ki: «Her zaman bir abâ içinde ihram halinde bulunur, her sene bu abâ ile bin fersah yol alırdım. Güneş üzerime doğar, batar, fakat ben (bir senenin haccından sonra) ihramdan çıkar çıkmaz ertesi senenin haccı için ihrama girerdim.» (Yani ihram, tecerrüd ve imsak halim devamlı idi). 290(/902) senesinde vefat etmiştir (56).Şiblî (Öl. 334/945)Sûfî zâhidlerden Ebu Bekir Dülef b. Cahder Şiblî aslen Üşrüsne´den olup Bağdat´ta doğmuş ve orada yetişmişti. Cüneyd ve çağdaşı olan sûf ilerin sohbetinde bulundu, ilim, zerafet ye hâl bakımından zamanın şeyhiydi. Mezhebi Mâliki idi. Mezarı Bağdat´tadır. Seksen yedi yıl yaşadıktan sonra 334 (/945) senesinde vefat etmiştir.Hayrun-Nessac´ın meclisinde ilk defa tevbe edip halini düzelttikten sonra Demavend´e geldi: «Biliyorsunuz, memleketinizin valisi idim. Şimdi bu vazifeyi bırakıyorum, hakkınızı helal edin,» dedi. Başlangıçta haddinden fazla mücâhede ve riyazetle uğraşırdı.Üstad Ebu Ali Dekkak´ın şunu anlattığını işitmiştim: «Bana ulaşan rivayetlere göre, uykusuzluğa alışmak ve uyumamak için Şiblî şu kadar zaman gözlerine tuz ile sürme çekerdi. Bekran b. Dineveri´-nin, hayatının sonuna ait olmak üzere anlattığı aşağıdaki menkıbeden başka şeriata saygısı olmasaydı, bu bile Şiblî´ye yeterdi.»56. Hal teicemesi için bk. Sülemî, s. 326; Nefahât trc., s. 126; Tezkiretü´l-evliya, s. 614; Şa´ranî, I, 120.Ramazan ayı gelince Şiblî arkadaşlarından daha büyük bir cehd ve gayret gösterir ve: «Bu Rabbımın tazim ve hürmet ettiği bir aydır. O halde ona tazim ve hürmet edenlerin ilki ben olmalıyım,» derdi. Bu menkıbeyi üstad Ebu Ali´den dinlemiştim (57).Mürtaiş (Öl. 328/939)Sûfî zâhidlerden Ebu Muhammed Abdullah b. Muhammed Mürtaiş Nişabur´un Hire mahallesindendir. Mülkâbâd´dan olduğu da söylenir. Ebu Hafs ve Ebu Osman´ın sohbetinde bulunmuş, Cüneyd´le görüşmüştür. Şanı büyük bir sûfi idi. Bağdat´ın Şünüziyye mescidinde ikâmet ederdi. 328 (/939) senesinde orada vefat etmiştir.Mürtaiş: «îrâde, nefsi isteğinden alıkoymak, Allah Taâlâ´nın emirlerine uyma haline yöneltmek, kaderin tecellileri karşısında rızâ durumunu muhafaza etmektir,» demiştir.Falan su üzerinde yürüyor, diyen birine: «Bence Allah Taâlâ´nın, kendisine hevâ ve hevesine karşı koyma gücü verdiği kimse su üzerinde yürüyenden daha büyüktür,» diye cevap vermişti (58).Ruzbârî (öl. 322/933)Sûfi zâhidlerden Ebu Ali Ahmed b. Muhammed Ruzbâri aslen Bağdatlıdır, fakat Mısır´da ikamet etmiş, 322 (/933) senesinde burada vefat etmiştir. Cüneyd, Nuri, İbnu´l-Cellâ ve bunların tabakasından olan sûfîlerin sohbetinde bulunmuştur. Şeyhlerin en zarifi ve tarikat hakkında en âlimi idi.Ebu Ali Ruzbârî´ye: Çalgı dinleyen ve, bunu dinlemek benim için helaldir, çünkü hallerin değişmesinin tesir edemiyeceği bir dereceye ulaştım diyen birine 57. Hal tercemesi için bk. Hilye, X, 366; Sülemt, s. 337; Nefahat ire., s. 228; Tezkiretü´l-evliya, s. 417; Şa´rânî, I, 121; Mlr´atü´l-cenâıı, n, 318; Şeste-ratü´z-zeheb, II, s. 338.58. Hal tercemesi için bk. Hilye, X, s. 355; Sülemt, s. 349; Nefahat trc., s. 252; Tezkirettt´I-evliya, s. 515; Şa´rânl, I, 123; Srfattt´s-safve, H, s. 261; Seze. rattt´z-zeheb, H, s. 317.Şeriatın esaslarında aslolan ciddiyettir. Ona şaka namına bir şey karıştırmayınız,» demiştir.Ebu Ali Ruzbâri: «Kötü iş yaptığın halde Allah´ın sana iyi muamele etmesi, buna bakarak, sürçmelerim ve hatalarım müsamaha ile karşılanıyor, Hakk Taâlâ bana bast (rahat ve huzur ihsan etmek) ile muamele ediyor, kanaatına vararak tevbe ve Allah´a yönelme halini terketmen aldanış alâmetlerindendir.» demiştir.«Tasavvufta üstadım Cüneyd, fıkıhta Ebu´l-Abbas b. Şureyh, edebiyatta Saleb, hadiste ibrahim Harbi´dir.» demiştir (59).İbn Münâzil (Öl. 330/941)Sûfî zâhidlerden Ebu Abdullah b. Münâzil Melâmiyyenin şeyhi ve zamanının teki idi. Hamdun Kassar´ın sohbetinde bulunmuştu. Âlim idi. Çok miktarda hadis yazmıştı. Nişabur´da 329 veya 330 (/941 senesinde vefat etmişti.Abdullah b. Münâzil: «Bir kimse farzlardan bir farzı zayi eder, (edâ etmezse) Yüce Allah ona sünnetleri zayi etmeyi belâ olarak verir. Sünnetlerin zayi edilmesine aldırış etmeyenler, bid´at belâsına düşüverebilirler.» demiştir.Abdullah b. Münâzil: «Sahib olduğun vakitlerin en faziletlisi nefsin vesvesesinden selâmette olduğun ve halkın da senin kötü zannından kurtulduğu vakittir,» demiştir (60).Ebu Ali Sakafî (Öl. 328/939)Sûfi zâhidlerden Ebu Ali Muhammed b. Abdülvahhab Sakafi zamanının imamı idi. Ebu Hafz ve Hamdun Kassar´ın sohbetinde bulunmuştu. Nişabur´da tasavvuf onun sayesinde ortaya çıkmıştı. 328 (/939) senesinde vefat etmiştir.59. Hal tercemesi için bk. Hilye, X, 356; Sülemi, s. 354; Nefahât trc., s. 247; TezkiretUH-evliya, s. 755; Sıfattt´s-safve, II, 256; Şa´rânl, I, 124; Şeoe-ratü´E-zeheb, H, s. 296.60. Hal tercemesi için bk. Şezeraîtt´z-zeheb, II, s. 330; Nefahât trc^ s. 254; Tezkire, 8. 540.Şöyle derdi: hakikati apaçık bir şekilde gösterecek bir üstaddan edep ve terbiye görmeyen kimselere muameleleri düzeltme (tasavvuf) konusunda tâbi olmak caiz değildir.»Ebu Ali (r.a.) diyor ki: «Bu ümmet öyle bir zamana ulaşacak ki, o vakit bir mümin bir münafıka dayanmadan iyi bir hayat yaşayamayacaktır.»Ebu Ali der ki: «Güler yüz gösterdiği zaman dünyanın getirdiği meşguliyetlere yuh! Yüz çevirdiği zaman dünyanın çektirdiği hasrete yuh! (dünyanın ikbalına da idbarına da yuh!) Akıllı kimse, yüz gösterdiği zaman meşgul eden, yüz çevirdiği vakit hasret çektiren bir şeye meyletmez» (61).Ebu´l-Hayr Akta´ (Öl. 342/953)Aslen Mağribli olup Tinat´da ikamet etmiştir. Kerametleri vardı. Keskin bir firâsete sahip olup şanı büyük idi. Hicrî 340 küsur senesinde vefat etmişti.Ebu´l-Hayr, «(Kitap ve sünnete) muvafakat haline dört elle sarılmayan, edeb ve terbiyeye riayeti canü gönülden benimsemiyen, farzları edâ etmiyen ve salihlerle sohbet etmiyen kimse asla manen yüce ve şerefli olan bir hâle ulaşamaz,» demiştir (62).Ebu Bekr Kettânî (öl. 322/933)Sûfî zâhidlerden Ebu Bekr Muhammed b. Ali Kettânî aslen Bağdatlıdır. Cüneyd, Harraz ve Nuri´nin sohbetlerinde bulunmuştur. Mekke´de mücavir hayatı yaşamış, 322 (/933) senesinde vefat etmişti.Kettânî, «Saçı sakalı ağarmış bir ihtiyarın dilendiğini görmüş ve sen Allahın ihsanı olan nişanelere leke sürüyorsun diye uyarmıştı.61. Hal teıoemesi için bk. Sülemî, s. 361; Nefahât trc, a. 249; Teskiretü´1-ev-liya, s. 749; Şa´rânî, I, 125; Şezer&tü´z-zeheb, II, 315.62. Hal tercemesi için bk. HİIye, X, 377; Sülemt, s. 380; Nefahât trc, s. 255; Şa´rânî, I, 128; Sıfattt´s-safve, IV, 206; Tezkire, s. 548.Nehrecorî (Öl. 330/941)Sûfî zâhidlerden Ebu Yakub îshak b. Muhammed Nehrecorî, Ebu Amr Mekkî, Ebu Yakub Sûsi ve Cüneyd gibi sûfilerin sohbetinde bulunmuş, Mekke´de mücavir hayatı yaşarken 330 (/941) senesinde vefat etmişti.Nehrecorî: «Dünya deniz, âhiret sahil, takva vapur, halk ise yolcudur,» demiştir.Nehrecori diyor ki: «Hacda tek gözlü bir adamın, senden sana sığınırım, diye dua ederek tavaf yaptığını görmüş ve bu duasının ne demek olduğunu sormuştum. Adam: Bir gün bir adama bakmış ve onu güzel bulmuştum: Birden gözümde bir yumruk patladı, gözüm aktı. Hatiften bir ses: Bir bakışa bir tokat, sen fazlalaştırırsan biz de fazlalaştırırız, dedi, demiştir.»Nehrecorî, «Hâllerin en faziletlisi şeriat ilmine muvafık olanıdır,» demiştir (64).Müzeyyin (Öl. 328/939)Sûfi zâhidlerden Ebu´l-Hasan Ali b. Muhammed Müzeyyin, Bağdatlıdır. Sehl b. Abdullah, Cüneyd ve bunların tabakasında bulunan sûfîlerin sohbetinde bulunmuştur.Mücavir hayatı yaşarken 328 (/939) senesinde Mekke´de vefat etmiştir. Verâ´ bakımından mertebesi büyük idi.Müzeyyin, «Günahtan sonra günah işlemek birinci günahın cezasıdır. Sevaptan sonra sevap işlemek ilk sevabın mükâfatıdır,» demiştir.63. Hal tercemesi için bk. Hilye, X, 357; Şa´râni, I, 129; Sülemî, s. 373; Nefahât trc, s. 226; Tezklrettt´l-evUya, s. 564; Sifatti´s-safve, V, 257; Şeze-ratU´z-zeheb, II, 296.64. Hal tercemesi için bk. Hilye, X, 356; Sülemî, s. 378; Nefahât trc, s. 180; Şa´rânî, I, 130; Şezeratü´z-zeheb, II, s. 325; Tezkire, s. 506.Müzeyyin derki Fakirlikten korkanı Allah halka muhtaç eder. Allah´a inandığı için kendisini zengin bilene (istiğna billah) Allah bütün halkı muhtaç kılar,» demiştir (65).Ebu Ali b. Katib (Öl. 34Ö/951)• îsmi Hasan b. Ahmed´dir. Ebu Ali Ruzbârî ve Ebu Bekr Mısri gibi zevatın sohbetinde bulunmuştu. Manevi hâl itibariyle büyük idi. 340 (/951) küsur senesinde vefat etmişti.Îbnü´l-Katib: «(Allah) korkusu bir kalbde yerleşirse, o kimsenin dili ancak lüzumlu olan şeyleri söyler,* demiştir.Îbnü´l-Katib: «Mu´tezile Allah Taâlâ´yı akıl cihetinden tenzih etti, onun için hataya düştü. Sûfiler akılla beraber şeriat ilmi ile tenzih ettiler, bunun için isabet ettiler,» demiştir (66).Muzaffer Kirmisinî (Öl. ? )Cebel (Azerbaycan tarafı) şeyhlerindendir. Abdullah Harraz gibi zevatın sohbetinde bulunmuştur.Muzaffer Kirmisinî: «Üç nevi oruç vardır. Ruhun orucu: İhtiraslı olmamaktır. CKasr-ı emel, kanaat). Aklın orucu: Hevâ ve hevese yalan hareket etmektir. Nefsin orucu: Yeme, içme ve haram konularda perhizkâr olmaktır,» (imsak) demiştir.Muzaffer: «Açlığa kanaat olursa; açlık, düşünce tarlası, hikmet kaynağı, zekânın hayatı ve kalb kandili haline gelir,» demiştir.Yine o: «Kulun en faziletli ameli, mevcut zamanı muhafaza etmektir. Bu da emredilende kusur yapmamak ve haddi tecavüz etmemek suretiyle olur,» der.65. Hal tercemesi için bk. HOlye, Vm, 355; Sillemi, s. 382; Ncfahat trc, s. 211; Sıfatü´s-safve, II, 150; Şa´rani, I, 130; Şezerâttt´z-zeheb, I, 316.66. Hal tercemesi için bk. HUye, X, 360; Stilemî, 360; Nefah&t trc, s. 256; Sıfatü´s-safve, H, 316; Şa´râni I, 130. Sûfi zâhidlerden Ebu Bekr Abdullah b. Tahir Ebherî, Şibli´nin akranlarından ve Cebel şeyhlerindendir. İlim ve verâ sahibi idi. Yusuf b. Hüseyin gibi zevatın sohbetlerinde bulunmuş, 330 (/941) yılına yakın vefat etmiştir.Ebu Bekr b. Tahir, «Fakirliğin hükmü ve gereği, içinde (maddeye karşı) arzu bulundurmamaktır. Eğer arzunun bulunması zaruri ise, bunun kifayet miktarını, ihtiyaç duyulan şeyin lüzumlu olan miktarını aşmaması icabeder.» demiştir.Yine o, «Din kardeşini sırf Allah için sevdiğin zaman, onun dünya ile ilgisini azaltmasını sağla,» der (68).İbn Bünan (Öl. 320/932)Ebu´l-Huseyn b. Bünan, Mısır´ın büyük şeyhlerinden olup Ebu Said Harraz´a nisbeti vardır.îbn Bünan: «Bir sûfî ki, kalbinden rızık derdini çıkaramaz, onun işe ve kazanmaya dört elle sarılması daha uygun olur. "Kalbin huzur ve sükûnunu Allah´ta buluşunun alâmeti, elinde bulunandan çok Allah´ın elinde olana güvenmesidir,» demiştir.Yine o der ki: «Haramdan uzaklaştığınız gibi, düşük ahlâklı olmaktan da uzaklaşınız» (69).İbrahim b. Şeyban (Öl. ? )Sûfî zâhidlerden Ebu îshak İbrahim b. Şeyban, Kirmisînî zamanının şeyhi idi. Ebu Abdullah Mağribî ve Havvas gibi sûfilerin sohbetinden feyz almıştır.67. Hal tercemesi için bk. Sillemi, s. 396; HUye, X, s. 360; Şa´rânî, I, 32; Ne-fahAt trc, s. 275.68. Hal tercemesi içürbk. HUye, X, 351; Süleml, s. 391; Nefahât trc, s. 233; Şa´rtal, I, 132.69. Hal tercemesi için bk. HUye, X, s. 362; Süleml, S. 389; NefeJsât trc, s. 264; ŞaTânI, I, 132.İbrahim, «Rezil ve âdi kimse Aziz ve Celil olan Allah´a âsi olan kimsedir,» demiştir (70).îbn Yezdânyâr (öl. ? )Ebu Bekr Hüseyn b. Ali b. Yezdânyâr, Ürmiyyelidir. Tasavvufta kendine has bir tarikatı ve yolu vardır. İlim ve verâ´ sahibi idi. Bazı arifleri, sarfettikleri mutlak söz ve beyanlardan ötürü tenkit ederdi.Şöyle derdi: «Halkla ünsiyet etmekten hoşlanıyorsan, sakın Allah ile ünsiyet etmeye tamah etme. Fuzulî ve lüzumsuz şeylerden hoşlanıyorsan, sakın Allah aşkına tamah etme. Halk arasında makam ve mevki sahibi olmayı arzu ediyorsan, sakın Allah katında makam sahibi olmaya tamah etme» (71).Ebu Said b. Arabî (Öl. 341/952)Adı Ahmed b. Muhammed b. Ziyad Basrî´dir. Harem´de mücavir hayatı yaşamış, 341 (/952) senesinde vefat etmişti. Cüneyd, Amr b. Osman Mekkî ve Nuri gibi zevatın sohbetinde bulunmuştur.Îbnu´l-Arabî: «Hüsranda kalanların en kötü durumda olanı, işlediği sâlih amelleri halka gösteren ve (riya iyi amelini yok ettiği için) şahdamarmdan daha yakın olan Allah´ın huzuruna kötü amellerle çıkandır,» demiştir 69. Ebu Amr Züccâcî (Öl. 348/959)Sûfî zâhidlerden Ebu Amr Muhammed b. İbrahim Züccâcî farza, sıdk ve doğrulukla başlamamak hususunda korkuyorum. Bir kimse Allahu Ekber (Allah en büyüktür) der de kalbinde ondan büyük bir şey bulunursa veya ömür boyunca ondan başka birinin yüceliğini ve büyüklüğünü kabul ederse, kendini kendi dili ile tekzib etmiş olur.»Züccâci: «Bir kimse vâsıl olmadığı bir hâlden dem vurursa-, sözü, dinleyenler için fitne olur. Kalbinde bir dava ve iddia doğar. Allah o hale ulaşmaktan o kimseyi mahrum eder,» demiştir.Mekke´de senelerce mücavir hayatı yaşadığı halde orada taharet yapmamıştı. Harem´in dışına çıkar, orada taharet yapardı (73).Cafer Huldî (Öl. 348/959)Sûfî zâhidlerden Ebu Muhammed Cafer b. Muhammed b. Nusayr, Bağdat´ta doğmuş, orada yetişmişti. Cüneyd´in sohbetinde bulunmuş ve ona intisap etmişti. Nuri, Ruveym, Semnûn ve bu tabakadan olan sûfilerin sohbetinden feyz almış, 348 (/959) senesinde Bağdat´ta vefat etmiştir.Ca´fer Huldî: «Nefisten zevk alan bir kul, Allah ile olan muamelesinden haz alamaz. Çünkü hakikat ehli, maddî ve nefsânî alâka ve bağlar, Hakk´a giden yollarını kesmeden evvel bu nevi bağları kesmiş ve koparıp atmışlardır, demiştir.»Cafer Huldî: «Kul ile Allah´ın kalpte temaşa edilmesi arasında takvanın kalbe yerleşmesi hali vardır. Takva kulun kalbine yerleşirse, onun üzerine ilmin bereketi ve feyzi iner, dünya tutkusu gider, demiştir.» (Takva gerçekleşirse ilâhî cemâli temaşa hâli hâsıl olur) (74).Alim bir zat idi. 342(/953) senesinde vefat etmişti.Ebu´l-Abbas Seyyarî´ye, Mürid nefsini ne ile riyazete çeker, terbiye eder? diye sorulmuş. O da: «Emirleri ifa, yasaklardan kaçınma, sâlih kişilerle sohbet etme ve fukaraya hizmet etme gibi konularda gösterdiği sabırlar,» demiştir.O, «Akıllı kimse Hakk´ı müşahededen asla zevk almaz. Çünkü Hakk´ın müşahedesinde fena hâli vardır, zevk yoktur,» demiştir (75).Dükkî (Öl. 363/973)Ebu Bekr Muhammed b. Davud Dineverî Dükkî diye meşhurdur. Şam´da ikamet etmiş, yüz seneden fazla yaşamış, (Hicrî) 350 senesinden sonra Şam´da vefat etmiş, Îbnu´l-Cellâ ve Zekkâk´ın sohbetinde bulunmuştur.Ebu Bekr Dükki, «Mide, yeneceklerin toplandığı bir yerdir. Oraya helal yiyecekler atarsan, organlardan sâlih ameller zuhur eder. Helal olduğu şüpheli gıdalar atarsan, Allah Taâlâ´ya giden yol hususunda şüpheye düşersin, haram gıda attın mı seninle Allah´ın emri arasında bir perde olur,» demiştir (76).Abdullah Râzî (Öl. 353/964)Ebu Muhammed Abdullah b. Muhammed Râzi´nin doğduğu ve yetiştiği yer Nişabur´dur. Ebu Osman Hirî, Cüneyd, Yusuf b. Hüseyn, Ruveym ve Semnûn gibi sûfilerin sohbetinde bulunmuş, 353 (/964) senesinde vefat etmiştir.Muhammed b. Hüseyn (r.a.) diyor ki: «Abdullah Râzî, hatalarını bilen insanlar neden doğruya dönmezler, şeklindeki bir soruya şu cevabı vermişti: Çünkü ilimle övünmekle meşgul oluyorlar, ilmi kullanmakla meşgul olmuyorlar, zahirle uğraşıyorlar, bâtının edebleri nelerdir araştırmıyorlar.75. Hal tercemesi İçin bk. Hllye, X, 380; Sülemî, s. 440; Nefahât trc., s. 194; Tezkiretü´l-evliya, s. 777; Şa´rânî, I, 139; Şezer&t, II, 364.76. Hal tercemeai için bk. Süleml, 448; Nefahat trc., 236; Şa´rânt, I, s. 140.İbn NüceydSûfi zâhidlerden Ebu Amr tsmail b. Nüceyd, Ebu Osman´ın sohbetinde bulunmuş, Cüneyd ile görüşmüştür. Şanı büyük bir sûfi idi. Ebu Osman´ın müridlerinden en son vefat eden o idi. 366 (/976) senesinde Mekke´de ölmüştü.Şeyh Ebu Abdurrahman Sülemi (r.a.) ceddi Ebu Amr b. Nüceydin şöyle dediğini nakleder: «Bir sûfîyâne hâl ki (şeriat) ilminin neticesi değildir, sahibine faydasından çok zararı vardır.»îbn Nüceyd: «Bir kimse Allah´ın üzerine farz kıldığı hususlardan birini, herhangi bir vakitte zayi ederse (bu farzı kaza dahi etse), bir müddet sonra da olsa, bu farzın zevkinden mahrum kalır,» demiştir.Kendisine Tasavvufun ne olduğu sorulunca, «Emir ve nehiy altında sabretmek,» demiştir.«Kul için felâket, bulunduğu hâl hususunda nefsinden razı olmaktır» (daha iyi ve daha düzgün hâl aramamaktır), demiştir (78).Bûşencî (Öl. 348/959)Ebu´l-Hasan Ali b. Ahmed b. Sehl Bûşencî, Horasan fütüvvet ehlinden bir zattır. Ebu Osman, Ibn Atâ, Cerîrî, Ebu Amr Dimişkî ile görüşmüş, 348 (/959) senesinde vefat etmişti.Bûşencî´ye: Mürüvvet nedir? diye sorulmuş. O da, «Kiramen Kâ-tibîn (amel defterini tutan melekler) ile birlikte olduğun zaman, üzerine haram kılınan şeyleri yapmayı terketmendir,» demiştir.Adamın biri, benim için Allah´a dua et, dedi. O da, «Allah seni senin fitnenden korusun,» dedi.Bûşenci: «îmanın başlangıcı sonuna bağlıdır,» demiştir (79).77. Hal tercemesi için bk. Sttlemî, s. 454; Nefahat trc., s. 271; Şa´rânt, I, 141j Şezer&t, III, 150.78. Hal tercemesi için bk. Htlye, X, 379; Sülemt, s. 458; Netahat trc., s. 269; Terfdrettt´l-evliya, ş. 730; Şa´rânî, I, 141.79. Hal tercemesi için bk. HUye, X, 362; Sülemî, s. 389; Nefahât trc., s. 264; Şa´rânl, I, s. 132; Teshire» s. 521.İbn Hafif(/981) senesinde vefat etmiştir. Şeyhlerin şeyhi ve zamanının teki idi.îbn Hafif, «îrâde, rahatı terkederek gayret´ve sıkıntı halini devam ettirmektir,» demiştir.îbn Hafif, «Mürid için nefsine müsamaha ederek ruhsatla amel etmek ve bu konuda yapılan te´villeri kabul etmekten daha zararlı bir şey yoktur,» demiştir.Kurb (yakınlık) nedir? diye sorulmuş. O da, «Senin O´na yakın olman, devamlı (emirlerine) uyma hâli üzere olman ile; onun sana yakınlığı, seni sürekli olarak muvaffak kılması ile olur,» demiştir.Ebu Abdullah Süfi´nin, Abdullah b. Hafifin şöyle dediğini naklettiğini işitmiştim: «Sûfîliğe başladığım ilk zamanlarda nice zamanlar olurdu ki, bir rekât namazda onbirbin kere ihlâs suresini okurdum. Nice kereler bir rekâtta Kur´an´ı hatmederdim. Nice defalar sabahtan ikindiye kadar bin rekât namaz kılardım.»Şirazh Ebu Abdullah b. Bakeveyh (r.a.), Ebu Ahmed Sagir´in şöyle dediğini nakleder: «Günlerden bir gün bir fakir (derviş) gelmiş ve Şeyh Ebu Abdullah b. Hafife-, Bende vesvese var, demiş. Şeyh de: öyle zamana yetiştim ki, o zamanın sûfileri şeytanla alay ederlerdi, şimdi şeytan sûfîlerle alay ediyor, demişti.»îbn Bakeveyh´in Ebu´l-Abbas Kerhî´den şunu naklettiğini işitmiştim: «Ebu Abdullah b. Hafîf: Zayıfladığım için nafile namazları ayakta kılamaz oldum, bunun yerine, ´Oturarak namaz kılanın namazı, ayakta namaz kılanın yarısı kadardır´ (80) hadisine uyarak ayakta namaz kılmayı vird edindiğim her bir rekâta karşılık, oturarak iki rekât namaz kılmaya başladım,» demiştir (81).Bündar (Öl. 353/964)Ebu´l-Hüseyn Bündar b. Hüseyn Şirazi, usûl (ve akaid meselelerinde âlim, hâli yüce bir sûfi idi. Şibli´nin sohbetinde bulunmuş, Onun feyzinden istifade etmiştir80. îbn Hanbel, H, 201.81. Hal tercemest İçin bk. KUye, X, 363; Sülemî, s. 106; Nefahât trc., s. 261; Şa´rânî, I, 132; Şezerât, II, s. 344; Tezkire, s. 571.Bündar, «Bid´at ehli ile sohbet Allahtan yüz çevirmeyi doğurur,» demiştir,Bündar, «Ümid ettiğin şey (cennet) için arzu ettiğin şeyi (nefsin isteklerini) terket,» demiştir (82).Ebu Bekr Tamestânî (Öl. 340/951)İbrahim Debbâğ gibi sûfîlerin sohbetinde bulundu. Hâl ve ilim bakımından zamanının teki idi. 340 (/951) senesinde Nişabur´da vefat etti.Ebu Bekir Tamestânî, «En büyük nimet nefisten çıkmak ve uzaklaşmaktır, nefis seninle Allah arasında bulunan perdelerin en büyüğüdür,» demiştir.Ebu Abdullah Şirazî (r.a.) nin Mansûr b. Abdullah îsbehâni´den şunu naklettiğini işitmiştim; «Ebu Bekir Tamestânî demiştir ki: Kaygı duyan kalb derhal cezalandırılır.» (Bir kalb kötülük yapmayı içinden geçirdi mi, bu düşünce o kalbi huzursuz eder ve böylece sahibi derhal cezalandırılmış olur).Temestâni der ki: «Yol açıktır. Kitap ve sünnet önümüzde ve ortada durmaktadır. Sohbetleri ve hicretleri sebebiyle sahabenin fazileti malumdur. İçimizden kim âyet ve hadise göre amel eder, nefsinden ve halktan uzaklaşır ve kalbi ile Allah´a hicret ederse, hak ve doğruluk üzere bulunan odur» (83). (Hz. Peygamberle sohbet mümkün değil, Kur´an ve hadisle sohbet ediniz, halkı bırakarak Hakka yöneliniz).Ebu´l-Abbas Dineverî (Öl. 340/951) Sûfi zâhidlerden Ebu´l-Abbas Ahmed b. Muhammed DineverîGerçek zakir kendisini öyle zikre verir, ki en son derecesi ziKredenin zikir içinde zikirden kaybolması (fenanın fenası derecesine ulaşmasıdır,» der.Ebu´l-Abbas Dineveri, «Zahir dili (şeriat), bâtının hükmünü (hakikati) değiştirmez, (şeriatla tasavvuf arasında zıdlık yokturt», demiştir.Ebu´l-Abbas Dineveri: «(Mukallid sofular) tasavvufun esaslarını bozdular, yolunu yıktılar. Uydurdukları bir takım isimlerle tasavvufun mânâsını değiştirdiler. Meselâ; tamaha ziyade, edepsizliğe ih-lâs, haktan çıkmaya ve uzaklaşmaya şatah, kötü şeylerden zevk almaya tayyibe (hoşluk), hevâ ve hevese uymaya ibtilâ, dünyaya dönüş yapmaya vasi, ahlâksızlığa savlet, cimriliğe celâdet, dilenciliğe amel, terbiyesiz dil kullanmaya melâmet adını verdiler. Eski sûfilerin yolu bu değildi» (84).Ebu Osman Mağribî (öl. 373/983)Ebu Osman Said b. Sellâm Mağribi, asrında bir tane idi. Daha önce de misli görülmemişti. îbn Kâtib, Hatib Mağribî, Ebu Amr Züccaci ve İbn Sâi gibi sûfîlerin sohbetinde bulunmuş, 373(/983) senesinde Nişabur´da vefat etmiş, imam Ebu Bekir b. Furek´in cenaze namazını kıldırmasını vasiyyet etmişti.Üstad Ebu Bekir b. Furek´in şunu anlattığını duymuştum: «Eceli yaklaştığı zaman Ebu Osman Mağribî´nin-yanında bulunmuştum. Ali Kavval Sağır de ilâhî okuyordu. Hastanın hali değişip kendinden geçince, ilâhici Ali´ye susmasını işaret ettik. Hasta gözlerini açtı ve: Ali! Neden ilâhî okumuyorsun? diye sordu. Orada hazır bulunanlardan birine: Ebu Osman´a semâ yapan ne üzere ve hangi şekilde semâ dinlemeli? diye sorun. Çünkü ben bu durumda soru sormaktan utanıyorum, dedim. Bu soru sorulduğunda Ebu Osman şu cevabı verdi: (Allah tarafından) Dinletildikleri yerden dinlenmelidirler. Ebu Osman riyazette şanı yüce olan bir sufi idi.»84. Hal tercemesi için bk. Hilye, X, 383; Sülemî, s. 475; Nefah&t trc, s. 193; Şa´rânî, I, 143.Nasrabâzî (ÖL 367/977)Sûfî zâhidlerden Ebu´l-Kasım İbrahim b. Muhammed Nasrabâzi zamanında Horasan şeyhi idi. Şibli, Ebu Ali Ruzbârî ve Mürtaiş´in sohbetinde bulunmuş, 366 (/976) senesinde Mekke´de mücavir hayatı yaşamış, 367 (/977) senesinde vefat etmişti. Çok miktarda hadis rivayet eden bir muhaddis idi.Şeyh Ebu Abdurrahman Sülemi (r.a.) nin Nasrabâzî´den şunu naklettiğini işitmiştim: «İçine aniden Hakk´ın tecellileri doğduğu zaman, -bu halde iken- ne cennete, ne de cehenneme iltifat eyle, bu halden döndüğün zaman Allah´ın tazim ettiği şeye tazim ve hürmet et.»Muhammed b. Hüseyn´den duydum, Nasrabâzi´ye soruldu: Bazı insanlar kadınlarla birlikte meclislerde oturmakta ve, biz onları görmekten masumuz (Onlara bakmak bize günah işletmez) demektedirler. Siz ne dersiniz? Şöyle dedi: «Bedenler baki oldukça emir ve ne-hiy de bakidir, kul haram ve helal hitaplarının muhatabıdır, helal oluşu şüpheli olan işleri işlemeye, haram olan şeyleri pervasızca işleyenden başkası cüret etmez.»Muhammed b. Hüseyn´den işittiğime göre, Nasrabâzi şöyle demiştir: «Tasavvufun aslı kitap ve sünnete dört elle sarılmak, hevâ-heves ve bid´atlara tâbi olmamak, şeyhlere hürmet etmeye büyük değer vermek, (Yaratan´dan ötürü) yaratılanı mazur görmek, vird ve zikre devam etmek, ruhsat ve te´villere göre hareket etmeyi ter-ketmek» (86).85. Hal tercemesi için bk. Sülemi, s. 479; Nefahât trc, s. 139; Şa´rânî, I, 143; Şezerat, TU, 81; Tezkire, s. Husrinin şeyhe Nisbeti Şiblîyedir. 371 /981) senesinde Bağdat´ta vefat etmişti.Husri: «Halk diyor ki: Husri nafile ibadetlere önem vermiyor. Halbuki benim gençliğimden bu yana sürekli olarak kıldığım ve vird hâline getirdiğim bir takım nafile ibadetlerim vardır ki, bunlardan bir rekâtını terketsem ilâhi azara muhatab olurum.»Husrî: «Bir kimse manevî hakikate ulaştığını iddia eder (de bunun alâmetleri kendisinde görülmez) se, zahir ve aşikâr bulunan şâhid ve deliller onu tekzib eder» (87.İbn Atâ Ruzbârî (Öl. 369/979)Ebu Abdullah Ahmed b. Atâ Ruzbâri, Şeyh Ebu Ali Ruzbârî´nin kız kardeşinin oğludur. Zamanında Şam´ın şeyhi idi. 369 (/979) senesinde Sûr´da vefat etti.Muhammed b. Hüseyn´in Ali b. Said Masîsi´den bana naklettiğine göre Ahmed b. Atâ Ruzbârî şöyle demiştir: «Bir kere bir deveye binmiştim, devenin ayakları kuma batmıştı. Bunun üzerine Ulu Allah! dedim. Deve de Ulu Allah! dedi.»Ebu Abdullah Ruzbârî, müritleri ile birlikte mutasavvıf olmayanların da bulunacağı bir umumî yemeğe davet edildiği zaman, müritlerine davetli olduklarını evvelâ söylemez, onlara evinde bir şeyler yedirir, sonra davetli olduklarını bildirerek müritlerini alır davet yerine giderdi. Müritler biraz evvel bir şeyler yedikleri için davet yerinde naz ile az miktarda yemekle iktifa ederlerdi. O bu hareketi, sadece, halk sûfüer taifesine (Günlerce aç kalan dervişler çok ve istekli yiyorlar diye) suizanda bulunup da vebal altına girmesinler maksadı ile yapardı.Derler ki: Ebu Abdullah Ruzbârî bir gün fukara (dervişler) in peşisıra gidiyordu. Sûfîleri arkadan takibetmek âdeti idi. O ve fukara bir davete gidiyordu. Bunları gören bir bakkal: Bunlar halkıniçinde olsun, dersen bana yüz dirhem getir.» Ev sahibi derhal istenen parayı getirdi. Ruzbârî müritlerinden birine, «Bu parayı al, falan bakkala git ve, bu parayı arkadaşlarımızdan biri sizden borç almış, zamanında ödemesine engel olan bir mazereti çıkmış, parayı ancak şu anda gönderebildi, özrünü kabul et, de,» dedi. Adam gitti ve verilen talimatı yerine getirdi. Davetten dönen fakirler bakkal dükkânının önünden uğradılar. Bakkal sûfîleri medhetmeye başlamış: Bunlar emin, mutemed ve sâlih insanlardır, demişti. Bunun üzerine Ebu Abdullah Ruzbârî: «Çirkinin en çirkini cimri sûfîdir,» demişti (88).Üstad İmam Ebu´l-Kasım (r.a.) der ki: Sûfîler taifesi şeyhlerinden bir cemaatın (83 sûfînin) hayat hikâyelerinin anlatılması bundan ibarettir. Burada bunları bahis konusu etmemizden maksat, sûfîlerin şeriata tazim ve saygı konusunda birleştiklerine, riyazetin çeşitli yollarına sülük ile vasıflandıklarına, sünnete tâbi olma esasına riayet ettiklerine, dini edep ve hükümlerden hiç birini ihlâl etmediklerine, mücâhede ve muamele sahibi olmayanların, sülük ve tarikatını verâ´ ve takva esası üzerine bina etmiyenlerin iddia ettikleri hususlarda Hakk Sübhanehü ve Taâlâ´ya iftira etmekte olduklarına, davalarında fitneye düştüklerine, hem kendilerini helak ettiklerine, hem de kendilerine aldanarak bâtıl sözlerine meyledenlerin helak olmalarına vasıta olduklarına dair ittifak ettiklerine işaret etmektir.Sûfilerden nakledilen her şeyi teferruatıyle buraya nakletseydik, hâllerine delâlet eden menkıbe hikâye ve sözlerini tek tek inceleseydik kitabımız uzar ve bıkkınlığa sebep olurdu. Esasen işaret ettiğimiz miktar maksadın hasıl olması için kâfidir. Başarı Allah sayesindedir.Her ne kadar kendileri ile görüşmedik ise de zamanımızda yaşayan ve kendilerine yetiştiğimiz şeyhlere gelince; bunlar şu zevattır: Ebu Ali Hasan b. Ali Dekkâk, Şehid üstad zamanının lisanı ve çağı-88. Hal tercemesi için bk. Sülemî, s. 479; Nefahât trc., s. 308.Esved, Nişabur´da Ebu´l-Kasım Sayrefi ve Ebu Sehl Haşşâb Kebir, Mansûr b. Halef Mağribi, Ebu Said Mâlîni, Ebu Tabir Havzendî, (Allah ruhlarını takdis eylesin) v.s. Bunları anlatmakla meşgul olsak, az ve öz yazma esasının dışına çıkmış olurduk. Ayrıca bu sûfîlerin muâmelelerindeki gidişat güzelliği ve iyi halleri kimseye kapalı ka-lamıyacak derecede acık bulunduğundan bahis konusu edilmeleri için de bir zaruret yoktur. înşaallah Taalâ bu Risale´nin çeşitli yerlerinde bunlara ait hikaye ve menkıbelerden parçalar nakledeceğiz.    
Tasavvufi Istılahatlar
Aşikârdır ki, çeşitli sınıflara ve ilimlere mensup âlimlerden her bir zümrenin aralarında kullandıkları bir takım ıstılahları mevcuttur. Her zümre kendisine has bu nevi ıstılahlarla diğerlerinden ayrılır. Belli bir ilme mensup âlimler kendilerine mahsus bir takım maksat ve mânaları muhatablarının anlayışına yaklaştırarak veya muayyen ıstılahlar söylendiği zaman belli bir sanata veya ilme mensup olanların...
Tasavvufi Istılahatlar
Aşikârdır ki, çeşitli sınıflara ve ilimlere mensup âlimlerden her bir zümrenin aralarında kullandıkları bir takım ıstılahları mevcuttur. Her zümre kendisine has bu nevi ıstılahlarla diğerlerinden ayrılır. Belli bir ilme mensup âlimler kendilerine mahsus bir takım maksat ve mânaları muhatablarının anlayışına yaklaştırarak veya muayyen ıstılahlar söylendiği zaman belli bir sanata veya ilme mensup olanların o sanat ve ilme has mânaları anlıyabilmelerini kolaylaştırmak maksadıyle belli ıstılahlar üzerinde anlaşmışlardır. Bunun gibi sûfiler zümresi de aralarında bir takım tâbir ve terimler kullanmaktadır. Maksat, kendilerine has (ruhî ve sırrî) mânaları birbirine anlatmak ve açıklamak, kendi yollarına yabancı olanlardan bu mânaları gizlemek ve saklı tutmaktır. Sûfiler, ehli olmayanlar arasında yayılmasından kıskançlık duydukları sırları yabancılardan saklı tutmak için, kendilerinden olmayanlara mânası müphem ve anlaşılmaz görünen ıstılahlar kullanmayı özellikle tercih etmişlerdir. Çünkü sûfilerin sahip oldukları hakikat ve marifetler gayret ve emek sarfedİlerek zoraki" bir şekilde toplanmış veya akıl yoluyla elde edilmiş değildir. Tersine bu hakikatlar sûfîler zümresinin kalplerine Allah Taâlâ tarafından tevdi edilmiş bir takım (özel) mânalardır.Hakk Taâlâ sûfiler taifesinin sırlarını ve ruhlarını bu (gibi hususi mânaların hakikatini kabul etmek için saf ve hâlis hâle getirmiştir.Biz burada sûfîlerin yolunu tutan ve onların dini geleneklerine uyan kimselerden olup da bu mânalara vâkıf olmak isteyenlerin anlama ve kavramalarını kolaylaştırmak için bu nevi tasavvufi ıstılahları açıklamak istiyoruz.VAKT ve MAKAMhusulü muhakkak olan hadise tasavvur edilen hadise için vakittir. Meselâ, «Aybaşında sana geleceğim,» denir. Gelme olayı tasavvurdur. Aybaşı ise vukuu muhakkak olan bir hadisedir. Bu duruma göre aybaşı gelme fiilinin vaktidir.Üstad Ebu Ali DekkakTan şöyle söylediğini işitmiştim: «Vakit, içinde bulunduğun hâldir (1).Eğer sen dünyada isen (yani zihnin ve kalbin dünyevi düşüncelerle dolu ise) vaktin dünyadır, eğer âhirette isen vaktin âhirettir. Eğer neşeli isen vaktin neşedir, hüzünlü isen vaktin hüzündür.» Ebu Ali bu sözü ile vakit, insan üzerinde gâlib olan hâldir, demek istiyor.Sûfîler bazan vakit sözü ile insanın içinde bulunduğu zaman parçasını kastederler. Bunun için bazı sûfîler, vakit iki zaman arasındaki şeydir. Yani geçmiş zamanla gelecek zaman arasındaki şeydir, demişlerdir.Derler ki: Dervişin derdi ve düşüncesi geçmiş veya gelecek zamanı değildir. Onun derdi içinde bulunduğu vakit (hâl) dir. Bunun için, geçmiş zamana âit olup da elden çıkan şeylerle meşgul olmak, ikinci bir vakti de elden çıkarıp zayi etmektir, denilmiştir.Sûfîler, kulun irâdesinin tesiri olmadan doğrudan doğruya Hakk´dan kendilerine gelen ve onları idare eden tasavvufi hâllere de vakt ismini verirler ve «Falan, vaktin hükmü iledir» derler. Bununla, kulun irâdesinin tesiri olmadan kendisini gaybden zuhur eden şeye (ve ilâhî tasarrufa) teslim etmesini, kastederler. Yalnız bu durum Allah Taâlâ´nın kulları üzerinde şeriatın hakkı ile ilgili olarak bir emri veya icabı bulunmadığı zaman bahis konusu olur. (Yani vaktin hükmüne teslim olma ve ona boyun eğerek, irâdeyi devreden çıkarma halidir. • Vakt bahsini karşılaştır: Keşfu´l-mahcub s. 480.1. Halin (çokluk şekli ahvâl) iki mânası vardır: a) Mazi ile müstakbel arasındaki zaman parçası, şimdiki zaman, b) Hüzün, neşe, v.s. gibi psikolojik hâller, durumlar. Bunun gibi, vaktin de iki mânası vardır. Hâl ve vakit fert tarafından yaşanan duygular demektir.büyüklerin tercih ettiKleri sözlerden biri de «Vakit kılıçtır» cümlesidir. Yani kılıç kesici olduğu gibi, vakit de Hakk´ın kul üzerindeki takdiri ve hükmü hususunda tesirini derhal gösterir, kılıç gibi keser atar.Derler ki: Sathına dokununca kılıcın pürüzsüz ve yumuşak, yüzüne dokununca keskin ve sert olduğu müşahede edilir. O halde kılıca yumuşaklık gösteren selâmete erer. Kılıçla sertleşen ve zıtlaşan ise derhal zararını görür. Bunun gibi vaktin hükmüne teslim olan kurtulur, ona karşı çıkan tepetakla yuvarlanır, aşağıya düşer.Şu şiir bu makamda okunur:«Vakit kılıç gibidir, eğer kılıca yavaş ve yumuşak dokunursan, o da sana yavaş ve yumuşak dokunur. Eğer sert dokunursan, kılıcın iki yüzü de sana sert dokunur ve keser».Bir kimseye vakit yar olursa, o kimsenin vakti (iyi) bir vakittir. Vakit bir kimseyi sıkıştırıp zor durumda bırakırsa, onun hakkında vakit ilâhi bir gadap ve intikamdır.Üstad Ebu Ali Dekkak´ın şunu söylediğini işitmiştim: «Vakit bir törpüdür, seni aşındırır, fakat yok etmez, yani vakit törpüsü seni yok etse, tamamen ortadan kaldırsa mahvolduğun an kurtulmuş olurdun, lâkin vakit törpüsü her an senden bir parça almakta ve seni tamamen yok etmemektedir.»Sûfiler şu şiiri bu mânada okurlar:«Her geçen günüm benden bir parça, alıp götürmekte, kalbin içine bir hasret bırakmakta, sonra da geçip gitmekte...» Şu şiir de bu mânada okunur:«Derileri yana yana tükenen, fakat azapları bitmesin diye kendilerine yeniden deri verilen cehennemlikler gibiyim ben.» Şu şiir de bu makamda söylenir:«ölen ve öldükten sonra rahata kavuşan kimse ölü sayılmaz, sadece sağ iken ölenler ölü sayılır.»Zeki ve akıllı kimse vaktin hükmü altında olur. Eğer vakti sahv ise şeriatın icabını icra eder, eğer vakti mahv ve vecd ise üzerinde gâlib olan hakikatin hükmü olur.Tasavvuf ıstılahlarında makam, kulun tekrar ede ede kazandığı ve vasıf hâline getirdiği âdâb ve ahlâktır. Bu edepler-, bir çeşit tasarrufla, bir nevi arayış ve isteyişle sıkıntılara göğüs gererek elde edilir. Şu halde bir kimsenin makamı, içinde bulunduğu (ve çalışarak ulaştığı) yerdir. Riyazetle meşgul olduğu şeydir. (Yani içinde bulunduğu yer ve riyazetine konu olan şey).Makamın şartı, içinde bulunulan bir makamın bütün hükümleri gerçekleştirilmeden ondan sonraki makama göz dikmemek ve oraya yükselmemektir. Şöyle ki; kanaat makamını gerçekleştirmeyen bir kimse için tevekkül makamı sahih olmaz, tevekkül makamım elde edemiyen bir kimsenin teslim makamına yükselmesinde sıhhat olmaz. Bunun gibi tevbe makamını tam olarak gerçekleştirmeyenlerin inabe makamına geçmeleri, verâ´ makamını tahsil edemiyenlerin zühd makamı ile uğraşmaları sağlam bir usûl değildir.Mükâm ikâmet yeri (makam, kıyam yeri) demektir. Nitekim müdhal idhal, muhrec ihraç mânasına gelir. Bir kimsenin bir makam kazanması ve oraya konması ancak Allah Taâlâ´nın o kimseyi o makamda ikâmet ettirdiğini o kimsenin görmesi suretiyle mümkün olur. Böylece o kimse işini sağlam temeller üzerine bina kılmış sayılır.Üstad Ebu Ali Dekkak (r.a.)ın şunu söylediğini duymuştum: «Vâsiti Nişabur´a gelince Ebu Osman´ın müridlerine: Şeyhiniz size ne emrederdi? diye sordu. Onlar da: Taat ve ibadete sıkı bir şekilde sarılmakla beraber bu husustaki hata ve kusurlarınızı görünüz, diye emrederdi, şeklinde cevap vermişlerdi. Bunun üzerine Vâsitî: Şeyhiniz size halis Mecusiliği emretmiş, keşke: Amele sıkı bir şekilde sarılın, fakat bu ameli yaratanı ve tatbik ettireni (Allah´ı) görerek amellerden kaybolunuz, diye emretseydi, demişti.» (Yani amelleri ve amellerdeki kusurları değil de, sadece bu amellerin yaratıcısını düşününüz ve böylece amellerden gâib olunuz).Vâsitî, müritleri kendini beğenmişlik ve gurur hâlinden korumak maksadı ile bu sözü söylemiştir, yoksa kusur mahalline meyil ettirmek, (amelin kusurlu olması mühim değil mânasını kasdetmek) veya herhangi bir edebin ihlâl edilmesini caiz görmek için bu sözleri söylememiştir* Makam bahsini karşılama Keşfu´l-mahcûb, s. 224, 484; Avârifu´l-maarif, IV, 281.3. Hâl*Hâl tasavvuf ıstılahlarındandır. Sûfilere göre hâl, kulun kasdı, celb etme teşebbüsü, kazanma isteği olmadan kalbe gelen neşe-hü-zün, rahatlık-sıkıntı, şevk-dert, heybet-heyecan gibi mânalardır.Şu halde hâller Allah vergisidir, makamlar ise çalışılarak kazanılır. Hâller Allah Taâlâ´nın cömertlik ve lutfundan gelir. Makamlar ise cehd ve gayret sarfetmekle hâsıl olur. Makam sahibi makamında temkin sahibidir. Hâl sahibi ise hâli içinde yükselme durumundadır (makamda istikrar vardır, hâl ise değişme vaziyetindedir).Zunnûn Mısrî´ye, arif (billah) dan sorulunca: «Şimdi burada idi. Fakat (hali değişti ve yükselip) gitti,» diye cevap vermişti. (Veya kendinden geçti, Allah´ına gitti).Şeyhlerden bazıları, hâller şimşek gibidir, (parlar ve derhal kaybolur) . Eğer devamlı olursa bu hâl değil, nefsin sözü (hâdis-i nefis) ve vesvesesidir, demişlerdir.Sûfiler şöyle derler: Haller isimleri gibidirler, kalbe hulul ve nüfuz eder etmez derhal zail olur. (Hâl kelimesi lügatte değişme mânasına gelir). Sûfiler bu mânada şu şiiri okurlar:«Hâl değişmeseydi hâl ismini almazdı. Değişen her şey zail olur. Nihayete ulaştığı zaman gölgeye bak, uzaması son haddine varınca kısalmaya başlamakta.»Sûfîlerden bazıları hâllerin baki ve dâimi olduğuna işaret ederek demişlerdir ki: Hâller devamlı olmaz ve peşpeşe gelmezse hâl değil, levâih ve bevâdih adını alır. Levâih ve bevâdih sahibi henüz hâllere ulaşmış değildir. Ancak bu sıfat, devam ederse o zaman hâl ismini alır.Ebu Osman Hirî bu mânada olmak üzere diyor ki: «Kırk seneden beridir Allah beni hiç bir hâlde ikâmet ettirmemiştir ki ben o hâlden hoşnut olmuş olmıyayım» (Yani Allah hangi hâli vermiş ise ona razı olmuş, hoşnutsuzluk duymamış bulunmaktayım).Ebu Osman bununla rızânın devamlı olduğuna işaret etmiştir. Rızâ ise hâl nevindendir. Bu hususta söylenmesi gereken şey, şudur: Hâllerin devamlı olduğuna işaret eden sûfîlerin sözleri doğrudur.• Hal bahsini krş: Lunm, 42, 334; Ta´arruf, s. 86; Keşfu´l-mahcûb, s. 224, 480, Avârifu´l-maarif, IV. 281, 383.gelen´ hâllerden fazla devam etmiyen tâli derecede bir takım haller daha vardır.Tevârik, daha evvel anlatılan hâllerin devam edişi gibi devam ederse, sûfî daha üstün ve daha latif yeni hâllere yükselir. O zaman sûfî ebedî bir yükseliş durumuna girmiş olur.Üstad Ebu Ali Dekkak (r.a.) in Resûlüllah (s.a.) in: «Kalbimi bir örtü bürür de onu kaldırmak için günde Allah Taâlâ´dan yetmiş defa af dilerim,» (2) hadisini izah ederken şöyle dediğini işitmiştim: «Resûlüllah (s.a.) hâlleri itibariyle ebedî ve devamlı bir yükseliş durumunda idi. Bir hâlden daha yüksek bir hâle ulaştığı zaman eski hâlini mülâhaza eder, yeni hâline nazaran eski hâlini bir hicap ve örtü kabul ederdi. Onun hâlleri ebedî ve devamlı olarak artış göstermekte idi.»Hakk Sübhanehu ve Taâlâ´nın kudreti dâhilinde bulunan lutufların nihayeti yoktur. (Mutlak ve ideal) izzet Hakk´ın hakkı olunca, hakiki mânadaki izzete ve yüksekliğe ulaşmak imkânsız olur. O halde kul hâlleri itibariyle ebedî bir yükseliş vaziyetinde bulunacaktır.Allah´ın kulunu ulaştırdığı hiç bir mâna ve hâl yoktur ki, ondan daha üstün olanını yaratmak ve kulunu oraya ulaştırmak Hakk Sübhanehu ve Taâlâ´nın kudreti dahilinde olmasın.Sûfîlerin, iyi insanların sevap getiren güzel amelleri daha iyi olan kimseler için günah getiren fena amellerdir (Ebrârın hasenatı, mukarrebûnun seyyiâtıdır), sözünü bu mânada anlamak icabeder. Bu sözün mânası nedir, diye Cüneyd´e sorulmuş. O da şu şiiri okumuştu:«Tavârik (hâl) nurları zuhur edince ışıldar. (Ebrârın makamı budur) Zuhur eden bu pırıltılar kuvvetlenince gizli sırları açığa çıkarır ve cem´ hâlini haber verir.» Sûfîler, Sûfî ibnü´l-vâktdır (Sûfi vaktin oğlu, vakit uşağıdır) derler. Bununla, sûfi her vakit içinde o vakitte işlenmesi en hayırlı olan şeyle derhal meşgul olur, o vakit içinde kendisinden istenen görevi yerine getirir, mânasını kastederler. Sûfi ıstılahlarından kabz ve bast; havf ve recâ ma-2. Müslim, Zikr, 41: Ebu Davud. Nesâî, İmam Ahmed, AclunI, I, 219. Hal ileilgili Hanzale hadisi için bu eserin «Telvin ve temkin» bahsine bakınız. * Kabz ve bast bahsini kr§: Lama, 243, 432; Keşfu´l-mahcûb, a. 488.4. Kabz-bast*Kabz ile havf, bast ile recâ arasındaki fark şudur: Havf geleceğe ait bir hususla ilgili olur. İlerde arzu edilen bir şeyi elden kaçırma veya sakınılan bir duruma maruz kalma endişesinden doğar. Recâ için de durum böyledir. Yani gelecekte elde edilmesi arzu edilen bir şey hakkındaki ümide veya sakınılan bir şeyin ortadan kalkması emeline, hoşa gitmeyen bir durumun sona ermesi temennisine recâ adı verilir. Kabz ise gelecek zamanda değil, şimdiki zamanda, hâlde hâsıl olan bir mâna ile ilgilidir. Bast da öyledir. Havf ve recâ sahibi, bu halde bulunurken kalbi ileri ile, gelecek ile alâka halindedir. Kabz ve bast sahibi ise, içinde bulunduğu zamanda onu, galebe ve hükmü altında tutan vârid sebebiyle vaktinin esiridir.Sonra sûfîlerin hâllerinin farklı oluşuna göre kabz ve bast durumundaki vasıfları da değişik olur. Meselâ, bazı vârid (feyz, ilham) kabz hâlini icabettirir, fakat kabz hâli tam ve kâmil olmadığı için bu durumda bulunan sâlik, kabzın dışında kalan başka şeylerle de meşgul olur. Kabz hâlinde bulunan bazı sâlikler ise, bu durumda iken kendilerinin kabz hâline geçmelerine sebep olan vâridden başkası ile ilgilenmezler, ilgilenmeleri caiz değildir. O sebeple sâlik kendine gelen vârid ile tamamen kendinden geçmiştir. Nitekim sûfilerden biri: Tutukluk ve kapalı olma hali bende dâimidir. Başka bir şeyle meşgul olmam caiz değildir, demiştir.Bast hâlinde olan kimse için de durum böyledir. Bazan sâlik bast hâlinde iken halk ile ilgilenecek durumda olur. Eşyanın birçoğu onu sıkmaz. Bazan ise hiç bir hâl kendisinde tesir icra etmeyecek derecede bast halinde olur. (Bazan keder ve elem yüzde yüz olur, bazan bu nisbet düşük olur, o zaman kederle birlikte neşe de bulunur, fakat keder gâlib olduğu için sâlik kabz halindedir denilir. Bast hâli için de durum böyledir).Üstad Ebu Ali Dekkak (r.a.) in şunu anlattığını duymuştum: Adamın biri Ebu Bekir Kahtî´nin yanına geldi. Kahti´nin bir oğlu vardı ve evde sürekli eğlenceyle meşguldü.3. Kabz, darlık sıkıntı, ruhun üzüntülü, dertli, elemli ve endişeli olması hâli, akıl ve kalbdeki verimsiz ve kısır hâl, celali tecellileri müşahede hâli; Bast neşe, sevinç rahat ve huzur hâli. Ruhun feyz, kalbin ilham alma hâli, Cemâli tecellileri müşahede hâli.şeyh bu oğlanın sıkıntısına nasıl da mübtelâ olmuş!, demişti, içeriye girince dışarda olup biten eğlenceden sanki Kahtî´nin hiç haberi yokmuş kanaatına vardı. Bu duruma şaştı ve: Ulu. dağların bile kendisinde tesir icra edemediği bu zata canım kurban olsun, dedi. Bunun üzerine Kahti dedi ki: «Biz ezelden beri eşyaya kul olmaktan âzâd olmuşuzdur.»Kabzı icabettiren şeylerin en aşağısı ve basiti şudur: Sâlikin kalbine bir vârid (mâna) gelir. Bu mânada sâlikin azar işiteceğine bir işaret veya edeplendirmeyi hak ettiğine dair bir remiz bulunur. Bu yüzden behemehal sâlikin kalbinde bir kabz hâli meydana gelir.Bazı vârid ve mânalarda ise Allah´ın kulunu kendisine yaklaştıracağına veya bir nevi lütuf ve ferahlandırma ile kuluna teveccüh edeceğine dair işaret bulunur. Bu sebeple kalbe bast hâli gelir.Kısaca her insanın kabzı bastına göre, bastı da kabzına göre olur. Bazan kabzın sebebini tayin etmek, kabz sahibi için müşkül olur. insan, kalbinde bir kabz (sıkıntı, darlık) bulur, fakat sebebini ve bunu icabettiren şeyi bilemez. O zaman bu nevi kabız sahibi için kurtuluş yolu, bu hâl ve vakit geçene kadar teslimiyet göstermektir. Çünkü zoraki hareketlerle bu nevi kabzı kendinden uzaklaştırmak veya kendisine gelmekte olan kabz hâlini irâdesi ile defetmeye hazırlanmak kabz hâlini daha da fazlalaştırır.Bazan bu nevi davranışlar kötü bir edep eseri olarak da görülebilir. Kul vaktin hükmüne kendini teslim ederse, pek yakında kabz hâli zail olur. Çünkü Hakk Sübhanehü ve Taâlâ «Kabz ve bast eden Allah´dır» (Bakara, 2/245) buyurmuştur.Bazan bast aniden gelir, birden sahibine tesadüf eder, bunun sebebi bilinmez. Gelen bast, sahibini silkeler ve hafiflendirir. Bu durumda bast sahibi için kurtuluş yolu, sükûneti muhafaza etmek ve edebe riayet etmektir. Çünkü bu halde bast sahibi büyük bir tehlikeye maruz kalabilir. Bu, hâl sahibi hakkında´sakınılması gereken gizli bir oyun (mekr) olabilir.Sûfilerden birisi demiştir ki- Bana bast ile alâkalı bir kapı açıldı. Bunun neticesi olarak bir hata işledim. Bunun için, ulaştığım makam ile arama bir perde çekildi ve derecemi kaybettim. Yine bunun için, «Bisât üzerinde dur, inbisâttan sakın,» denilmiştir. (Bisât, yaygınlık, dağılmadersek bu hâllere nisbetle fakirlik ve mahrumiyettir.Cüneyd der ki: «Allah´tan korkmak (havf) beni kabz hâline, ondan (af ve lütuf) ümit etmek (recâ) bast hâline getirmektedir. Hakikat (Vecd) beni Allah ile cem´ hâline, Hakk ise fark hâline sokmaktadır. Allah havf ile kabz hâline sokunca beni benden yok etmekte, fena mertebesine ulaştırmaktadır. Recâ ile bast hâline geçirince beni kendime iade etmektedir. Hakikat ile cem* hâline geçiren Allah, beni huzuruna çıkarmakta, Hakk ile fark hâline geçirince de bana başka şeyler göstermekte, bir perde ile kendisini benden gizlemektedir. Bütün bu hususlarda beni hareket ettiren, bir hâlden daha yüksek hâle ulaştıran, bir hâlde tutmayan, bana yalnızlık (vahşet, vahdet) hâlini veren, üns hâlini vermeyen Allah Taâlâ´dır. Böylece O´nun huzurunda bulunarak vecd (vücûd, buluşumun zevkini tadıyorum. Ne olurdu Hakk beni benden alarak ve fena mertebesine ulaştırarak (ünsü ve münacatı ile) faydalandırsaydı veya beni benden kaybederek rahata erdirseydi!»5. Heybet-üns*Tasavvuf ıstılahlarından heybet ve üns; kabz ve bastın üstünde iki hâldir. Nitekim kabz havfın üstünde bir mertebe, bast da recanın üstünde bir derecedir (4).Heybet kabzdan daha yüksek, üns ise bastdan daha mükemmel bir hâldir. Heybetin hakkı gaybettir. Heybet sahibi olan her sâlik gaybet hâlinde bulunur. Heybet sahibi olan sâlikler gaybetteki durumlarının değişik oluşlarına göre farklılıklar gösterir. Kiminin gaybeti uzun, kiminin kısa sürer. Ünsün hakkı ise Hakk ile sahv durumunda olmaktır. Üns sahibi her sâlik sahv sahibidir. Sahv sahipleri şirb (haz, zevk, içme, meşreb ve) hallerindeki değişik durum-* Heybet ve üns bahsini krş: Luma, s. 64; Ta´arruf, s. 106; Keşfu´I-mahcûb,s. 319, 490.Allah korkusu kalbde kuvvetlenince kabz, daha çok kuvvetlenince heybet adını alır. ümit (reca) hali kuvvetlenince bast, daha kuvvetlenince üns ve naz halini alır.Bu makamların en üst mertebesi; sâlik kızgın ateşler içine atılsa bile, üns hâlinin bozulmaması ve kederin hissedilmemesidir, denilmiştir.´Cüneyd (r.a.) der ki: «Serî´nin şöyle dediğini işitirdim: Kul o hadde ulaşır ki, kılıç ile yüzüne vurulsa acısını hissetmez.»Kalbimde, acaba böyle olur mu? şeklinde bir şüphe vardı. Nihayet aşikâr bir surette anladım ki hâl böyle imiş.Ebu Mukatil Akki´nin şöyle dediği nakledilir: «Şibli´nin yanına gittim. Cımbızla kaslarındaki saçları yoluyordu. Dedim ki: Efendim siz nefsinize karşı böyle davranıyorsunuz ama onun elemini ben kalbimde duyuyorum! Bana dedi ki: Yazıklar olsun sana! Bana hakikat tecelli etmiştir. Böyle davranmamın sebebi budur, kendime acı çektiriyorum, belki bunun ızdırabını duyarın da hakikatla arama bir perde çekilir diye. Fakat ben ızdırap duymuyorum. Hakikatla arama da perde çekilmiyor, hakikati temaşaya takatim da yetmiyor» (ilk anda hakikati görme böyle ızdıraplara sebep olur).Heybet ve üns hâli her ne kadar yüce hâller ise de hakikat ehli bunları eksiklik sayarlar. Çünkü bu hâller kulun değişmesi mânasını taşırlar. Temkin ehli olanlar, hâllerin değişmesi mertebesini aşmışlardır. Onlar için ne heybet, ne üns, ne şuur, ne de his bahis konusu olur.Ebu Said Harrâz´dan nakledilen meşhur hikâye şudur: Harrâz diyor ki: «Bir kere çölde yolumu kaybetmiştim, çölde dolaşırken şu şiiri okuyordum: Çölde şaşkın şaşkın dolaşıyorum, hayretten, ben kimim bilmiyorum. Sadece halkın benim ve cinsim hakkında söyledikleri (kulluk ve ihtiyaçla ilgili) şeyleri hatırlıyorum. Şaşkın şaşkın bu memleketin cin ve insini dolaşıyorum da, cin ve insten bir şahıs bile bulamadığım için kendime ve hayretime dönüp bakıyorum.«Bu şiiri okurken hatiften bir sesin bana şöyle dediğini işittim: Ey varlığının ve vecd hâlinin en yükseği olarak (hakikata ulaştıran) sebepleri gören! Bayağı-çöl, şaşkınlık ve üns hâli ile ferahlık duyan! Gerçekten vücûd (vecd) ehli olsaydın bütün maddî âlemden, arş ve kürsiden de kaybolurdun. Hâli terkederek Allah ile bulunsaydın cinni de insi de hatırına getirmekten korunmuş olurdun. (Allah ile olan üns, heybet ve bast gibi hâlleri, ne ins ve cinni, ne de çölü ve Arşı hatırlayabilir, onlar vecd hâlinde sadece Allah´ı hatırlarlar).Kul, bu hâlden daha üstün olan hâle ancak (vecdin ileri bir merhalesi olan) vücûd ile yükselebilir.6. Tevâcüd-vecd-vücûd*Tevâcüd; vecdin, kemâl haline sahip olmayan bir sâlikin bir nevi irâde ile vecdi davet etmesidir. Zira sâlik kâmil manada vecde sahib bulunsaydı, o zaman vâcid (mütevâcid olmaz, vücûd sahibi) olurdu. «Tefâül» babı ekseriyetle mevcut olmayan bir sıfatı varmış gibi göstermek için kullanılır.Şair der ki: «Gözlerim küçük olmadığı halde küçükmüş gibi gösteririm (tecâzür). Sonra bir gözü kapar, tek gözlü görünürüm. Halbuki ben tek gözlü değilim.»Sûfilerden bir zümre zorlama (tekellüf) mânasını taşıdığı için tevâcüd, sahibi için «mahzurdan salim olmaz,» demişlerdir. Bu görüş hakikattan uzaktır. Başka bir zümre ise; tevâcüd, sûfiyâne hâller bulmayı gözetleyen tecrîd sahibi fukara (dervişler) için mahzurdan salimdir, demişlerdir. Tevâcüdün esası Resûlüllah (s.a.) dan rivayet olunan: «Ağlayınız, eğer ağlayamazsanız ağlar görününüz» (5) hadisine dayanmaktadır.Ebu Muhammed Cerirî (r.a.) ile ilgili olarak nakledilen meşhur menkıbe şudur.- Cerirî diyor ki: «Cüneyd´in yanında idim. îbn Mes-rûk ve daha başkaları da orada bulunuyordu. Burada bir de ilâhîci (kavvâl, guyende) vardı, tlâhici okumaya başlayınca îbn Mesrûk ve oradaki diğer zevat (tevâcüd için) ayağa kalktılar. Cüneyd ise sakin bir şekilde oturuyordu. Cüneyd´e: Efendim! Semâ yapmak istemez misiniz?» dedim. Cüneyd dedi ki: ´Dağları, yerinde hareketsiz olarak görürsün, halbuki onlar bulut gibi geçip gitmede ve dönmede.´ (Neml, 27/88). Cüneyd daha sonra bana sordu: Peki Ey Cerîri sen semâ yapmak istiyor musun? Nasıl semâ yapıyorsun? Dedim ki: Efendim, semâ meclisinde hazır bulunduğum zaman şayet burada haya edilen muhterem bir zat varsa kendime hâkim olurum ve vecdimi zabt ederim. Kimsenin bulunmadığı yerlerde ise vecdimi salıveririm ve tevâcüde gelirim.» Bu hikâyede Cerîri tevâcüd sözünü kullanmış, Cüneyd de bu sözü tenkit etmemişti.Üstad Ebu Ali Dekkak (r.a.) ın şunu anlattığını hatırlıyorum: «Cerîri semâ hâlinde büyüklerin edebine ve hakkına saygı gösterdiği için, Allah edebin hürmetine onun vaktini korudu da, kendime hâkim olmak• Vecd, tevftcttd ve vücûd bahsini krş: Lama, s. 300, Sİ2; Ta´arrof, s. 112;Keşfu´l-mahcûb, s. 538; Kûtu´l-knlûb, I, 174; îh • 2S6. S. îbn Mace, îkftmet, 176; Zübd, 19.mümkün değildir. Fakat Cerîrî şeyhlerin hürmetini gözetmede samimî olduğu için Allah onun vaktini (ve hâlini) muhafaza etmiş, o da bu sayede kimsenin bulunmadığı yerlerde vecdini salıvermişti.»Vecd: Tevâcüd, izah edildiği tarzda vecd hâlinin başlangıcıdır. Tevâcüdden sonra vecd hâli gelir. Vecd kasıt ve zorlama olmaksızın sâlike gelen ve kalbine tesadüf eden (ve onu kendinden geçiren) bir şeydir. Bunun için şeyhler derler ki: Vecd bir müsadefedir. (Kulun irâdesinin tesiri olmaksızın Allah´tan gelen bir feyz, lütuf ve ihsandır). Vecd hâlleri, evradın (belli zamanda belli sayıda yapılan ibadet ve zikirler) meyveleridir. Bir kimse virdini ve vazifesini fazlalaş-tırdıkça Allah da onun hakkındaki lutfunu ziyadeleştirir.Üstad Ebu Ali Dekkak (r.a.) ın şöyle dediğini işitmiştim: «Varidat (fuyûzât) evrada (zikirlere) göre olur. Zahirde virdi olmayanın sırrında ve bâtınında varidi bulunmaz. Bir vecd ki, onda kulun irâdesinin tesiri vardır, o vecd değildir. Kulun külfet ve gayretle yaptığı zahirî muameleler taat ve ibadette tatlılığı icabettirdiği gibi, safha safha gerçekleştirdiği batini hükümler de vecd hâllerini icabettirir.»Şu halde, tatlılıklar (halâvet) muamele ve amellerin meyveleri, vecd hâlleri de (zühd, verâ´, takva, ihlâs gibi gerçekleştirilen) menzil ve makamların neticeleridir.V ü c û d: Vecd hâlinden yükselenlerin ulaştığı mertebedir. Hakk´ı bulmak ancak beşeri his ve sıfatlar söndükten ve kaybolduktan sonra mümkün olur. Hakikat sultanı (Allah´ın tecellileri) zühûr ettiği zaman beşeri varlık için beka tasavvur edilemez.Ebu Hüseyn Nuri´nin: «Ben yirmi senedir vecd ile fakd (buluş ile kaybediş) arasmdayım. Rabbımı bulunca kalbimi kaybediyorum, kalbimi bulunca Rabbımı kaybediyorum.» demesinin mânası budur.Cüneyd´in: «Tevhidin ilmi, tevhidin vücuduna zıttır. Vücudu da ilmine zıttır.» (Yani insan vecd hâlinde tevhidi bulur, fakat o zaman tevhid hakkında bilgisi ve şuuru olmaz, bilgi ve şuur sahibi olunca da vecd hâlinde olmaz) demiş olmasının mânası da budur.Şu şiiri bu makamda okurlar: «Bana görünen şühûd ve tecellilerle varlıktan kayboldum mu,, hakiki varlığımı işte o zaman bulurum.»Bu duruma göre tevâcüd bidayet, vücûd nihayettir, vecd ise birilerleme meydana getirir). Vecd, kulun istiğrakını icabettirir (onu manevî heyecanlara garkeder). Vücûd, kulun helak ve yok olmasını gerektirir. Kul bu konuda, önce denizi gören, sonra gemiye binen nihayet denize açılan kimse gibidir.»Bu hâllerin tertip şekli, önce kusûd (niyet), sonra vürûd (geliş), sonra şuhûd (görüş), sonra vücûd (buluş), sonra humûd (sönüş) tarzındadır.Humûd, vücûd miktarınca hasıl olur, vücûd sahibinin sahv ve mahv hâli vardır. Sahv hâlinde bekası, mahv halinde fenası Hakk iledir. Bu iki hâl daima yekdiğerini takip ederek sâlik üzerine gelir, sâlik, üzerinde «Hakk ile sahv» hâli galip olunca artık kul Hakk ile hareket eder, Hakk ile söyler. (Fiili ve kavli Hakk olur). Resûlüllah (s.a.) Hakk Taâlâ´dan haber verdiği kudsi bir hadiste: «Kul benimle işitir, benimle görür» (6) buyurmuştur.Şeyh Ebu Abdurrahman Sülemi´nin. Mansur b. Abdullah´tan işiterek naklettiği şu menkıbeyi anlattığını duymuştum: «Adamın biri Şiblinin zikir halkasında durdu ve sordu: Vücûdun sıhhatli oluşunun eserleri vecd sahibi .olan vâcidler üzerinde zuhur eder mi? Şiblî: Evet, dedi: İştiyak ateşi ile birlikte bir nur ışıldar, bu nurun eserleri bedenler üzerinde parıldar.»îbn Mu´tez şiirinde bunu tasvir etmiştir: «Kadehin ibriklerinden su yağdırdı da bu su altın gibi toprakta inci bitirdi. Meclis halkı ateş gibi üzümden, nur gibi bir su çıktığını görünce şaştılar ve Süb-hanellah! dediler. Ad kavmine İrem´den miras kalan bu şarab idi. Kisra´ya baba ve dedelerinden kalan hazine de bu idi.»Ebu Bekir Dukki´ye: Cehm Dukki, semâ esnasında coştu ve eline geçirdiği bir ağacı kökünden söktü, dediler. Ebu Bekir ile Cehm bir ziyafette bir araya geldiler, Ebu Bekir âmâ idi. Cehm ayağa kalktı, coşkun bir hâlde dönmeye ve semâ yapmaya başladı. Zayıf bir adam olan Ebu Bekir yanındakilere: Cehm yaklaşınca onu bana gösteriniz, dedi. Cehm semâ yaparken yanına uğradı ve ona yaklaştı. Yanındakiler: Cehm işte budur, deyince Ebu Bekir hemen Cehm´i bacağından yakaladı ve çivi gibi bulunduğu yere çaktı. Cehm için kıpırdamak mümkün olmadı. Bunun üzerine Cehm: «Ey Şeyh! Tevbe! Tevbe!» demeye başladı. Bunun üzerine Ebu Bekir Cehm´i salıverdi.6. Buharî, Rekftik, 38; îbn Mâce, Flten, 16.üzerinde galip olan mahv hâli olursa, onda ne ilim, ne akıl, ne anlama, ne de his bulunur.»Şeyh Ebu Abdurrahman Sülemî (r.a.) nin sened zikrederek şunu naklettiğini duymuştum: «Ebu İkâl Mağribi hiç bir şey yemeden ve içmeden Mekke´de dört sene ikâmet ettikten sonra orada vefat etmişti. Sûfilerden biri Ebu îkâl´e geldi ve: Selâmün aleyküm! dedi. Ebu İkâl: Aleyküm selâm! diye mukabelede bulundu. Adam: Ben falanım, diye kendini tanıttı. Ebu îkâl: Sen falan zatsın, Nasılsın? Hâlin nasıl? diye sordu ve hâlinden kayboldu, kendini kaybetti. Adam diyor ki: Ebu îkâl´e tekrar: Selâmün aleyküm! dedim. O da beni hiç görmemiş gibi: Aleyküm selâm! diye karşılık verdi. Bu hareket tarzını birkaç kere tekrar ettim. Sonra anladım ki, bu zat gaybet halindedir. Kendisini terkettim ve oradan ayrıldım.»Ebu Abdullah Turuğbazî´nin hanımı anlatıyor: Bir kıtlık senesi idi. Halk açlıktan ölüyordu. Ebu Abdullah Turûğbazi evine girdi ve iki ölçek kadar buğdayın mevcut olduğunu gördü: «Halk açlıktan ölürken, evimde buğday bulunuyor.» dedi ve aklını kaçırdı. Namaz vakitleri hariç bir daha kendine gelmedi. Namaz vakti gelince kendine gelir, farzı edâ ettikten sonra eski haline dönerdi, ölünceye kadar bu hâl devam etmişti.Bu menkıbe gösterir ki; hakikatin hükmü gâlib gelse bile, bu zatın şeriatın âdabına riayet etmesi temin edilmekte idi. Zaten hakikat ehlinin sıfatı budur. Sonra bu zatın temyiz hâlini kaybetmesinin sebebi müslümanlar hakkında beslediği şefkat hissi idi. Hâlinde, hakikat mertebesinde bulunduğunun alâmeti bu idi (yani şeriatın hükümlerine riayet edebilmesi idi).7. Cem´-fark* Cem´ ve fark kelimeleri sûfilerin çokça kullandıkları sözlerdendir. Fark kulun görevlerini idrak edip gereğini yapmasıdır.Allah tarafından kalbde mâna ve marifet, vücuda getirilmesi, lütuf ve ihsanda bulunulması gibi hususlar ise cem´ adını alır. Sûfîlerin cem´ ve fark konusunda en aşağı hâlleri budur, «En aşağı hâl» fiilleri görmek mahiyetindedir. Hakk Sübhanehu ve Taâlâ bir kimseye itaat ve isyan mahiyetindeki fiillerini gösterirse, o tefrika vasfı ile kuldur. Hakk Sübhanehu ve Taâlâ bir kimseye, o kimseyi bizzat kendisinin idare ettiğini ve bununla ilgili fiillerini gösterirse o cem´ şahidi (vasfı) ile kuldur. Şu halde: «Halk vardır» demek tefrika kısmına girer. «Hakk vardır» demek ise, cem´ hâlinin niteliğidir.Bir kul için cem´ ve fark hâllerinin ikisi de şarttır. Çünkü tefrika hâline sahip olmıyanın kulluk hâli bulunmaz. Cem´ hâli bulunmayan ise Hakk´a dair marifet sahibi olmaz. Fatiha´daki «Yalnız sana ibadet ederiz» ibaresi fark hâline, «Yalnız senden yardım dileriz» ibaresi ise cem´ hâline işarettir.Kul, Hakk Taâlâ´ya münacaat yolu ile hitap ederek niyaz veya duada bulunsa veya O´na hamd ü sena etse veya şükretse veya günahından tevbe etse veya tezellül ile yalvarsa, bu durumda «tefrika» mahallinde bulunmuş olur. Mevlâsının kendisine nida edişini can kulağı ile dinlese, O´nun hitabını gönlünde duysa, çağırışını kalbi ile işitse, sâlik çağırması, ona gizlice birşeyler söylemesi, birşey-ler tarif etmesi veya kalbini ışıklandırarak onu murad etmesi gibi şeylerle Hakk kuluna hitap etse, kul da bunu kalbinde duysa, Mevlâsının kendisine olan münacatını (gizli ve mahrem çağrısını) can kulağı ile dinlese, bu durumda cem´ vasfı (hâli ve şahidi) ile bulunmuş olur. CKuldan Allah´a yönelen hitap tefrika, Allah´tan kula gelen hitapların kul tarafından ruh kulağıyle dinlenmesi cem´ hâlidir).Üstad Ebu Ali Dekkak (r.a.) şöyle dediğini işitmiştim: «Bir ilâhîci (kavval, guyende) üstad Ebu Sehl Sulûki (r.a.) nin huzurunda: Benim tenezzühüm (rahatım, huzurum, zevkim) seni seyretmemdir. Üstad Ebu Sehl, mısrada geçen ´cealtü´ kelimesi ´Cealte´ şeklinde olmalı, dedi. Nasrabâzî: Hayır! ´Cealtü´ şeklindedir, dedi. Üstad Ebu Sehl: Aynu´1-cem´ (Aynu´l-fark´dan) daha mükemmel değil midir? diye sorunca Nasrabâzî sükût etmek zorunda kaldı.» («Seni seyretmeyi tenezzühüm kıldım.» Mısraı cealtü = kıldım, şeklindeve buna aynul-cem´ adı verilir).Şeyh Ebu Abdurrahman Sülemî´nin de bu menkıbeyi bu şekilde naklettiğini işitmiştim.Bunun mânası şudur: Mısradaki fiili «cealtü» diye okuyan kendi hâlini haber vermiş olur. Sanki kul kendinde olanı kendinden anlatmış olur. Mısradaki fiili «cealte» diye okuyan bunun kendi irâdesi ve zorlaması ile olmadığını belirtmiş, bu durumdan kendini temize çıkarmış ve Mevlâsına hitap ederek: Hususî surette bunu bana ihsan eden sensin, bunu irâde ve zorlama ile ben kazanmış değilim, demiş olur.Bu okuma şekillerinde birincisinde dava ve iddia tehlikesi vardır. İkincisi, kendinde güç iddia etmekten vazgeçmek şartı ile Allah´ın lütuf ve ihsanını ikrar etmek mânasına gelir. «Sana kendi gücümle ibadet ediyorum» diyen kimse ile «Seni senin lütuf ve ihsanınla temaşa ediyorum» diyen kimse arasında elbette ki fark vardır.8. Cem´u´l-cem´Cem´ü´l-cem´: Cem´ü´l-cem´, cem´ hâlinin üstünde bir derecedir. Bu konuda sûfîler hâllerinin farklı ve derecelerinin muhtelif oluşuna göre değişik durumlar gösterir. Bazıları hem kendini hem de Hakk´ı isbât eder, var bilir. Fakat her şeyin Hakk ile kâim olduğunu görür. Buna cem´ hâli denir. Kul, bir çarpılma ve koparılma hali ile halkı görmekten alıkonulmuş, kendi varlığı hakkındaki şuurunu yitirmiş, Allah´tan başka olan bütün varlıklar hakkındaki uyarlığını kaybetmiş, sadece hakikat sultanından gelen ve kendisini istilâ eden tecellilerle meşgul bir vaziyette ise, buna Cem´ü´1-cem´ adı verilir.Tefrika: Masivâyı (ağyarı) Aziz ve Celil olan Allah´a ait olarak görmektir, cem´ masivâyı Allah ile görmektir. Cem´ü´1-cem´ külliyen yok olmak (istihlâk) ve hakikatin galebe etmesi anında Aziz ve Celil olan Allah´ın dışında kalan bütün eşya ile ilgili hisleri kaybetmektir. Bu hâlden sonra, Sûfilerin fark-ı sâni, adını verdikleri çok aziz ve pek değerli bir hâl daha vardır. Bu da kulun farzları edâ edeceği zaman sahv hâline iade edilmesidir. Böylece kulAllaha ait fiillerle, ibadete ve Allah´a) dönmüş olur.Bunun sonucu olarak Sûf i bu hâl içinde kendisini Hakk Taâlâ´-nın idaresinde ve tasarrufunda mütalâa eder. Kudreti ile zatını ve aynı (kendisi)ni yaratan; ilmi ve irâdesi ile fiillerini ve hallerini vereni görür.Bazı sûfiler cem´ ve fark ıstılahları ile Hakk´ın bütün halkı (eşyayı) idare etmesini kastetmişlerdir. Her şeyin zatını yaratan ve yarattıklarına gerekli sıfatları veren olması itibariyle Hakk Taâlâ bütün mahlûkatı idaresinde ve tasarrufunda cem´ etmiş, sonra nevilere ayırmak suretiyle fark durumuna getirmiş, bir kısmını saadete erdirmiş, "bir kısmını kendisinden uzaklaştırmış ve bedbahtlığa düşürmüş, bir kısmını hidayete ulaştırmış, bir kısmının gözünü kör ederek dalâlete düşürmüş, bir kısmını bir perde (hicab) ile kendisinden ayırmış, bir kısmını kendine doğru cezb ve celb etmiş, bir kısmını vuslata erdirerek üns ihsan etmiş, bir kısmına rahmetinden ümit kestirmiş, bir kısmına tevfiki ile ikramda bulunmuş, bir kısmını gaybet hâlinde bırakmış, hakikata ulaşıp meramlarına nail olan bir kısmını yok etmiş, bir kısmına sahv, bir kısmına mahv hâlini vermiş, bir kısmını huzuruna yaklaştırmış, bir kısmının huzur hâlini gayb hâline çevirmiş, bir kısmını ilâhî huzura kabul ederek onlara aşk ve vuslat şarabını içirmiş, sarhoş etmiş, .bir kısmını şekavete sevketmiş, geriye itmiş, sonra kovmuş ve terketmiştir. Allah´ın bu fiilleri sayıya sığmaz, anlatmak ve açıklamakla tafsilâtı bitmez.Cem´ ve tefrika halini anlatmak için Cüneyd (r.a.) e ait şu şiiri okumak sûfîler arasında âdettir: «Sırrımda ve ruhumda seni bir hakikat olarak buldum (cem´), sonra dilim sana münacaatta bulundu (tefrika). Bir takım mânalar sebebi ile seninle cem´ olduk (hakikat hAli), diğer bir takım mânalar için senden ayrıldık (ibadet hâli), azametin ve yüceliğin bu dünyada baş gözü ile seni açık açık görmeme mani oldu ise de vecd hâli beni sana canımdan ve ciğerimden daha çok yaklaştırdı» (seni can gözü ile gördüm).Şu şiir de bu makamda okunur: «Hakk tecelli edince onun azameti karşısında bana gaybet hâli gelir, yok olurum (cem1), sonragafil olmamış kimsenin hâli ile (beşerî gayretle değil, ilâhî inayetlefilan mahalle) tekrar dönerim (fark). Bana cem´ ve fark hâliniilan eden ve bunu yaşatan sensin.»Vuslat konusu olan tek (Allah, kula cem´ ve fark hâlini yaşatmıştır.9. Fenâ-bekaSûfiler fena sözü ile insandaki kötü sıfatların yok olmasına işaret ettikleri gibi, beka sözü ile de insanın güzel vasıflar edinerek bunda devam etmesine işaret ederler.Bu iki kısım vasıflardan birinin kulda bulunması zaruridir. O halde aşikârdır ki, bu huylardan biri bulunmadığı zaman, behemehal diğeri bulunacaktır. Bir kimse kötü vasıflarından fâni olursa, güzel sıfatlar o şahısta zuhur eder. Bir kimsede kötü hasletler gâlib olursa, o kimsede iyi sıfatlar tesirsiz bir şekilde gizli kalır (7).Bilinmelidir ki kulun vasfı olan şeyler fiiller, huylar (ahlâk) ve hâller olmak üzere üç nevidir. Fiiller kulun irâdesine dayanan tasarruflardır. Huylar insanda doğuştan bulunur. Fakat sürekli bir tedavi ve terbiye ile değiştirilebilir. Hâller ise başlangıç itibariyle (irâdenin tesiri olmaksızın ilâhî bir hibe olarak) kula gelir, fakat ameller halis ve temiz olduğu nisbette hâller saflaşır (yani Allah´ın hibesi olan hâlleri, kul ihlâslı ameli ile daha da saf hale getirir). Hâller bu bakımdan huy (ahlâk) gibidir. Zira kul kalbi ve irâdesi ile ahlâkını düzeltmek için çalışıp, fena huyları kendinden defetmeye uğraşırsa, Allah ona ahlâkını güzelleştirme imkânını lütfeder. Bunun gibi kul, bütün gücünü sarfederek amelinin temiz ve ihlâslı olmasına devamlı olarak gayret ederse, Allah ona hâllerini saflaştırmayı, hatta tam ve mükemmel bir şekle getirmeyi ihsan eder.Bir kimse şeriat dili ile yerilen fiillerini terk ederse, o «şehvet ve nefsânî arzularından fâni oldu» denilir. Nefsânî arzulardan fâni olunca ubûdiyyetindeki niyeti, kasdı ve ihlâsı ile bakî kalır. Bir kimse kalbi ile dünyadan yüz çevirirse (zühd), o «dünyaya rağbet etmekten fâni olmuştur» denir. Dünyaya rağbet etmekten fâni olunca, inâbesindeki (Allah´a dönüşündeki samimiyet ve) sıdkı ile bâki-• Fena ve beka bahsini krş: Lama, s. 213, 341, 433; Ta´arruf, s. 123; Keşfu´l-mahcûb, s. 311. 7. Fena: Yok olma, mahvolma. Beka: Var olma, varlığın devamı.fâni oldu» denilir. Kötü huylarından fâni olunca fütüvvet ve sıdk ile (civanmertlik ve doğrulukla) bakî kalır.Bir kimse (taat, isyan, saadet, dalâlet gibi) hükümlerde tesirli olan (ilâhî) kudretin cereyan tarzını müşahede ederse, o, «yaratıklar üzerinde halkın tesirini hesaba katmaktan fâni oldu» denilir. Eser ve olayları Allah´tan başkasından vehmetme hâlinden fâni olursa «beşerî sıfatlardan fâni oldu ve Hakk´ın sıfatları ile baki kaldı» denilir.Bir kimseyi hakikat sultanı ´ve Hakk´ın tecellisi) istilâ eder de Allah´tan başka olan şeylerden (mâsîvadan) hiç bir şeyi; ne maddî bir varlığı ne de onun eserini, ne bir şekli ne de onun gölgesini müşahede edemezse; o, «halktan fâni oldu, Hakk ile baki oldu» denir.Şu halde yerilen fiillerden ve aşağı hâllerden kulun fâni olması ve kurtulması, bu nevi fiilerin yok edilmesi ile olur. Kulun nefsinden ve halktan fâni olması, kendisi ve halk hakkındaki hissini kaybetmesi ile olur. Kul; fiillerinden, huylarından ve hâllerinden fâni olunca, fena suretiyle terk ve yok ettiği şeylerin ona göre mevcut olması caiz değildir (o şeyin tesirli bir varlığı olmaz). «Kul, nefsinden ve halktan fâni oldu» demek, «kulun nefsi de mevcuttur, halk da mevcuttur, fakat kulun ne halk hakkında, ne de kendisi hakkında ilmi, şuuru, hissi ve haberi yoktur,» demektir. Onun için kulun kendisi vardır, halk da vardır, fakat kul kendinden ve halktan tüm olarak gafildir. Bundan dolayı kendi varlığını ve halkın mevcudiyetini hissedememektedir.Bazan saltanat sahibi birinin veya saygıdeğer bir zatın huzuruna giren bir şahsın, kalbini istilâ eden heybet sebebi ile kendinden geçtiği, meclis ehlinden gafil olduğu, hatta bazan bu saygıdeğer zatın mevcudiyetinin bile farkına varamaz bir hale geldiği müşahede edilir, öyle ki, bu adama oradan çıktıktan sonra, meclisin biçimi, o değerli zatın hal ve hareketleri ve kendisinin oradaki davranışları ve heyeti hakkında soru sorulsa, hiç bir şeyden haber veremez.Allah Taâlâ Yusuf suresinde buyurur ki: «Kadınlar Yusuf´u görünce onu gözlerinde o kadar büyüttüler ki, güzelliği karşısında hayrete düşerek ellerini doğradılar ve bunun farkına varamadılar.» Yani Yusufu (a.s.) görünce ilk anda kesilen ellerin acısını duymadılar, halbuki kadınlar insanların en zayıfıdırlar ve onun için de acıya dayanamazlar. Şaşkın haldeki kadınlar: «Bu insan değildir melektir diyerek kendinden geçerse, aradan hicap kalktıktan sonra Hakk Sübhanehü ve Taâlâ´yı temaşa eden kul hakkında ne düşünülür! Bu durumdaki kul, kendinden geçse, hemcinsinden gafil olsa bunda şaşılacak ne var!Cehlinden fâni olan, ilmi ile baki olur; şehvet ve arzudan fâni olan, Allah´a dönüş hâli ile baki kalır; dünyaya rağbet etmekten fâni olan, zühd ile baki olur; hevâ ve hevesinden fâni olan, Allah Ta-âlâ´nın irâdesi ile baki olur. Diğer bütün sıfatlar için de aynı şey söylenebilir.izah edilen şekilde kul beşerî sıfatlardan fâni olunca, bu hâlden «Fenası sayesinde fenasını görmeme» derecesine yükselir. Bir sûfî şu şiiri okuyarak bu hâle işaret etmiştir: «Bir gurup sûfî sahrada şaşkın bir vaziyette kaldılar. Başka bir gurup aşk meydanında hayrete düştü. Bunlar yok edildiler, sonra yine-yok" edildiler, sonra yine yok edildiler! Sonra Rablarına yakın olma mânasına gelen beka hâli ile ibkâ edildiler.»Bu şiirdeki ilk fena kulun kendinden ve sıfatlarından fâni olarak Hakk´ın sıfatları ile baki olmasıdır. İkinci fena Hakk´ı temaşa eden kulun Hakk´ın sıfatlarından da fâni olmasıdır. Üçüncü fena, Hakk´ın vücudunda yok olan kulun kendi fenasını görmesinden de fâni olmasıdır.10. Gaybet-huzur*Gaybet: Duyguların kalbe gelen vârid (feyz, ilham) ile meşgul olması sebebiyle halkla ilgili hallere ait bilgilerin ve şuurun kalbten kaybolması hâlidir (manevî âlemle meşgul olan duyu organlarının maddî âleme ait duyarlığım ve şuurun kaybetmesi). Sevabı hatırlatma veya azabı düşünme nevinden bir vârid sebebiyle kalbin kendisi ve başkası ile ilgili duyarlığını kaybederek gaybet haline geçtiği olur. Şu menkıbe buna misâl teşkil eder: Rebi´ b. Heysem, İbn Mesud (r.a.) a giderken bir demirci dükkânının önünden geçti. Körüğün ağzındaki kızgın bir demir parçasını görür görmez kendisini kaybetti, baygın halde yere düştü. Bir gün sonrasına kadar ayılmadı.Gaybet ve huzur bahsini kış: Ta´arruf, s. 118; K.eşfu´1-mahcub, s. 319.» Bu hâl gaybetin haddini ve sınırını aşıp bayılma (Gaşyet, dini his ve heyecan içinde boğulup kendinden geçme) vaziyetine geliştir (8).Rivayet edilir ki, Ali b. Hüseyn secde halinde iken evine yangın ateşi düşmesine rağmen, namazını kesip yangınla meşgul olmadı. Neden böyle hareket ettiği sorulunca: «Büyük ateşi Cehennemi) düşünmek, bu ateşi düşünmekten beni alıkoydu,» dedi (ve Kur´an´daki azab âyetleri ile meşgul olduğu için kendisini kaybettiğini, bu ateşi hissedemediğini anlattı). Bazan Hakk Sübhanehü ve Taâlâ´dan keşif yolu ile gösterilen bir mâna (vârid feyz) sebebiyle kul hissini kaybederek gaybet hâline geçer. Bu şekilde bir vârid sebebiyle kendinden geçen sûfîler hâllerine göre değişiklik gösterirler.Demirci Ebu Hafs Nişabûri´nin sanatını terkedişi ile ilgili sülûkünün başlangıcındaki şu menkıbe çok meşhurdur: Ebu Hafs dükkânında çalışırken bir hafızın Kur´an´dan bir âyet okuduğunu işitmiş ve kalbine gelen vârid sebebiyle hissini kaybederek kendinden geçmiş, elini ateşe sokmuş, ocaktaki kızgın demiri eli ile çıkarmıştı. Bu durumu gören bir müridi: Üstad, bu ne hâl!, demiş. Bunun üzerine Ebu Hafs kendisinden zuhur eden kerametin farkına varmış (kendisini meşhur eden bu hadise sebebiyle bir fitneye düşmek korkusundan) sanatı terkederek dükkânından çıkıp gitmişti.Cüneyd bir gün karısı ile otururken, Şiblî yanlarına geldi. Şib-li´yi gören kadın örtünmeye teşebbüs etti. Cüneyd: «Şiblî´nin senden haberi yok (O gaybet halindedir), yerinde otur,» dedi. Cüneyd, Şibli ile o kadar konuştu ki, nihayet Şiblî ağlamağa başladı. Şiblî ağlamaya başlayınca Cüneyd karısına: «Şiblî kendine geldi, gaybet hâli zail oldu, şimdi örtün» dedi.Salih bir insan olan Ebu Nasr Müezzinin Nişabur´da şöyle dediğini duymuştum: «Nişabur´da üstad Ebu Ali Dekkak´ın meclisinde Kur´an okuyordum. O zaman Ebu Ali Nişabur´da oturuyordu. Ekseriya hacdan bahsederdi. Sözü kalbime tesir etmiş, o sene hac için yola çıkmış, sanatımı ve dükkânımı terketmiştim. Üstad Ebu Ali (r.a.) de o sene hac için sefere çıkmıştı. Nişabur´da iken kendine hizmet eder ve meclisinde Kur´an okumaya devam ederdim. Bir gün 8. Gaybet: Kendini kaybetme, kendinden geçme, hissini ve şuurunu kaybetme, bayılma, dalgınlık hâli. Huzur: Kendine gelme, maddî âlemde hazır olma kendinden geçerek Hakk´ın huzuruna çıkma hâli.su içmek için taşıdığı testiyi yanına almayı unuttuğunu gaybet hâlinde olduğunu farkettim. Testiyi aldım, durak yerine dönünce yanına koydum. Bu davranışımı görünce: Bunu getirdiğin için Allah sana hayır ihsan etsin, mükâfatını Hakk Taâlâ versin, dedi. Sonra hiç görmemiş gibi beni uzun uzadıya seyretti. Sonra: Seni bir kere gördüm, sen kimdin? diye sordu. Ey kendisi ile Allah´a sığınılan zat, uzun müddet sohbetinde bulundum, meskenimi ve malımı terketmemin sebebi sen oldun. Şu uçsuz bucaksız çölü birlikte katediyoruz, hal böyle iken şimdi, seni bir kere (ve ilk defa) gördüm diyorsun, diye cevap verdim.»Huzur: Sûfî bazan Hakk ile hâzır olur, O´nun huzurunda bulunur. Çünkü o halktan uzaklaşınca Hakk ile beraber bulunur. Bunun mânası, sanki Hakk´ın huzurunda hazırmış gibi olur, demektir (9).Bu durum Hakk´ın zikrinin, kulun kalbini istilâ etmesi suretiyle husule gelir. O zaman kul kalbi ile yüce Rabb´ının huzuruna çıkar. Kulun halktan gaybeti nisbetinde Hakk ile olan huzuru mükemmel olur. Eğer halktan tamamen kaybolmuş ise, huzur hâli gaybet hâline göre olur, yani tam olur. «Falan hazırdır,» cümlesinin mânası kalbi ile Rabb´ının huzurundadır, O´dan gafil değildir, O´nu ihmal etmiş değildir, tersine daima O´nu zikretmektedir, demektir. Sonra kul Hakk Sübhanehu ve Taâlâ´nın kendisine tahsis ve lütfettiği mâna ve feyzdeki derecesi nisbetinde Hakk´ın huzurunu keşif yolu ile temaşa eder (huzur halinde mükâşefe mertebesine erdirilir).Bazan nefsin ve halkın hallerini his ve idrâk etme haline dönülmesi (yani şuur ve his halinin avdet etmesi) vaziyetine de-. «Kul hazırdır,» denilir. Bu, kul gaybet hâlinden dönmüştür, gaybet hâli son bulmuştur, demektir. Buna «Halk ile huzur,» ilkine ise «Hakk ile huzur» hâli denir.Sûfîlerin gaybetteki hâlleri değişik olur-, bazılarının gaybet hâli devam etmez, bazılarının bu hâli devamlı olur. Hikâye ederler ki, Zunnûn Mısrî, sıfatı ve durumu hakkında bilgi getirmek için müritlerinden bir şahsı Bayezid Bistâmî´ye göndermiştir. Adam Bistâm şehrine gelince Bayezid´in evini sordu, izin aldı ve içeri girdi. Bayezid adama, «Kimi arıyorsun?» diye sordu. Adam, «Bayezid´i arıyorum!» diye cevap verdi. Kendinden geçmiş olan Bayezid adama dedi ki: «Bayezid kimdir? Bayezid nerede ikamet eder? Ben de Bayezid´i arıyorum.9. Huzur hem gaybet ve sekr, hem de temkin ve sahv mânasına gelir.Bu hadiseyi dinleyen Zunnûn ağladı ve: «Kardeşim Bayezid (Hakk´a) gidenlerle O´na gitmiş,» dedi. (Gaybet ve Hakk´da huzur hâli).11. Sahv-sekr*S a h v: Gaybet hâlinin nihayete ermesinden sonra his ve şuur hâline dönüştür. Sekr ise kuvvetli bir varidin tesiri ile gaybet hâline geçiştir (10). Sekr, bir bakıma gaybet hâlinden daha fazla ve daha kuvvetli bir hâldir. Çünkü bazan sekr sahibi sekr hâlinde tam ve mükemmel bir mertebede olmadığı zaman bast hâlinde bulunur. Bazan sekr halinde (sekr tam olduğu için) eşyayı hatırlama hâli kalbinden zail olur. Varidin kendisini mükemmel bir şekilde istilâ etmediği mütesâkir (irâdesi ile sekre gelen) in durumu budur. Bu takdirde sûiide (zayıf da olsa, şuur ve) his hâlinin bulunması caizdir. (Bu durumda gaybet sekrden kuvvetli olur).Bazan sekr hâli gaybet hâlinden daha fazla ve daha kuvvetli olur. Bazan-gaybet sahibi gaybetinde, sekr sahibinden daha tam olur. Sekr hâlinde mükemmel bir mertebeye ulaşmamış olan mütesâkire nazaran gaybet sahibinin durumu budur.Rağbet ve rehbet (îstek ve endişe) nin gereği, havf ve recâ (korku ve ümit) in icabı olarak kalbe gâlib ve arız olan hâller sebebiyle gaybet, âbid (ve mübtedi) ler için bahiskonusu olur. Sekr ise sadece vecd sahipleri için bahiskonusu olur. Kul, cemâl vasfı ile mükâşefe hâline erdirildi mi (yani sûfî cemâl tecellisini ve kemâl sıfatlarını temaşa etti mi) sekr hasıl olur, ruh neşelenir, kalp aşk hislerine gark olur.(îlâhi cemâli temaşa halindeki sekri anlatmak için) şu şiiri okurlar:«(Hakk Taâlâ der ki: Ey kulum): hitabımı dinlerken sahv hâlinde olman vuslatın ta kendisidir. Beni temaşa ederken sekr hâline geçmen sana (aşk) şarabını mubah kılmada... Bu şekirdeki şarabın sakisi de, içicisi de bıkmaz. (Güzelliğini) temaşa etmenin meydana• Sakv ve sekr bahsini krş: iuraa, s. 320, 342; Ta´arruf, s. 113; Keşfu´l-mahcûb, s. 230; Avârifu´l-maarif, IV, s. 461.10. Sekr veya sükr, sarhoş olmak, içki içerek kendinden geçmek, mest olmak; Sahv, ayılmak, ayıklık hali, şuur ve idrâk haline dönme, ifâkat.getirdiği mahmurluk; aklı sarhoş ve insanı mest eden bir kadehtir.» Şu şiir bu makamda okunur:«Meclis ehli kadehin dönmesinden (içmekten), ben ise kadehi döndürenden (kadehi döndürenin güzelliğini seyretmekten) sermest oldum.»Şu şiir de bu gibi hallerde okunur:«Benim iki nevi sarhoşluğum var (biri sevgilimin bana ihsanda bulunması ve beni nimeti ile sarhoş etmesi, diğeri onun cemâlini ve kemâlini temaşa ederek sarhoş olmam). Arkadaşlarımın sarhoşluğu ise bir nevidir. İki nevi sarhoşluktan biri sadece bana mahsustur.»Şu şiir de bu makamda okunur:«İki nevi sarhoşluk var: Biri sevgilinin ihsan ve nimetine nail olmaktan, diğeri, sevgilinin güzelliğini temaşa etmekten ileri gelmekte. Şu halde iki nevi sarhoşlukla mest olan bir yiğit ne zaman ayılacaktır?» (Sahv hâlinde ihsan ile, sekr hâlinde cemâlini temaşa ile mesttir).Sahv hâlinin sekr hâline göre olduğunu bilmek lâzımdır. Sekri Hakk ile olanın sahvı da Hakk ile olur. Sekri nefsâni hazlarla karışık olanın, sahvı da bu nevi hazlarla birlikte bulunur. Sahv hâlinde Hakk üzere olan, sekr hâlinde ilâhî bir muhafaza altında bulundurulur. Sahv ve sekr hâlleri (cem´ hâline değil) tefrika hâline işaret ederler.Hakikat sultanından (ve ilâhi tecellilerden) alâmetler zuhur edince mahv ve kahr olmak kulun sıfatı haline gelir.Şu şiiri bu mânada okurlar:«Sabah, şarap kadehi üzerine doğunca sarhoş ile ayık eşit olur» ilâhî tecellilerin zuhuru anında herkes yok olmada eşit olur).Allah Taâlâ buyurur ki: «Rabbı dağa tecelli edince onu yerle bir etti ve Musa kendinden geçerek yere düştü» (A´raf, 7/143). Bu tecelli karşısında, Hz. Musa kadri ve şanı yüce bir Resul iken, kendinden geçerek yere düşmüş, dağ katılığına ve kuvvetine rağmen, parçalanarak yerle bir olmuştu.Kul, sekr hâlinde hâl şahidi iledir (manevî bir hâl ile huzur-i ilâhidedir). Sahv hâlinde ilim şahidi iledir (şeriat ilmine göre şuurlu olarak hareket eder). Ancak sekr hâlinde kendi zorlaması ve gayreti ile değil, (Allah tarafından) hıfz edilmiştir. Sahv hâlinde ise kendi irâdesi ve tasarrufu ile korunmaya çalışmaktadır. Sahv ve sükr hâli zevk (tatma) ve şirb (içme) hâlinden sonra gelir.12. Zevk-şirb*Zevk ve şirb (şerb veya şürb de olur), sûfîlerin dillerinden bırakmadıkları kelimelerdendir. Sûfîler bu iki kelime ile tecelli meyvalarmdan, keşif neticelerinden ve varidatın tesiri ile aniden gelen hâllerden olmak üzere içlerine doğan hususları anlatırlar. Bunlardan ilkine zevk (tatma), sonrakine şirb (içme), en sondakine reyy (kanma) tâbir ederler. Muâmelelerindeki safvet, sûfîlerin mânaların zevkini tatmalarını; makamlarının bütün hakkını yerine getirdikten sonra bir üst makama yükselmeleri şirb hâlini; vuslatlarının devamlı oluşu reyy hâlini gerektirir. Şu halde zevk sahibi mütesâ-kir tyarı sarhoş) tur. Şirb sahibi tam mesttir, reyy sahibi ise sahv halindedir, ayıktır. Aşkı kuvvetli olanın şirbi sürekli olur. Sürekli olarak bu sıfatta bulunan bir sûfî için şirb, sekr sonucunu doğurmaz, (çünkü o sekr halinden sahv haline döndüğü zaman yine vuslat halindedir, kemâl hali de budur). Bu duruma göre sûfînin sahv hâli de Hakk iledir. O bütün nefsânî hazlardan fâni olmuştur. Gelen vâridler ona tesir etmez, içinde bulunduğu durumu değiştirmez. Bir kimsenin sırrı saf hâle gelirse şirb onun durumunu bulandırmaz. Gıdası şarap olan, şaraptan ayrı kalmağa sabredemez, onsuz yapamaz.Şu şiir bu makamda okunur:«Aramızda dolaşan kadeh, süt annemizdir. Ondan tatmazsak yaşamamız mümkün olmaz.»Şu şiir de bu mânada okunur«Şaşarım o kimseye ki Rabbımı zikrettim (hatırladım) der! O´nu hiç unuttum mu ki, unuttuğumu hatırlamak bahiskonusu olsun? Aşkı kadeh kadeh içtim. Fakat ne şarap bitti, ne de ben kandım.»Yahya b. Muaz´ın, Bayezid Bistâmî´ye şöyle yazdığı nakledilir: «Burada biri var, aşk kadehinden öyle içti ki, bir daha sarhoş olmadı.» Bayezid ona şöyle cevap verdi: «Hâlindeki za´fa şaştım, burada biri var, dünyadaki bütün denizleri içtiği halde, ağzını açmış daha yok mu, diyor» (11).Malûmdur ki yakınlık (kurb ve vuslat) kadehleri gaybtan sunulur• Zevk ve şürb bahsini krş: Lunıa, s. 372; Keşfu´l-mahcûb, s. 507; Avârifu´l-maarif, IV. 470.11. İçmek, sarhoş olmak, şaraba doymak ve kanmak, ayılmak, kadeh, meyhane ve saki gibi deyimler ilâhî aşkı ifade eden mecazlar ve remizler olarak tasavvufta kullanılmaktadır.13. Mahv-isbât*Mahv alışılan sıfatları (ve huyları) ortadan kaldırmak, isbât ise ibadetin hükümlerini (icaplarını) ifa etmektir (12).Bir kimse kendi hâl ve hareketlerinden, zemmedilen huyları uzaklaştırır, onun yerine övülen hâl ve fiilleri koyarsa, o kimse mahv ve isbat sahibidir.Üstad Ebu Ali Dekkak (r.a.) in şöyle dediğini işitmiştim: «Şeyhlerden biri bir zata dedi ki: Mahvettiğin şey nedir? İsbat ettiğin şey nedir? Adam cevap veremedi, sükût etti. Şeyh dedi ki: Vaktin (ve zamanın) mahv ve isbat olduğunu bilmiyor musun? Bir kimsenin mahv ve isbat hâli olmazsa, o kimse âtıl, tenbel ve ihmalkârdır» (o halde hiç durma, içinde yaşadığın vakit içinde kötü huylardan uzaklaş ve güzel huylar edin).Mahv, zahirden ve bedenden, hataları mahvetme (izâle etme, silme) kalbten gafleti mahvetme, ruhtan illeti (Allah´tan başka bir şey görme hâli) mahvetme gibi kısımlara ayrılır. Hata ve günahın (bedenden izâle ve) mahvedilmesi, yerine (isbat, taat ve) muamelelerin konulması, mânasına gelir. (îsbat hâli). Gafletin mahvında, makamlarla ilgili çeşitli menzillere ulaşma hâlini isbat vardır. (Allah´la meşgul olmaya engel olan) illetin mahvında O´na vuslat vardır. Ubudiyet şartına ve kula göre mahv ve isbatın mânası budur.Fakat aslında mahv ve isbatın hakikati ilâhi kudretten sudur eder. Buna göre mahv Hakk´ın örttüğü ve sildiği, isbat Hakk´ın açıkladığı ve meydana çıkardığı şeydir. Mahv ve isbat Allah´ın irâdesine inhisar eder. Hakk Taâlâ: «Allah dilediğini mahv, dilediğini isbat eder» (Ra´d, 13/39) buyurmuştur. Derler ki: Hakk Taâlâ ariflerin kalbinden Allah Taâlâ´dan başka şeylerin hatırasını ve düşüncesini mahv eder. Mürit ve mübtedilerin dilinde Allah´ın zikrini isbat eder, var eder, Allah´ın her bir insanla ilgili mahvı ve isbatı, o kimsenin hâline lâyık şekilde olur. Hakk Sübhanehu ve Taâlâ bir kimsenin (kendini ve fiillerini) görme hâlini mahvederse, onu• Mahv ve isbat bahsini krg: Luma, s. 355; Avârifu´l-maarif, IV, 465. 12. Mahv: Yok etmek, silmek, gidermek, mahv olmak. İsbat: Var kılmak, devam ettirmek, kaymak, bırakmak.Adamın biri Şiblî (r.a.) ye-. Seni mahzun bir halde görmemin sebebi nedir? Hakk seninle, sen de Hakk´la değil misin? dedi. Şiblî dedi ki: «Ben O´nunla birlikte olsaydım; ben, ben olurdum. Fakat ben O´nda mahv (ve fâni olmuş bir) haldeyim.» (Bende tasarruf eden O´dur, benim irâde ve ihtiyarım yoktur. Ben yok, O vardır, ben bende değilim...).Mahv hâlinin üstündeki hale mahk denir. Mahv hâli bir takım izler ve eserler bıraktığı hâlde «mahk» hâli iz ve eser bile bırakmaz. Sûfîler zümresinin nihaî gayesi Hakk Taâlâ´nın onları, kendilerini görme halinden yok etmesi (mahk), sonra onları kendilerini görme hâlinden de yok ettikten sonra bir daha bu hale iade etmemesidir.14. Setr-tecellî*Avam (mübtediler) setr perdesi içindedir. Havas ise devamlı olarak tecelli hâlini temaşa durumundadır. Hadiste: «Allah bir şeye tecelli edince, o şey Hakk´a boyun eğer» (13) buyurulmuştur. Şu hâlde setr sahibi şuhûdunun vasfı iledir Allah´ın üzerindeki nimetini görme halindedir). Tecelli sahibi ise ebedi olarak Hakk´a boyun eğme vasfı ile bulunur. Avam için setr ceza, havas için ise rahmettir. Çünkü Allah mükâşefe suretiyle gösterdiği tecellileri setr etmeseydi, hakikat sultanı (ve ilâhi tecelliler) zuhur ettiği zaman havas mahv ve perişan olurdu. Fakat Hakk Taâlâ bazan onlara tecellilerini gösterdiği gibi, bazan da onlardan gizlemektedir (14).Mansûr Mağribî´nin şöyle dediğini işitmiştim: «Fukara (derviş-• Setr ve tecelli bahsini krş: Luma, s. 363; Ta´arruf, 121; Keşfu´l-mahcftb, s. 405, Avârifu´l-maartf, IV, 461.13. Nesaî, Küsûf, 16; îbn Mâce, İkamet, 152.14. Setr veya sitr, örtü, perde, hicap, kulun ayıbını ve kusurunu görmemesi hali. Kul ile Allah arasında perde bulunması hali; Tecellî: Beşerî ve nefsanî arzu ve nazların ortadan kalkıp Hakk´ın tecellilerinin görülmesi hali, kulun kusur ve ayıbını görmesi durumu.bir genç iç geçirdi. Derviş, gencin halinden sordu. Dediler ki: Amcasının bir kızı var, gönlünü ona kaptırdı. Bu kız kendi çadırında yürürken eteğinin kaldırdığı tozları gören genç baygınlık geçirdi. Derviş, kızın çadırına gitti ve: Garip ve misafir kişilerin katınızda hürmeti ve itibarı vardır, şu gencin işi hakkında size şefaatçi olmak için geldim. Senin aşkın genci ne hale getirmiş, bir bak ve ona merhamet et, dedi. Kız dervişe dedi ki: Sübhanellah! Sen kalbi temiz bir kişisin, o benim eteğimden kalkan tozları görmeye takat getiremiyor, sohbetime nasıl tahammül edecek?» (Bunun gibi setr ve tecellinin kaybolması hâli bazıları için rahmet olur. Çünkü tecelli devamlı olursa, kul takat getiremez).Sûfîler taifesinin en aşağı tabakası (avam) tecelli halinde yaşar, setr hâli ise onlar için belâdır. (Avama kusurları gösterilirse buna tecelli denir ve onlar için hayat budur, kusurları gösterilmezse buna setr hâli denir ve bu onlar için âfettir).Havâssa gelince, onlar tîş ile ayş (sekr ve sahv) arasında bulunurlar. Çünkü Hakk kendilerine tecelli edince tîş (sıkıntı) hâline geçerler, Hakk kendini onlardan setredince, beşerî hâl ve arzularına iade edilir ve öyle yaşarlar.Derler ki, Hakk Taâlâ´nın Hz. Musa´ya: «Ey Musa! Şu sağ elindeki şey nedir?» (Taha, 20/17) diye hitab etmesinin sebebi, ansızın işiteceği mükâşefenin (mükâşefe ile işiteceği ilâhi hitabın) kendisinde tahammül edemiyeceği bir tesir yapması karşısında onu avutmak ve eğlendirmek için idi.Bunun için Resûlüllah (s.a.): «Bazan kalbimi bir perde bürür, bu perdeyi kaldırmak için günde yetmiş defa istiğfar ederim» (15) buyurmuştur.İstiğfar, setr hâlini talebetmek (günahlarımı ört demek) tir. Çünkü gafr, setr demektir. Nitekim elbiseyi örtmeye gafru´ ssevb, başı örten serpuşa miğfer v.s. denilir. Bu hadisi ile sanki Resûlüllah hakikatin hamlelerine karşı kalbinin setr hâlinde olmasını istemiştir. Çünkü Hakk´ın vücudu ile beraber halk için beka mümkün değildir. Başka bir hadiste: «Allah yüzünden perdeyi açsa, yüzün şuaları ve nurları gözünün gördüğü her şeyi yakar, kül ederdi» (16) buyurmuştur.15. Müslim, Zikr, 51; Ebu Davud, Vitr, 26.16. Müslim, İman, 79; îbn Mâce, Mukaddime, 13; İbn Hanbel, IV, 401.Muhâdara, başlangıçtır. Sonra mükâşefe, daha sonra da müşahede, hâli gelir. Muhâdara, kalbin (Allah nezdindeki) huzurudur. Bazan delillerin tevatür haddine ulaşması ile muhâdara hâli hasıl olur. Bu ise hicap ve setr hâlinden sonra bahiskonusu olur. Bazan muhâdara, zikir kuvvetinin (ve sultanının) kalbi istilâ etmesi ile hâsıl olur (Bunun sonunda keşif hâli meydana gelir, kalp ya delil veya zikir ile muhâdara makamına ulaşır).Muhâdaradan sonra mükâşefe hâli gelir. Mükâşefe açıklık vasfını taşıyan bir delil ile gaibin (Hakk´ın) huzurunda oluşu mânasına gelir. Mükâşefe hâlinde delil üzerinde düşünmeye, yol aramaya ihtiyaç yoktur. Bu durumda insanı şek ve şüpheye davet eden hususlardan sakınmaya lüzum yoktur (Çünkü şüphe yoktur). Kul ile gayba ait hususlar arasında perde bulunmaz.Mükâşefeden sonra müşahede hâli gelir. Müşahede herhangi bir şüphe bahiskonusu olmadan Hakk´ın (kulun kalbinde) huzurudur. (Müşahede Hakk´ı eşyada görme, eşyayı tevhid delili ile hâlidir).Sır ve ruh semâsından setr bulutları açılınca şuhûd (temaşa) şulesi şeref burcundan parlamaya başlar. (Ruh temizlenip hicaplar zail olunca, hakikat güneşi insanın içini aydınlatır). Müşahedeyi hakkiyle tarif eden Cüneyd olmuştur. Cüneyd (r.a.) der ki: «Müşahede kendini kaybederek Hakk´ı bulmandır» (Kendinden fâni olman Hakk ile beka bulmandır).Şu halde muhâdara sahibi (Allah´ın var ve bir olduğunu gösteren) delillere merbuttur. Mükâşefe sahibi Allah´ın sıfatları ile bast ve üns halindedir. Mükâşefe sahibi zatı ile (Hakk´ın ehâdiyyet ummanına atılmıştır. Muhâdara sahibini aklı hidayete erdirir. Mükâşefe sahibini ilmi (Allah´a) yaklaştırır. Müşahede sahibini marifeti mahveder (fena makamına ulaştırır).Müşahedenin hakikatini anlatmak için Ebu Osman Mekki (r.a.) um yaptığı tarife hiç bir kimse bir söz ilâve edememiştir. Bu konuda söylediği sözün mânası şudur: Müşahede; araya setr ve inkıtaMuhâdara-mukâşefe-tniişâhede bahsini krş: Luma, s. 68, 335; Keşfu´1-mah-rfıh, s. 427, 487; Avarifu´l-maarif, IV, 470.girmeden bir gecede şimşeğin sürekli bir şekilde ve kesintisiz olarak çaktığı farz edilse; gece, gündüz gibi aydınlık olur.Bunun gibi tecelli hâlinin devamlı olması sebebiyle kalbin gecesi (karanlığı) ortadan kalkar, gece diye bir şey olmaz. (Gayb net olarak görülür).Şu şiir bu makamda okunur:«Gecenin karanlığı insanları kaplamışken, benim gecem yüzünle gündüz gibi aydınlık olmuştur. Halk gecenin zifiri karanlığında iken, biz gündüzün ışığındayız.» ^Nurî der ki: «(Benlikten) kendisinde bir damar kaldıkça kulun müşahedesi sahih değildir» (Allah´tan başka şeyler hakkında bilgisi bulundukça, nefsinden eser kaldıkça müşahede tam olmaz).Yine Nuri, «Sabah olunca kandile ihtiyaç kalmaz» (Rab Taâlâ müşahede edilince, aklî ve naklî delillere ihtiyaç yoktur), der.Müşahede hâlinin bir nevi tefrika mânası taşıdığını vehmeden sûfîler vardır. Bunlara göre «müfaala» babı Arapçada ikilik ifade eder. Fakat bu görüş, bu kanaatta olanların vehminden ibarettir. Çünkü Hakk Sübhanehu ve Taâlâ zuhur edince halk mahv ve helak olur. Arapçada müfaala babı her zaman iki kişi arasında müşareketi bildirmez. «Sâfere», sefere çıktı; «Târeke´n-na´le», ayakkabıyı çaktı vs. gibi fiillerde durum böyledir.Şu şiiri bu makamda okurlar:«Sabah aydınlığı olunca, güneşin ışıkları yıldızların ışıklarını görünmez hale getirdi. Onlara (aşk şarabını) öylesine yudum yudum içirdiler ki, bu şarabı bu şekilde cehennemin ateşi içmiş olsaydı, en hızlı giden biri gibi uçar ve kaybolurdu (Cehennemin ateşini bile söndüren aşk şarabı nefsin ateşini daha rahat söndürür). Kadeh, ama ne kadeh! İçenleri istilâm ve fena hâline getirmede (kendinden geçirmekte ve yok etmekte), kendi benliklerinden koparıp almakta, kendi hâlleri ile başbaşa terketmekte, onlara (beşeriyet ve nefsâniyet namına) hiç bir şey bırakmayan ve terketmiyen bir kadeh onları külliyen mahvetmekte. Beşerî varlığa ait izlerden zerre kadar bir parça bile bırakmamakta.»Nitekim bir sûfî, (sâlikler nefislerinden) «yürüdüler ve gittiler, onlara ait ne bir emmare, ne de bir iz kaldı,» demiştir.Üstad Kuşeyrî (r.a.) der ki: «Bunlar, mânaları birbirine yakın olan kelimelerdir. Aralarında önemli bir fark yok gibidir. Bu üç ıstılah, kalp ile yükselme halinde ve yukarıya doğru çıkış vaziyetinde bulunan, fakat devamlı olarak marifet güneşi tarafından aydınlatılmayan başlangıç durumundaki mübtedilerin sıfatlarını ifade eder. Lâkin Hakk Sübhanehu ve Taâlâ her halükârda bunların kalblerinin rızkını verir. «Onlara orada sabah, akşam rızıkları verilir» (Meryem, 19/62) buyurulması bunu gösterir. Kalp semâsı (nefsânî) haz bulutları ile karardığı zaman, sûfîlere keşif pırıltıları (levâih) zuhur eder, yakınlık (kurb) ışıltıları devâmi´) pırıl pırıl parlar. Onlar setr halinde aniden levâihin gelişini gözetlerler.» Nitekim şâir der ki: Ey parlayan şimşek, şimdi semânın hangi tarafını aydınlatıyorsun?Sûfîlere ilk zuhur eden pırıltılara levâih, sonrakine leva-mi´, daha sonrakine tevali´ denir. Levâih şimşek gibidir, görünür görünmez kaybolur. Nitekim şâir der ki:«Uzun bir müddet birbirimizden ayrı kaldık^ kavuşunca da selâm vermesi ile veda etmesi bir oldu.»Şu şiir de bu makamda okunur:«O ateş almaya gelen biri gibi ziyaret etti. Ey acele acele evin kapısından uğrayıp giden ziyaretçi, içeri girseydin bunun sana ne zararı dokunurdu?»Levâmi´, levâihten daha açıktır. Levâih kadar hızlı bir şekilde olmaz. Levâmi´ iki-üç vakit devam eder. Fakat «Seyretmeye doyamadığı için göz ağlamaktadır» mısraında denildiği ve «Göz, yüze yaşı akıtmaya doymadan rakibi ile karşılaştı.» mısraında belirtildiği gibidir (yani çabuk gelir ve geçer).Levâmi´ parladığı zaman seni senden ayırır ve onunla birleştirir. Fakat gecenin askerleri hücuma geçmedikçe gündüzün nuru karanlık hâle gelmez. Bu gibi kimseler «ravh» ile «nevh» (rahatlık ile üzüntü) arasında bulunurlar. Çünkü bunlar keşf ile setr arasındadırlar. Nitekim şâir demiştir ki: «Gece bizi hırkasındaki ilâvesi ile örter, sabah yaldızlı ridası ile bizi kaplar.»Sonra tevali´in husule gelme zamanında çabuk kaybolur, batışı ile ilgili hâlleri ise uzun sürer.Burada mânaları anlatılan levâih, levâmi´ ve tevâli´in hükümleri değişiktir. Bazıları yok olduğu zaman geriye bir iz bırakmaz, Şevârik yıldızı gibi ki, bu yıldızlar battıkları vakit sanki gece daimîdir zannedilir.Bazıları geriye bir iz bırakır. İzi kaybolsa elemi kalır, nurları batsa eserleri devam eder. Kendisinde bu hâl bulunan kimse ,hüzün ve galebe hâlinin sükûn bulmasından sonra, bu hâlin bereketli ışığı içinde yaşar. Bu hâl ikinci defa kendisine gelene kadar vaktini tehir (durumu idare) ederek kaybettiği mânanın tekrar dönmesi zamanını bekler. Bu hâli bulduğu zaman da onun içinde yaşar.17. Bevâdih-hücum*Bevâdih (bedahet, açık ve ani ilham), ansızın gaybden kalbe gelen şeydir. Bu hâl ya neşe veya hüzün tesiri yapar.Hücum, insan irâdesinin tesiri olmadan vaktin kuvveti sayesinde kalbe gelen şey (varidat) dir. Bevâdih ve hücum bu hâllerin meydana gelişine sebep olan varidin kuvvetli veya zayıf oluşuna göre muhtelif nevilere ayrılır. Bazı sûfî ve sâlikleri bevâdih değiştirir, Hevâcim tasarrufu altına alır. Bazıları ise hâl ve kuvvet yönünden aniden gelen şeylerin üstünde bulunur, (yani bu gibi şeyler onu değiştirmez). Bu durumda olanlar zamanın büyükleri, vaktin efendileridir. (Vaktine ve hâline hâkimdirler, mahkum değildirler). Nitekim: «Zamanın getirdiği (fakirlik, zenginlik, sıkıntı, rahatlık) gibi hadiseler onları değiştirmeye yol bulamaz. Büyük ve önemli işlerin dizginleri onların elindedir» (Kuvvetli oldukları için hadiselerin tesirinde kalmazlar, bilâkis hadiselere tesir eder ve onlara yön verirler) denilmiştir.Bevâdih ve hücum bahsini krş: Luma, s. 341; Avârifu´l-maarif, IV, 471.Telvin hâl sahibi olanların sıfatıdır. Temkin ise hakikat ehlinin sıfatıdır. Kul (seyr ve sülük) yolunda oldukça telvîn sahibidir. Çünkü o bir hâlden diğer bir hâle yükselmekte, bir vasıftan diğer bir vasfa intikâl etmekte, bir konak yerinden ayrılıp çimen-zâr olan başka bir konak yerine ulaşmaktadır. Vuslata erince de makamında yerleşmekte ve temkin sahibi olmaktadır (17).Sûfîler bu hâl için şu şiiri okurlar:«Senin aşkınla o kadar konaklar (verâ´, zühd, rızâ gibi makamlar) aştım ki, aklı başında olan kimseler bu makamların aşılması karşısında hayrete düştüler.»Telvîn sahibi ebedi olarak ziyadeleşme ve fazlalaşma halindedir; temkin sahibi ise önce vuslata, sonra ittisale ermiştir. (Hakk´a vâsıl olmuş, onun ile bitişmiştir). İttisal hâlinde oluşunun emaresi, kendine ait her şeyden tüm olarak fâni olmasıdır (Hiç bir şekilde kendisini düşünmemesi, daima Hakk´ı düşünmesidir).Şeyhlerden biri şöyle der: Sâliklerin (seyr ve sülükteki) seferlerinin nihâî merhalesi nefislerine karşı zafer kazanmaktır. Nefislerini yenip muzaffer oldular mı vuslata erdiler, demektir.Üstad Kuşeyrî (r.a.) der ki: «Şeyh bu sözü ile beşeri ve nefsâni hükümlerin yok edilmesini, hakikat sultanının sâliki istilâ etmesini kastetmiştir. Bu hâl kulda daimî olursa o kul temkin sahibi olur.Şeyh Ebu Ali Dekkak (r.a.) der ki: «Musa (a.s.) telvin sahibi idi. Onun için Allah´ın sözünü dinleme (makamından halk ile ih-tilât haline) döndü. Ve yüzünü bir nikabla örtme ihtiyacını duydu. Çünkü ilâhi kelâmı işitme hâli kendisine tesir etmişti. Bizim Peygamberimiz (s.a.) temkin sahibi idi. Miraca gittiği gibi döndü (Hiç değişmedi). Çünkü o gece temaşa ettiği şey kendisinde tesir etmemiş, onu değiştirememiştir.» Ebu Ali bu görüşün doğru olduğuna Yusuf (a.s.) un kıssasını şâhid olarak zikrederdi.Ansızın Yusuf (a.s.) u temaşa hâli ile karşılaşan kadınlar, onu görür görmez güzelliğinin tesirinde kalarak ellerini kesmişlerdi. Halbuki Aziz´in karısı Züleyha, Yusuf´un aşkına hepsinden daha fazla giriftar olmuştu.* Temkin ve telvîn bahsini krş: Luma, s. 366; Keşfu´l-maheûb, s. 484; Avâ-rifu´l-maarif, IV, 472.17. Temkin, mekânda yerleşme, karar kılma, istikrar, devamlı olma, değişmeme; Telvîn, renkten renge girme, boyanma, değişme, kararsız olma.mest şu iki sebepten gelir. Ya vârid Kuvvetlidir veya vârid konusu olan kimse zayıftır. Sükûn hâlinde bulunmanın sebebi de ikidir: Ya vârid konusu olan kimse kuvvetlidir veya gelen vârid zayıftır. Bunu böyle bilmek icabeder.Üstad Ebu Ali Dekkak (r.a.) ın şöyle dediğini işitmiştim: «Temkin hâlinin devamının cevazı konusunda sûfîlerin esasları şu iki şekilde açıklanır: Bu hâlin devamı mümkün "değildir. Çünkü Resûlüllah (s.a.) Hanzala hadisinde: ´Benim yanımda bulunduğunuz hâl üzerinde kalsaydınız, melekler size gelir ve elinizi sıkardı,´ (18), buyurmuştu. Başka bir hadiste ise şöyle buyurmuşlardı: Benim öyle bir vaktim var ki, Aziz ve Celil olan Rabbımdan başkası oraya sığmaz´ (Beni sadece o meşgul eder). Bu hadisi ile Resûlüllah kendi hususi vaktini haber vermiştir.«İkinci açıklama şekli şudur: Hâllerin devamı şahiddir. Çünkü hak ehli olanlar tevârik (hâl) ile değişme vasfını aşmışlar ve daha yüksek makamlara çıkmışlardır. Hadiste: ´Melekler sizinle musafaha eder´, buyurulmuş ve iş imkânsız bir şarta bağlanmamıştır (böylece hâlin devamının cevazına işaret edilmiştir). Meleklerin musafahası mübtedi (başlangıç hâlinde bulunan) kimseler için, Resûlüllah (s.a.) ın ´Melekler, amellerinden razı olduklarını göstermek için kanatlarını ilim taliplerinin üzerine gererler´ (19), buyurduğu hâlden daha aşağı bir hâldir. ´Benim öyle bir vaktim var ki´ (20) hadisi, dinleyicinin anlayışına göre söylenmiştir. Zira O bütün hâllerinde hakikat ile kâim idi.»En doğrusu şu görüştür: Kul yükselme hâlinde bulundukça telvîn sahibidir. «Hâllerin fazlalaşması ve eksilmesi bu durumdaki bir sâlikin vasfıdır,» demek doğrudur. Kul, beşerî ve nefsâni hükümleri tesirsiz hâle getirerek Hakk´a vâsıl olunca, Hakk Sübhanehu ve Taâ-lâ onu nefsinin illetlerine iade etmemek suretiyle temkin sahibi kılar. O zaman kul makamına ve istihkakına göre hâlinde temkin sahibi olur. Sonra Hakk Sübhanehu ve Taâlâ her an bu durumdaki kuluna ihsanda bulunur, nail olan kulun hâlleri fazlalaşma gösterir.18. Müslim, Tevbe, 3; Tirmizî, Kıyamet, 59; îbn Hanbel, IV, 346.19. Tirmizî, İlim, 19; îbn Mace, Mukaddime, 17; îtn Hanbel, IV, 239; V, 196; Ebu Davud, İlim, 1.20. Aclûnî, I, 173.Şu halde kul daimî surette içinde bulunduğu hâlde bir an evveline nisbeten daha fazla temkin sahibi olur. Sonra bu hâlden onun üstündeki diğer bir hâle yükselir. Şüphe yok ki Hakk Sübhanehu ve Taâlâ´nın kudreti dah ilinde bulunan her nevi ve (her cins hakkındaki ihsan ve) lütfun haddi hesabı yoktur.Şahidinden kaybolan ve hislerini tamamen yok eden «muştalime (meczub, yani kendisi ve maddî âlemi hakkındaki şuurunu ve hissini yitiren sâlike) gelince, beşeri hadlerin bir sınırı vardır. Bedeni, nefsi ve hissi, kısaca bütün varlığı hakkındaki şuurunu kaybeden kul, kâinat ve oradaki her şeyle ilgili bulunan bilgisini yitirip devamlı bir gaybet hâline ulaşınca, kul «mahv» durumunda bulunur. O zaman kul için ne temkin, ne telvîn, ne makam, ne de hâl bahiskonusu olur. Kendi gayreti ve irâdesinin tesiri olmadan (ilâhi) bir muamele ile eski hâline iade edilmesi durumu müstesna, bu vasıfta devam eden kul için teşrif ve teklif yoktur. Halkın zannına göre bu durumdaki kul mutasarrıftır (irâde sahibidir). Fakat o haki-katta mutasarreftır (Hakk´ın irâdesi ile idare edilmektedir). Allah Taâlâ, «Onları uyanık zannedersin, halbuki uyumaktadırlar, onları sağa ve sola çeviriyoruz.» (Kehf, 18/18) buyurmuştur. Muvaffakiyet Allah´tandır (21).19. KurbdKurbda ilk derece (Allah´ın) taatına yakın olmak ve bütün zaman boyunca ona ibadet vasfı ile muttasıf olmaktır. Buud ise Allah´ın emirlerine muhalefet etmekle kirlenmek ve ona karşı itaatli olma hâlinden uzaklaşmaktır (22).Bu´d (Allah´tan uzak olma) nın ilk şekli onun tevfıkinden (yardım ve ihsanından) uzak kalmaktır. Bundan sonra (tahkik ve) hakikattan uzak kalmak mânasmdaki bu´d gelir. Aslında tevfikten uzak* Kurb ve bu´d bahsini, krş: Luma, s. 56; Ta´arruf, s. 107.21. Kendisi, Rabbi ve diğer şeyler hakkında şuuru bulunmayan mahv sahibine mustakin (meczûb) denir, en yüksek hâl bu değildir.22. Kurl», Allah´a yakın olma, bu´d O´ndan uzak kalma hâli. Tevfik, Hakk´ın kulunu başarıya, tahkik ise hakikata ulaştırması, demektir.kulum ibadet ve itaatle bana yaklaşır. Hem o kadar çok yaklaşır ki, en nihayet ben onu severim. Onu sevdim mi, kulağı ve gözü olurum. Artık o benimle görür, benimle işitir» (23), buyurmuştur.Şu halde kulun Allah´a yakınlığı, evvelâ O´na iman etmek O´nu tasdik etmekle, sonra ihsanına ve tahkikine yakın olmakla olur.Hakk Sübhanehu ve Taâlâ´nın kuluna yakınlığı ise bu dünyada özel surette ona ilim ve irfan vermesi, âhirette ise kendisine müşahede ve temaşa imkânını ihsan eylemesi ve bu meyanda çeşitli lütuf ve ikramda bulunması suretiyle olur.Kul halktan uzaklaşmadıkça Hakk´a yakın olamaz. Madde ve görünüşler âlemine âit olan hükümler değil, kalplere mahsus sıfatlarda durum budur.Hakk Sübhanehu ve Taâlâ ilmi ve kudreti ile her şeye ve herkese; lutfu ve yardımı ile sadece müminlere yakındır, (Allah) üns hâli ile hususi olarak evliyaya yakındır. Allah Taâlâ: «Biz ona şah damarından daha yakınız.» (Vakı´a, 56/85) buyurmuştur. Başka âyetlerde: «Nerede olursanız olun, O sizinledir» (Hadid, 57/4), «Üç kişi arasında bir fısıldaşma olmaz ki, dördüncüsü O olmasın» (Mücadele, 58/7) buyurulmuştur.Hakikaten Hakk Sübhanehu ve Taâlâ´ya yakın olanın en aşağı hâli daimi surette Hakk´ı murakabe (ve O´nun hukukuna riayet) etmektir. Çünkü bu durumda bulunan kul üzerinde bir takva murakıbı, (denetleyicisi) bir hıfz ve vefa murakıbı, bir de haya murakıbı vardır. (Takva, vefa ve haya onu gözetler, günahtan korur).Şu şiir bu hususta okunur:«Biri kalbimi ve içimi; diğeri gözümü, dilimi ve dışımı kollayan iki murakıbı başıma dikmiş gibisin (yani diktin).«Gözlerim senden (yani seni temaşadan) sonra seni üzecek bir manzaraya bakar bakmaz: Başımda bekleyen iki murakıb beni gözetliyor, dedim. (Razı olmadığım bir şeye bakmadım.) Ağzımdan, senden başkası ile ilgili olan ve senin hoşuna gitmeyen bir kelime çıkar çıkmaz: Başımda bekliyen iki murakıb söylediklerimi dinliyor, dedim. (Rızâna uymayan bir şey söylemedim. Hep seni zikrettim) .23. Buharî, Rekâik, 38; Ibn Mâce, Fiten, 38.«Sadık dostlarımın sohbetinden bile bıktım ve artık gözüm ila onlara bakmaz, dilimle onları yad etmez hâle geldim. Dostlarımı ter-ketmemin sebebi zühdüm değildir. (Yani ihtiyaç hissetmediğim için dostlardan yüz çevirmiş değilim). Ancak nerede olursam olayım her yerde seni gördüm (de onun için dostları terkettim, seninle, olduğum için onlarla olmaya vakit bulamadım)».Şeyhlerden biri müritlerinden birine özel bir alâka ve ihtimam gösteriyordu, sohbetinde bulunanlar (gayretlerine dokunan) bu hususu bahiskonusu edince şeyh müritlerinden her birine bir kuş verdi ve: «Bu kuşları kimsenin görmeyeceği bir yerde boğazlayın,» dedi. Her mürit kuşunu aldı. Kimsenin bulunmadığı yerde boğazladı ve şeyhin huzuruna döndü. Şeyhin hususi teveccühüne mazhar olan mürit kuşu kesmeden geri getirdi. Şeyh, kuşu neden kesmediğini sorunca mürit dedi ki: Siz bu kuşu kimsenin görmeyeceği bir yerde boğazlamamı emir buyurmuştunuz. Hakk Sübhanehu ve Taâlâ´nın görmediği hiç bir yer bulamadım. Bunun üzerine şeyh meclisteki müritlerine döndü ve: «îşte bunun için bunu size takdim ediyorum, sizde galib olan hâl halk ile ilgili olan düşünce ve söz iken bu, Hakk´-tan bir an bile gafil olmamaktadır», dedi.Kurbu görmek kurba hicaptır (kendini Allah´a yakın görmek gerçekten Allah´a yakın olmaya manidir, hicaptır). Nefsi için bir makam veya nefes (tesir, rahatlık) gören, bu hatalı görüşü ile aldatılmış ve oyuna getirilmiş olur. Onun için sûfîler şöyle dua ederler: Allah seni O´na yakın olduğun için sıkıntıya soksun. Yani O´na yakın ol ma hâlini görmekten seni alıkoysun, (seni daha iyi şeylerle meşKul etsin de kurb hâlini göremiyesin). Çünkü kulun Allah´ın kurbu ile ünsiyet etmesi, kendisini aziz bilmenin (ve netice itibariyle Allah´tan uzak kalmanın) alâmetlerindendir. Zira Hakk Taâlâ her nevi üns hâlinin ötesindedir ve hakikat (vuslat) makamları (ünsü değil), dehşete düşme ve mahvolma hâllerini icabettirmektedir.Bu mânaya yakın olmak üzere sûfiler derler ki: Senin için sıkıntı çekiyorum ama benim bu sıkıntıya aldırdığım yok, yakın olma haliniz uzak olma hâlinize (vuslatınız hicranınıza) benziyor. O halde ben ne zaman rahata kavuşacağım?Üstad Ebu Ali Dekkak (r.a.) sık sık şu beyti okurdu:«Dostluğunuz ayrılık, sevginiz dargınlık, yakın olma hâlinizuzaklıktır. denildi ki: «Sen kurba işaret eden (Allah´a yakınlık iddia eden) Ebu Ham-za´nın müritlerindensin. Şeyhinle görüştüğün zaman ona de ki: Ebu Hüseyn Nuri´nin sana selâmı var, diyor ki: İçinde bulunduğumuz şu halde yakının yakını, uzağın uzağıdır.» (iddia ile kendisini Allah´a yakın olanlardan daha yakın sanan, Allah´tan uzak olanlardan daha uzaktır). Zat ile yakın olmaya gelince, Meliku´l-Hakk (hakiki padişah) olan Allah, bu nevi yakınlıktan müteâl ve münezzehtir. Çünkü O hududu, bölgeleri, sonu ve miktarı olmaktan mukaddestir. Hiç bir mahlûk O´nunla (zatı ile) birleşemez, sonradan olan hiç bir hadis ondan (zatından) ayrılmış ve kopmuş değildir. Samediyyeti, vaslı ve faslı, bitişme ve ayrılmayı kabul etmekten çok yücedir.Şu halde «zatların yakınlığı» mânasında kurbun Allah´ın vasfı olması imkânsızdır/Fakat ilim ve görme suretiyle yakın olma, Allah hakkında vacib ve zaruri bir vasıftır. Bir de Allah´ın vasfı olması caiz olan bir kurb vardır. Lutf ile muamele etme yakınlığı, adını alan bu kurbu, Allah kullarından dilediğine tahsis eder.20. Şeriat-hakikat"Şeriat, ubûdiyyete (kulluğa ve ibadete) sımsıkı sarılmak hakkındaki emirdir. Hakikat rubûbiyyeti temaşa (müşahede) etmektir. Hakikat tarafından teyid edilmiyen hiç bir şeriat makbul değildir. Şeriatla mukayyed olmayan hiç bir hakikat da makbul değildir.Şu halde şeriat halka mükellefiyetler getirmiştir. Hakikat ise Hakk´ın (kâinat hakkındaki) tasarrufunu ve idaresini bildirmiştir. O halde O´na ibadet etmek şeriat, O´nu müşahede etmek hakikattir. Şeriat, emredileni ifâ etmektir. Hakikat, Allah´ın kazasını, kaderini, gizlediği ve açıkladığı şeyi görmektir.Üstad Ebu Ali Dekkak (r.a.) ın şöyle dediğini işitmiştim: «Fatiha süresindeki: ´Sadece sana ibadet ederiz´ cümlesi şeriatı korumak, ´Sadece senden yardım isteriz´ cümlesi hakikati ikrar içindir».İyi bil ki, Allah´ın emri ile vâcib olması bakımından her şeriat aynı zamanda bir hakikattir. Aynı şekilde * Şeriat ve hakikat bahsini, krş: Luma, s. 215, 336; Ta´aruf, a. 84; Keşfu´l-mahcûb, s. 498; Kûtu´l-kulûb, II, 286.Abide ahkamı kuraniyeye tam bağlı olduğu için şeriat sahibi, arife ma´bûd ve onu müşahede hâli galip olduğu için hakikat sahibi adı verilmiştir. Aslında ibadet ve ma´bûd gibi âbid ile arifi de yekdiğerinden ayrı düşünmek kabil değildir).21. Nefes*Gaybden gelen latif hâller ile kalpleri ferahlandırmaya nefes (dem) adı verilir. Nefes sahibi hâl sahibinden daha ince ve daha saftır. Buna göre vakit sahibi (vaktini değerlendiren) mübtedidir (başlangıç halindedir). Nefes sahibi müntehidir (son merhalededir). Hâl sahibi ikisi arasında bulunur. Onun için hâller vasıta (aracı, vesâit), nefesler ise yükselmenin nihayetidir, denilmiştir.. Vakitler (zamanı mamur hâle getirme işi) kalp sahibi olanlara, hâller ruh sahiplerine, nefesler sır sahiplerine mahsustur.Sûfîler derler ki: İbadetlerin en faziletlisi Hakk Sübhanehu ve Taâlâ ile geçen nefesleri (soluk alıp vermeyi) saymaktır.Yine sûfiler derler ki: Allah kalpleri yarattı ve bunları marifet cevherlerinin menbaı kıldı. Kalplerin ötesinde sırları yarattı ve buraları tevhid mahalli kıldı. Marifete delâlet ve tevhide işaret etmeden alınıp verilen her soluk ızdırâr yaygısı üzerine serilmiş bir ölüdür (Yani bu nevi nefesler sadece fizikî ve fizyolojik bir ihtiyacı karşılar, manevî bir değeri olmaz). Bu sebeple bu nevi nefeslerden sahibi mesuldür.Üstad Ebu Ali Dekkak (r.a.) in şöyle dediğini, işittim: «Arife nefes teslim edilmez (onun nefes ve rahat hâli olmaz). Zira o müsamaha esasına göre hareket etmez. Muhib (âşık) için nefes şarttır. Çünkü onun nefes hâli olmazsa (müşahedeye) takati kâfi gelmiyeceğinden helak olur».22. HavâtırHavâtır kalplere gelen bir hitaptır (veya hitap mânasında olan bir şeydir). Havâtır bazan meleğin, bazan da şeytanın ilkâsı sonucu ortaya çıkan* Nefes bahsini krş: Luma, s. 347; Keşfu´l-mahcûb, s. 245. ** Havâtır bahsini krş: Luma, s. 418; Keşfu´l-mahcûb, s. 502; Avârifu´1-ma-arif, s. 252; Ta´arruf, s. 90, 157; Kûtu´1-kulfib, I, 231, 257, 234, 249.gelen vesvese ve desiseleri) şeklinde görünür. Bazan da Hakk Sübhanehu ve Taâlâ cihetinden gelir. Melekten olan havâtıra ilham, nefs cihetinden olana hevâcis , şeytan tarafından gelene visvâs (vesvese) adı verilir. Havâtır kalbe ilkâ olunmak suretiyle Hakk Taâlâ cihetinden gelirse buna hâtır-ı Hakk denir. Bunların hepsi söz nevindendir (24).Havâtır, melek tarafından gelirse, bunun doğruluğu, (şer´î) ilme muvafık olması ile bilinir. Bunun için, bir hatır ki onun doğruluğuna (şeriatın) zahiri şahitlik etmez, o bâtıldır, denilmiştir.Hatır, şeytan cihetinden gelirse (hâtır-ı şeytan), bunun çoğu insanı günah işlemeye sevk eder. Hatır nefs cihetinden gelirse (hâtır-ı nefs), bunun ekserisi insanı hevâ ve hevese tâbi olmaya, kendini büyük görmeye veya nefsin özelliği olan diğer vasıflara çağırır.Şeyhler ittifak etmişlerdir ki, yediği haram olan bir kimse ilham ile vesvese arasındaki farkı göremez. Şeyh Ebu Ali Dekkak (r.a.) in şöyle dediğini duydum: «Bir kimsenin gıdası malum olursa (tevekküle değil, biriktirdiği muayyen erzaka istinat ederse) o kimse ilham ile vesveseyi fark edemez».Müşâhedesindeki sadakati sayesinde nefsinin hevâcisi (arzuları) sükûnete kavuşan bir kimse, cehd ve gayretinin hükmü ve tesiri sayesinde kalbinin hikmet anlattığını müşahede eder (kalp dilinin hikmet konuştuğunu duyar).Nefsin doğru, kalbin yalan söylemiyeceğini şeyhler ittifakla ifade etmişlerdir.Şeyhlerden biri şöyle demiştir: Şüphe etme ki, nefsin sana doğruyu, kalbin yalanı söylemez. Ruhum bana hitab etsin, diye ne kadar cehd ve gayret sarfedersen et yine de ruh sana hitap etmez (Ruh yüksek makamlara doğru yükseldiğinden sana dönüp hitap etmez, hitap eden ya kalptir, ya nefstir).Cüneyd, nefsin hevâcisi ile şeytanın vesvesesini şu şekilde ayırmıştır: «Nefs senden bir şey isterse bunda inat eder, direnir, bu hususta bir zaman sonra bile olsa muradına vâsıl olup maksadını elde edinceye kadar ısrar eder durur. Meğer ki, nefse karşı açılan savaş samimî bir şekilde devam ettirilmiş olsun. Bu halde bile isteği konusunda sana tekrar tekrar müracaat eder. Şeytan seni bir günah24. Havâtır (Hatır), hatırlama, amma, fikir, insanın içinde duyduğu ses, can kulağı ile işitilen sada. Bu ses kaynağına göre hâtır-ı Hak, ilhanı, hâtır-ı şeytan, hâtır-ı nefs, hevâcis ve vesvese gibi isimler alır.işletmeye çalışır, bunu red edersen, başka bir günah işletmek için seni kandırmaya çalışır, Çünkü şeriata muhalif olan bütün davranışlar şeytana göre müsavidir. Şeytanın maksadı daimi surette seni herhangi bir günaha davet etmekten ibarettir. Bir günahı bırakıp, hususi surette belli bir günahı işletmek onun gayesi değildir».Melekten gelen bir hâtıra, insan bazan uyar, bazan ona aykırı hareket eder (nefsine ve şeytana uyarak meleğin dediğine muhalefet eder). Fakat Hakk Taâlâ´dan gelen hâtır´a kulun muhalefet etmesi kabil değildir, denilmiştir.Şeyhler ikinci hatır (hâtır-ı sâni) konusunda da konuşmuşlardır. Yani Hakk Taâlâ´dan iki hatır gelirse, acaba birincisi mi, yoksa ikincisi mi daha kuvvetlidir konusunda fikir beyan etmişlerdir. Cüneyd bu konuda: «Birincisi daha kuvvetlidir. Çünkü birincisi baki kalır ve devam ederse, sahibi bu hususta düşünme haline döner. Düşünme ise ilim şartına bağlıdır, (Aynı konuda ve birbirine muvafık olan iki hatırdan hangisi zayıflatır, hangisi kuvvetlendirir, düşüncesi ile meşgul olmak ameli geciktirir, onun için) birinci hatırla amel etmeyi terketmek ikinci hâtıra zaaf verir» demiştir. Birinci hatır zahirî ilme uygun olursa durum budur.İbn Atâ, «İkinci hatır daha kuvvetlidir. Çünkü birincisinden aldığı destekle daha da kuvvetli hale gelmiştir,» demiştir.Sonraki sûfîlerden Ebu Abdullah b. Hafîf, «Her ikisi de eşittir, ikisi de Hakk´tandır. Birinin diğerine üstünlüğü yoktur. Zaten ikinci hatır gelince birincisi baki kalmaz. Zira eser ve arazların bakî kalması caiz değildir, demiştir.23. İlme´l-yakîn-ayne´l-yakîn-hakka´l-yakînBu üç terim açık (bedihî) bilgileri ifade eder. Yakin öyle bir ilimdir ki, bu bilgiye sahib olan kimse ulemâ dilinde kullanılan mânada ve mutlak olarak şüpheye düşmez. Naslarda geçmediği için yakin ıstılahı Hakk Taâlâ´nın vasfı olarak kullanılmaz.îlme´l-yakîn, yakînin kendisidir. Ayne´l-yakin de yakinin kendisidir. (Ayn, hem göz, hem de kendisi mânasına gelir). Aynı şekilde hakke´l-yakîn de yakînin tâ kendisidir (lügatta üçünün mânası birdir).Sûfîlerin ıstılahına göre ilme´l-yakin burhan ve delille elde edilen bilgidir. Ayne´l-yakîn beyân hükmünde olan bilgidir (keşf ve ilimle elde edilir. Aynel yakin(zevk ve keşfe dayanan) ilim sahibi olanlara, hakkel-yakîn ise marifet (irfan ve hakikat) sahibi olanlara mahsustur.Bu konuyu daha fazla incelemek ve açıklamak (muhâdara, mü-kâşefe, müşahede bahsinde) daha evvel söylediklerimizi tekrar etmemize sebep olur. Onun için burada konunun esasına işaret ederek bu kadarla iktifa ediyoruz.24. VâridSûfilerin en çok söyledikleri sözlerden biri de varidat kelimesidir. Vârid kulun, kasdı olmaksızın kalbe gelen hatırlar (havâtır, ilham, feyz) dır. Havâtır kabilinden olmayan vâridler de vardır (Bazı vârid söz nevinden, bazısı ise mâna ve bilgi nevindendir).Vâridler bazan Hakk´tan, bazan ilimden (zahirî ve bâtını bilgilerden) gelir. Bu duruma göre varidat havâtırdan daha umumî bir ıstılahtır. Çünkü havâtır, hitap (söz) nevinden olan veya bu mânaya gelen şeylere (ilham ve feyze) mahsus bir ıstılahtır. Varidat ise sürür varidi, hüzün varidi, kabz varidi, bast varidi vb. gibi mânalara (ve hâllere) de şâmil olan bir ıstılahtır.25. Şâhid**Sûfîlerin sözleri arasında en çok geçen ıstılahlardan biri de şâhid kelimesidir. Falan ilim şahidi ile, filân vecd şahidi ile, falan hâl şahidi iledir, derler ve şâhid sözü ile, o anda insan kalbinde hazır ve mevcut olan şeyi kastederler. Bu ise insanın gözünden uzak ve gâib bile olsa, bir şeye bakıyormuş ve onu görüyormuş gibi, o şeyin zikrinin kalp üzerine galip olmasıdır (Gâib olan şeyi göz önünde imiş gibi kuvvetli bir şekilde hatırlamaktır). Şu halde zikri, sahibinin kalbini istilâ eden her şey o kimsenin şahididir? • Vârid bahsini krş: Luma, s. 342; Kûtu´l-kulûb, 1, 168.•* Şâhid bahsini krş: Luma, s. 339. KuşeyrI bu konu üzerinde, «Müridlere tavsiyeler» bölümünde de Şibli´ye: Müşahede nedir? diye sorulunca şöyle dedi: «Biz nerede, Hakk´ı müşahede (rü´yet) etmek nerede? Hakk bizim şahidimizdir.» Şiblî, Hakk şahidi sözü ile kalbini istilâ eden ve kalbinde galip olan Hakk´ın zikrine, kalbinde devamlı olarak hâzır ve mevcut olan Hakk´ın zikrine işaret etmiştir.Bir kimse bir mahlûka kalpten bir alâka duyarsa, alâka duyduğu şey onun şahididir, denir. Yani bu şey onun kalbinde hazır ve mevcuttur, demek istenir. Çünkü sevgi devamlı olarak sevgiliyi zikr ve hatırlamayı, sevgilinin istilâsı altında bulunmayı icabettirir.Bazıları şâhid sözünün iştikakı (kelimenin kökü olan şehadet kelimesi ile münasebeti) konusunda zorlamaktan başka bir şey olmayan izahlar yapmışlar ve şöyle demişlerdir: Şâhid kelimesi şehadet kökünden alınmıştır. Bir kimse (yakışıklı) bir şahsı güzel vasıfları ile gördüğü zaman eğer beşeri varlığını kaybetmiş ve nefsinden fâni olmuş ise, böyle güzel bir şahsı görmek onu meşgul etmez, içinde bulunduğu hâlin devamına engel olmaz, bu güzel şahısla sohbet etmek için bir şekilde ona tesir etmez. Bu durumda bu güzel şahıs, o kimsenin nefsinden fâni olduğunun şahididir, derler. Eğer bu güzel şahsın sohbeti ona tesir ederse, bu durumda bu güzel şahıs, o kimsenin nefsinden fâni olmadığına, nefsâniyetinin baki olduğuna, hüküm ve vasıflarla kâim olduğuna şâhiddir, derler. Şu halde bir kimsenin beşeri hükümlerle kaim oluşu (yani bu güzel şahıs) ya onun lehinde veya aleyhinde şâhiddir, demektir.(Bazı mutasavvıflar yakışıklı bir oğlanı alırlar, onu en güzel şekilde süslerler, semâ esnasında eline bir meşale verirler, sonra acaba bu yakışıklı ve güzel gençle mi yoksa içinde bulunduğumuz hâl ile mi meşgulüz diye kendilerini imtihan ederlerdi. Bu fena ve çirkin usûle eski sûfîlerde değil, sonraki bazı mutasavvıflarda rastlanmakta idi).Bu şekilde davrananlar, Resûlüllah (s.a.) in. şu hadisini ileri sürmektedirler: «Rabbımı mirâc gecesi en güzel surette gördüm» (25). Yani en güzel sureti bu gecede gördüm, fakat yine de bu suret Rab Taâlâ´yı görmeme mani olmadı, daha açıkçası ben Musavviri (Allah´ı) surette, münşii inşâ´da (Halikı halk fiilinde ve sanatkârı eserinde gördüm demiştir.25. Aclûnî, I, 436. Hadis için ayrıca bk! Kinanî. Tenzihu´ş-şeria, s. 145.26. Nefs*Lügatta bir şeyin nefsi demek, o şeyin varlığı (ve kendisi) demektir. Sûfîler nefs sözünü kullandıkları zaman bu kelime ile ne bir şeyin varlığını (vücûd), ne de vaz´ olunmuş kalıbı (cismi) kastederler. Onların nefs kelimesinden muradı, kulun kötü (ve illetli) vasıfları ile yerilen (ve zemm edilen) huy ve fiilleridir"^Kulun illetli vasıfları iki nevidir: Birincisi irâdesi ile kazandığı günah ve isyan (ilâhi irâdeye aykırı davranma), ikincisi aşağı huylar. Aslında kötü olan bu nevi huylar insan tarafından tedavi ve terbiye edilerek, tedricî bir şekilde düzeltilmeye uğraşılırsa, devamlı bir mücadele ile kötü huyları yok etmek mümkün olur.Nefse ait birinci kısım hükümler, haram veya mekruh kılınarak (tahrimen veya tenzihen) yasak kılınan şeylerdir, ikinci kısım hükümler ise, nefsin aşağı ve bayağı (süfli ve behimî) huylarıdır. İkinci kısmın tarifi budur. Bunun izahı da şudur: Kibir, gadap, kin, hased, kötü huy, tahammülsüzlük v.s. gibi yerilen ve kötülenen huylar ikinci kısmı teşkil eder. Nefsin hükümlerinden en çetini ve en zoru; nefsin bu gibi şeylerin güzel olduğu vehmine kapılması veya kendisinin bir değeri bulunduğuna, (başkaları tarafından) kadrinin bilinmesi hakkı olduğuna kani olmasıdır.Bunun için bu husus gizli şirk sayılmıştır. Nefsâni arzuları ter-ketmek ve nefsi kırmak, isteklerinin zıttına hareket etmek suretiyle onu tedavi ve terbiye etmek, açlık, susuzluk ve uykusuzluk gibi güçsüz ve kuvvetsiz hale gelmeyi temin eden mücâhede nevilerinden daha mükemmel ve daha tesirli bir tedavi tarzıdır. Her ne kadar açlık, susuzluk ve uykusuzluk gibi hususlar da nefsin arzularını terk kısmına girerse de...Nefis, muhtemelen şu beden kalıbına tevdi edilen ve kötü huyların mahalli olan bir latife (sır) dır. Nitekim ruh da şu beden kalıbına tevdi edilen ve güzel huyların mahalli olan bir latife (sır ve manevî cevher) dir. (Nefs, ruh, akıl, gibi kuvvetlerin) bazısı diğerNefs bahsini krş: Luma, s. 227; Keşfu´l-mahcûb, s. 245; Kûtu´l-kulûb, I. 174; Avarifu´l-maarif, IV, melek ve şeytanın letafet sıfatına benzer. İşiten, gören, koku ve tat alan, tek bir insan olduğu halde, işitme mahallinin kulak, görme uzvunun göz, koku alma organının burun, tat alma yerinin dil olması mümkün olduğu gibi, iyi huy ve vasıflara kalbin ve ruhun, kötü huy ve vasıflara nefsin mahal olması da mümkündür. Nefs bu bütünün bir parçasıdır. Aynı şekilde bu bütünün diğer bir parçası da kalptir. Hüküm ve isim (insan denen) bu bütüne aittir.27. Ruh*Ehl-i sünnetin araştırıcı âlimleri ruh konusunda ihtilâf etmişlerdir. Kimi, ruh, can ve hayat demektir, demiş; kimi de, ruh beden kalıbına tevdi edilmiş aynî (bir cevher) bir varlıktır, demiştir. Ruh öyle bir latife (sır) dır ki, bedende bulunduğu müddetçe Allah Taâlâ ruhun mahalli olan beden kalıbında hayat yaratır. Tabiattaki ilâhî kanun böyle cereyan etmektedir. İnsan (ruh ile değil) hayat ile diri ve canlıdır, uyku halinde (ruh maddî âlemden) yükselir, bedenden ayrılır, sonra ona döner.İnsan ruh ve cesedden meydana gelir, çünkü Hakk Sübhanehu ve Taâlâ bu bütün içinde her birini diğerinin emrine vermiş ve yekdiğerine muhtaç kılmıştır. Haşr ve neşr bu bütün ile ilgili olacağı gibi, ceza ve sevap gören de (ruh ve bedenden müteşekkil olan) bu bütün (insan) olacaktır.Ruhlar mahlûktur, kıdemine inanan büyük bir hataya düşmüştür. Haber ve eserler ruhun latif bir ayna´yânı latife, ecsâm-ı latifeden) olduğuna delâlet etmektedir.28. Sır""Muhtemeldir ki, sır da ruh gibi beden kalıbına tevdi edilmiş bir latifedir. Sûfilerin esasları ve prensipleri, sırrın müşahede (ulûhiyyeti seyr re temaşa) mahalli olduğunu icap ve ifade etmektedir. * Ruh bahsini krş: Luma, 221, 231; Ta´arruf, s. 67; Keşfu´l-mahcûb, s. 335. ** Sır bahsini krş: Luma, s. 231. 354.Nitekim sırrın sırrı ise, Hakk´tan başkasının muttali olamadığı şeydir. Sufîlerin İstılahına ve esaslarına göre, sırrın ruhtan daha latif, ruhun da kalpten daha şerefli olması icabetmektedir.Sûfiler derler ki: Sırlar başkasının eser ve kalıntılarının kulluğundan azâd olmuştur (yani sırlar Allah´tan başka hiç bir şeye meyletmez, hiç bir şeyin kulu ve kölesi olmaz).Kul ile Hakk Sübhanehu ve Taâlâ arasında saklı ve gizli kalan (mektûm, masun) hâllere de sır denilir. «Sırlarımız bakiredir, hiç bir kimsenin vehmi bu bekâreti bozmamıştır,» diyenlerin sözünü bu mânada anlamak icabeder.Sûfîler derler ki: Hür ve asil kişilerin kalbleri sırların mezarıdır, (hür kişinin kalbine tevdi edilen sır orada ölür, bir daha dışarı çıkmaz) .Yine sûfiler: «Sırrımı düğmem bilse onu koparır atarım» demişlerdir. (Ne düşündüğümü şapkam bilse, başımdan çıkarır atarım).Süfîler arasında kullanılan ıstılahların tefsiri, tabirlerin izahı özet olarak bundan ibarettir. Zikrettiğimiz bu gibi ıstılah ve tabirler sûfîlere mahsustur.Derler ki: Dervişin derdi ve düşüncesi geçmiş veya gelecek zamanı değildir. Onun derdi içinde bulunduğu vakit (hâl) dir. Bunun için, geçmiş zamana âit olup da elden çıkan şeylerle meşgul olmak, ikinci bir vakti de elden çıkarıp zayi etmektir, denilmiştir.Sûfîler, kulun irâdesinin tesiri olmadan doğrudan doğruya Hakk´dan kendilerine gelen ve onları idare eden tasavvufi hâllere de vakt ismini verirler ve «Falan, vaktin hükmü iledir» derler. Bununla, kulun irâdesinin tesiri olmadan kendisini gaybden zuhur eden şeye (ve ilâhî tasarrufa) teslim etmesini, kastederler. Yalnız bu durum Allah Taâlâ´nın kulları üzerinde şeriatın hakkı ile ilgili olarak bir emri veya icabı bulunmadığı zaman bahis konusu olur. (Yani vaktin hükmüne teslim olma ve ona boyun eğerek, irâdeyi devreden çıkarma halidir.• Vakt bahsini karşılaştır: Keşfu´l-mahcub s. 480.1. Halin (çokluk şekli ahvâl) iki mânası vardır: a) Mazi ile müstakbel arasındaki zaman parçası, şimdiki zaman, b) Hüzün, neşe, v.s. gibi psikolojik hâller, durumlar. Bunun gibi, vaktin de iki mânası vardır. Hâl ve vakit fert tarafından yaşanan duygular demektir.büyüklerin tercih ettiKleri sözlerden biri de «Vakit kılıçtır» cümlesidir. Yani kılıç kesici olduğu gibi, vakit de Hakk´ın kul üzerindeki takdiri ve hükmü hususunda tesirini derhal gösterir, kılıç gibi keser atar.Derler ki: Sathına dokununca kılıcın pürüzsüz ve yumuşak, yüzüne dokununca keskin ve sert olduğu müşahede edilir. O halde kılıca yumuşaklık gösteren selâmete erer. Kılıçla sertleşen ve zıtlaşan ise derhal zararını görür. Bunun gibi vaktin hükmüne teslim olan kurtulur, ona karşı çıkan tepetakla yuvarlanır, aşağıya düşer.Şu şiir bu makamda okunur:«Vakit kılıç gibidir, eğer kılıca yavaş ve yumuşak dokunursan, o da sana yavaş ve yumuşak dokunur. Eğer sert dokunursan, kılıcın iki yüzü de sana sert dokunur ve keser».Bir kimseye vakit yar olursa, o kimsenin vakti (iyi) bir vakittir. Vakit bir kimseyi sıkıştırıp zor durumda bırakırsa, onun hakkında vakit ilâhi bir gadap ve intikamdır.Üstad Ebu Ali Dekkak´ın şunu söylediğini işitmiştim: «Vakit bir törpüdür, seni aşındırır, fakat yok etmez, yani vakit törpüsü seni yok etse, tamamen ortadan kaldırsa mahvolduğun an kurtulmuş olurdun, lâkin vakit törpüsü her an senden bir parça almakta ve seni tamamen yok etmemektedir.»Sûfiler şu şiiri bu mânada okurlar:«Her geçen günüm benden bir parça, alıp götürmekte, kalbin içine bir hasret bırakmakta, sonra da geçip gitmekte...» Şu şiir de bu mânada okunur:«Derileri yana yana tükenen, fakat azapları bitmesin diye kendilerine yeniden deri verilen cehennemlikler gibiyim ben.» Şu şiir de bu makamda söylenir:«ölen ve öldükten sonra rahata kavuşan kimse ölü sayılmaz, sadece sağ iken ölenler ölü sayılır.»Zeki ve akıllı kimse vaktin hükmü altında olur. Eğer vakti sahv ise şeriatın icabını icra eder, eğer vakti mahv ve vecd ise üzerinde gâlib olan hakikatin hükmü olur.Tasavvuf ıstılahlarında makam, kulun tekrar ede ede kazandığı ve vasıf hâline getirdiği âdâb ve ahlâktır. Bu edepler-, bir çeşit tasarrufla, bir nevi arayış ve isteyişle sıkıntılara göğüs gererek elde edilir. Şu halde bir kimsenin makamı, içinde bulunduğu (ve çalışarak ulaştığı) yerdir. Riyazetle meşgul olduğu şeydir. (Yani içinde bulunduğu yer ve riyazetine konu olan şey).Makamın şartı, içinde bulunulan bir makamın bütün hükümleri gerçekleştirilmeden ondan sonraki makama göz dikmemek ve oraya yükselmemektir. Şöyle ki; kanaat makamını gerçekleştirmeyen bir kimse için tevekkül makamı sahih olmaz, tevekkül makamım elde edemiyen bir kimsenin teslim makamına yükselmesinde sıhhat olmaz. Bunun gibi tevbe makamını tam olarak gerçekleştirmeyenlerin inabe makamına geçmeleri, verâ´ makamını tahsil edemiyenlerin zühd makamı ile uğraşmaları sağlam bir usûl değildir.Mükâm ikâmet yeri (makam, kıyam yeri) demektir. Nitekim müdhal idhal, muhrec ihraç mânasına gelir. Bir kimsenin bir makam kazanması ve oraya konması ancak Allah Taâlâ´nın o kimseyi o makamda ikâmet ettirdiğini o kimsenin görmesi suretiyle mümkün olur. Böylece o kimse işini sağlam temeller üzerine bina kılmış sayılır.Üstad Ebu Ali Dekkak (r.a.)ın şunu söylediğini duymuştum: «Vâsiti Nişabur´a gelince Ebu Osman´ın müridlerine: Şeyhiniz size ne emrederdi? diye sordu. Onlar da: Taat ve ibadete sıkı bir şekilde sarılmakla beraber bu husustaki hata ve kusurlarınızı görünüz, diye emrederdi, şeklinde cevap vermişlerdi. Bunun üzerine Vâsitî: Şeyhiniz size halis Mecusiliği emretmiş, keşke: Amele sıkı bir şekilde sarılın, fakat bu ameli yaratanı ve tatbik ettireni (Allah´ı) görerek amellerden kaybolunuz, diye emretseydi, demişti.» (Yani amelleri ve amellerdeki kusurları değil de, sadece bu amellerin yaratıcısını düşününüz ve böylece amellerden gâib olunuz).Vâsitî, müritleri kendini beğenmişlik ve gurur hâlinden korumak maksadı ile bu sözü söylemiştir, yoksa kusur mahalline meyil ettirmek, (amelin kusurlu olması mühim değil mânasını kasdetmek) veya herhangi bir edebin ihlâl edilmesini caiz görmek için bu sözleri söylememiştir* Makam bahsini karşılama Keşfu´l-mahcûb, s. 224, 484; Avârifu´l-maarif, IV, 281.3. Hâl*Hâl tasavvuf ıstılahlarındandır. Sûfilere göre hâl, kulun kasdı, celb etme teşebbüsü, kazanma isteği olmadan kalbe gelen neşe-hü-zün, rahatlık-sıkıntı, şevk-dert, heybet-heyecan gibi mânalardır.Şu halde hâller Allah vergisidir, makamlar ise çalışılarak kazanılır. Hâller Allah Taâlâ´nın cömertlik ve lutfundan gelir. Makamlar ise cehd ve gayret sarfetmekle hâsıl olur. Makam sahibi makamında temkin sahibidir. Hâl sahibi ise hâli içinde yükselme durumundadır (makamda istikrar vardır, hâl ise değişme vaziyetindedir).Zunnûn Mısrî´ye, arif (billah) dan sorulunca: «Şimdi burada idi. Fakat (hali değişti ve yükselip) gitti,» diye cevap vermişti. (Veya kendinden geçti, Allah´ına gitti).Şeyhlerden bazıları, hâller şimşek gibidir, (parlar ve derhal kaybolur) . Eğer devamlı olursa bu hâl değil, nefsin sözü (hâdis-i nefis) ve vesvesesidir, demişlerdir.Sûfiler şöyle derler: Haller isimleri gibidirler, kalbe hulul ve nüfuz eder etmez derhal zail olur. (Hâl kelimesi lügatte değişme mânasına gelir). Sûfiler bu mânada şu şiiri okurlar:«Hâl değişmeseydi hâl ismini almazdı. Değişen her şey zail olur. Nihayete ulaştığı zaman gölgeye bak, uzaması son haddine varınca kısalmaya başlamakta.»Sûfîlerden bazıları hâllerin baki ve dâimi olduğuna işaret ederek demişlerdir ki: Hâller devamlı olmaz ve peşpeşe gelmezse hâl değil, levâih ve bevâdih adını alır. Levâih ve bevâdih sahibi henüz hâllere ulaşmış değildir. Ancak bu sıfat, devam ederse o zaman hâl ismini alır.Ebu Osman Hirî bu mânada olmak üzere diyor ki: «Kırk seneden beridir Allah beni hiç bir hâlde ikâmet ettirmemiştir ki ben o hâlden hoşnut olmuş olmıyayım» (Yani Allah hangi hâli vermiş ise ona razı olmuş, hoşnutsuzluk duymamış bulunmaktayım).Ebu Osman bununla rızânın devamlı olduğuna işaret etmiştir. Rızâ ise hâl nevindendir. Bu hususta söylenmesi gereken şey, şudur: Hâllerin devamlı olduğuna işaret eden sûfîlerin sözleri doğrudur.• Hal bahsini krş: Lunm, 42, 334; Ta´arruf, s. 86; Keşfu´l-mahcûb, s. 224, 480, Avârifu´l-maarif, IV. 281, 383.gelen´ hâllerden fazla devam etmiyen tâli derecede bir takım haller daha vardır.Tevârik, daha evvel anlatılan hâllerin devam edişi gibi devam ederse, sûfî daha üstün ve daha latif yeni hâllere yükselir. O zaman sûfî ebedî bir yükseliş durumuna girmiş olur.Üstad Ebu Ali Dekkak (r.a.) in Resûlüllah (s.a.) in: «Kalbimi bir örtü bürür de onu kaldırmak için günde Allah Taâlâ´dan yetmiş defa af dilerim,» (2) hadisini izah ederken şöyle dediğini işitmiştim: «Resûlüllah (s.a.) hâlleri itibariyle ebedî ve devamlı bir yükseliş durumunda idi. Bir hâlden daha yüksek bir hâle ulaştığı zaman eski hâlini mülâhaza eder, yeni hâline nazaran eski hâlini bir hicap ve örtü kabul ederdi. Onun hâlleri ebedî ve devamlı olarak artış göstermekte idi.»Hakk Sübhanehu ve Taâlâ´nın kudreti dâhilinde bulunan lutufların nihayeti yoktur. (Mutlak ve ideal) izzet Hakk´ın hakkı olunca, hakiki mânadaki izzete ve yüksekliğe ulaşmak imkânsız olur. O halde kul hâlleri itibariyle ebedî bir yükseliş vaziyetinde bulunacaktır.Allah´ın kulunu ulaştırdığı hiç bir mâna ve hâl yoktur ki, ondan daha üstün olanını yaratmak ve kulunu oraya ulaştırmak Hakk Sübhanehu ve Taâlâ´nın kudreti dahilinde olmasın.Sûfîlerin, iyi insanların sevap getiren güzel amelleri daha iyi olan kimseler için günah getiren fena amellerdir (Ebrârın hasenatı, mukarrebûnun seyyiâtıdır), sözünü bu mânada anlamak icabeder. Bu sözün mânası nedir, diye Cüneyd´e sorulmuş.  
Makamlar 1
Şimdi sıra, sülük sahipleri için (Hakk´a giden yolda birer menzil, durak ve) basamak olan makamların açıklanması bahsine gelmiş bulunmaktadır. Ondan sonra da Allah Taâlâ´nın fazlı ve lutfu ile kolaylaştırdığı nisbette hâllerin (ahval) tafsilâtlı bir şekilde anlatılacağı bölümlere geçilecektir, İnşaallah Taâlâ...1. Tevbe*Allah Taâlâ: «Ey iman edenler, hepiniz toptan Allah´a tevbe ediniz, umulur ki, felah...
Makamlar 1
Şimdi sıra, sülük sahipleri için (Hakk´a giden yolda birer menzil, durak ve) basamak olan makamların açıklanması bahsine gelmiş bulunmaktadır. Ondan sonra da Allah Taâlâ´nın fazlı ve lutfu ile kolaylaştırdığı nisbette hâllerin (ahval) tafsilâtlı bir şekilde anlatılacağı bölümlere geçilecektir, İnşaallah Taâlâ...1. Tevbe*Allah Taâlâ: «Ey iman edenler, hepiniz toptan Allah´a tevbe ediniz, umulur ki, felah bulursunuz» (Nur, 24/31), buyurmuştur (1).Hz. Enes, Resûlüllah (s.a.) dan şu hadisi rivayet etmiştir: «Günahtan tevbe eden, günahsız gibidir. Allah bir kulunu sevdi mi, günah ona zarar vermez (çünkü tevbe etmesini nasip eyler)». Bundan sonra Resûlüllah: «Şüphesiz ki, Allah tevbe edenleri sever, tertemiz olanları sever» (Bakara, 2/222) mealindeki âyeti okudu. Ya Resûlallah, tevbenin alâmeti nedir? diye sorulunca: «Pişmanlık» (nedamet)» buyurdu (2).Enes b. Mâlik, Nebi (s.a.) nin: «Allah´ın en çok sevdiği kimse, tevbe eden. gençtir,» buyurduğunu rivayet etmiştir (3).Tevbe, sâliklerin (vuslata ermeleri için uğradıkları) menzillerden ilk menzildir. Taliplerin (ulaştıkları) makamlardan birinci makamdır.Tevbenin Arap dilindeki hakiki mânası dönmek (rücû´) tir. «Tevbe etti», «döndü,» demektir. Şu halde tevbe, şeriatın yerdiği şeyden övdüğü şeye dönmektir. Resûlüllah (s.a.): «Pişmanlık tevbedir», buyurmuşlardır (4).Ehl-i sünnetin (kelâm) âlimleri, sahih bir tevbenin üç şartı vardır, demişlerdir: Şeriata muhalif işleri yapmaktan nedamet duymak, hatalı (ve günah olan şeyleri) derhal terketmek, eskiden işlenen günahların benzerlerini yapmamaya azmetmek. Sıhhatli bir tevbe için * Tevbe bahsini krş: Lıuna, s. 43; Keşfu´l-mahcûb, s. 378; Kûtu´l-kulûb, I, 36L; Ta´arruf, s. 92; İhya, IV, 2; Avarifu´l-maarif, I, 317.1. Tevbe, lügatta: Dönmek, vazgeçmek, terketmek, ayrılmak, rucü´ etmek. Istılahta: Günahı terkederek iyi amele, isyanı bırakarak itaate dönmek, eskiden işlenmiş günahlardan ötürü nedamet ve pişmanlık duymaktır.2. İbn Mâce, Zühd, 30; Aclûnî, I, 296.3. Süyûtît II, 151.4. îbn Mâce, Zühd, 30; İbn Hanbel, I, 376hadiste geçen «.Nedamet tevbedir» sözü «Tevbenin büyük bir kısmını nedamet teşkil eder» mânasına gelir ve bu hususu kesinlikle ifade eder. Nitekim Resülüllah (s.a.): «Hac, Arafat (da vakfeye durmak) dır,» buyurmuşlardır. Bu Hac ile ilgili erkânın çoğu Arafat´ta vakfeye durmaktır mânasına gelir. Yoksa Haccın Arafat´ta durmaktan başka rüknü yoktur, demek değildir. Haccın en büyük rüknü vakfedir, demektir. Aynı şekilde «Nedamet (pişmanlık) tevbedir» hadisi de tevbenin en büyük rüknü nedamettir, mânasına gelir.Hakikat ehli (olan sûfîlerden): Hakiki tevbede (tevbenin gerçekleşmesinde) nedamet kâfidir, çünkü diğer iki rükün nedametin peşinden gelir, ona tâbidir, Şüphesiz-ki, bir kimsenin ısrarla yapmakta olduğu veya ilerde yapmaya azmettiği bir işin benzerinden nedamet duymasını tasavvur etmek mümkün değildir, demişlerdir. (İnsan yapmakta olduğu veya yapmaya karar verdiği bir şeyin benzerinden pişman olmaz).Tevbenin mânası kısaca bundan ibarettir. Tevbenin şerh ve izahına gelince: Şüphesiz ki tevbenin bir takım sebepleri, dereceleri ve kısımları mevcuttur. Bunlardan ilki kalbin gaflet uykusundan uyanması ve kulun içinde bulunduğu kötü hali görmesidir. Bunların hepsine, Hakk Sübhanehu ve Taâlâ´dan kalbe gelen yasaklayıcı emirleri can kulağı ile dinliyerek Allah´ın tevfiki (muvaffak kılması) ile ulaşılır. Hadiste: «Her Müslüman kişinin kalbinde Allah´ın bir vaizi mevcuttur.» buyurulmuştur. Başka bir hadiste: «Şüphesiz ki bedende bir et parçası vardır, o iyi olursa bütün beden iyi olur, o bozulursa bütün vücut bozulur, dikkat edin o kalptir.» (5) buyurulmuştur.insan yaptığı şeyin kötü olduğunu kalbi ile düşünür (vicdanı ile hükmeder) ve işlemekte olduğu kötü işleri görürse, kalbine tevbe etme arzusu ve çirkin muameleleri söküp atma isteği doğar, o zaman Hakk Taâlâ kararı (ve azmi) düzeltmeyi, (iyi amele doğru) güzel bir dönüş yapmayı ve tevbe sebepleri için hazırlıklı olmayı insana nasip eder. Bunun ilki kötü insanlarla arkadaş olmayı terk etmektir. Zira insanı bu maksattan uzaklaştıran ve verilen sağlam karar konusunda tereddütlere düşüren kötü arkadaştır.Tevbenin bu derecesi, müşahedenin sürekli olması ile tamamlanır, başka yoldan gerçekleşmez. Müşahede, müridin tevbeye olan rağbetini artırır, azmedileni tam olarak gerçekleştirmeyi sağlayan birsaiktir.Başlamış olduğumuz güzel iş ve ibadeti tamamlama hevesini güçlendirir). Böylece ısrarla yapılan çirkin fiillerle ilgili düğümler insanın kalbinden çözülür, mahzurlu işleri icra etmekten sâlik vaz geçer, dolu dizgin arzu (ve şehvet) peşinde koşan nefsine gem vurur, derhal günahtan uzaklaşır, gelecekte de bu nevi fiilleri kesinlikle işlememeye azmeder. Bundan sonra şayet kararına uygun olarak hareket eder ve azminin icabettirdiği hususu gerçekleştirirse, o hakikaten muvaffak olmuştur, (Allah´ın tevfikine nail olmuştur) demektir. Şayet böyle yapmaz da tevbeyi bir veya birkaç defa bozar, fakat arzusu onu tevbeyi yenilemeye sevkederse —ki bu durumlara çok rastlanır— bu halde de bu gibi kimselerin tevbeden ümit kesmemeleri icabeder. Zira her müddetin sınırı çizilmiştir (kader ne ise o vukua gelecektir).Ebu Süleyman Darâni´nin şöyle dediği hikâye olunur: «Bir vaizin meclisine devam ederdim. Bir seferinde sözü kalbime tesir etmişti. Vaaz meclisinden ayrıldığım zaman kalbimde bu tesirden eser kalmamıştı. İkinci defa meclise geldim ve vaizin sözlerini dinledim, yine sözlerinin tesirinde kaldım. Meclisten ayrıldım, tesir yola kadar sürdü, sonra kayboldu. Üçüncü kere meclise geldim, bu sefer o kadar çok duygulandım ki, evime kadar bu tesir devam etti. Bunun üzerine (şeriata) aykırı olan (mûsikî) âletlerini kırdım ve (beni Allah´ıma ulaştıracak olan) yolu tuttum.» Bu hikâye Yahya b. Muaz´a naklolununca: «Bir serçe bir turnayı avlamış,» demiş. Serçe ile bu kıssacı vaizi, turna ile Ebu Süleyman Darâni´yi kastetmişti.Ebu Hafs Haddad´ın: «Şu demircilik sanatını birkaç defa terkettim, fakat tekrar başladım. Sonra bu iş beni terketti, bir daha ona dönmedim,» (çünkü bundan daha faziletli olan amellerle meşgul olmuştum) dediği hikâye edilir.Derler ki Ebu Amr b. Nüceyd (tasavvuf yolunun) başlangıcında Ebu Osman´ın sohbet meclislerine devam ederdi, sözlerinin tesirinde kaldı ve tevbe etti. Sonra bir ara işi gevşetti (müritliğe ara verdi), Ebu Osman´ı gördükçe ondan kaçıyor ve meclislerine devam etmiyordu. Bir gün yolda Ebu Osman´la karşılaştı, yolu değiştirdi, başka bir yola saptı, Ebu Osman onu takip etmeye başladı ve nihayet yakaladı: «Evlâdım, sadece günahsız (masum) olduğun zaman seni sevenle arkadaşlık etme. Ebu Osman sadece bu nevi (gevşeklik) hâllerinde sana faydalı olur,» dedi. Bunun üzerine Ebu Amr tevbe etti, önceki müritlik haline döndü ve bunu başarı ile devam ettirdi.Ebu Ali Dekkak´ın şunu söylediğini işitmiştim: «Müritlerden biri sohbetleri terketmiş, yoldan çıkmıştı. acaba tevbe hâline dönsem bunun hükmü nedir diye düşünürken hatiften bir ses ona: Ey falan, bize itaat ettin, biz de sana teşekkür ettik. Sonra bizi terkettin, biz de sana mühlet verdik, eğer (mehil müddeti içinde) bize dönersen seni kabul ederiz, dedi. Bunun üzerine genç müritlik hâline döndü ve bunda başarılı da oldu». Şu halde insan günahları terkeder, kalbindeki «günahda ısrar» düğümünü çözer, bir daha bu nevi bir günaha dönmemeye azmederse, işte o zaman kalbinde hâlis ve sâdık bir nedamet hissi vücut bulur, bunun tesiriyle geçmişteki işlediği hata ve günahlara üzülür, elden çıkan (fırsat ve) hallerinin hasreti ile yanar tutuşur. İşlediği kötü amellerden ötürü hüzünlenir, böylece tevbesi tamam hale gelir, mücâhedesi dosdoğru bir şekle girer, halk ile ihtilâtı terkederek halvete çekilir, artık kötü insanlarla sohbet etmekten zevk almaz, tersine bu nevi dostluk onu sıkar, ürkütür, onlarsız yaşamak ister, gecesi-gündüzü hasret içinde geçer, bütün hallerinde eseflenmeye dört elle sarılır, ibret gözyaşını dökerek yanlış attığı adımların izlerini siler, güzel tevbesi ile günah yaralarını tedavi eder, akranı arasında solgunluğu ile tanınır, zayıflığı ile halinin sıhhatli oluşuna istidlal edilir.(Haklarını yediği) hasımlarını razı edip yaptığı haksızlıkları ödemedikçe, anlatılan hususlardan hiç biri tam olarak yapılmış olmaz. Çünkü tevbenin ilk derecesi imkân nisbetinde (hak sahibi olan) hasımları razı etmektir. Eğer hak sahiplerine haklarını vermeye (mâlî) gücü yeterse veya hak sahipleri âlicenablık yaparak haklarını ona helal kılar ve onu ibra ederlerse ne alâ. Aksi halde mümkün olan en kısa zamanda hakları, hak sahiplerine ödemeye kalbi ile azmeder, diğer taraftan Hakk Taâlâ´ya yalvarır, yakarır, O´na sığınır ve hak sahipleri için duada bulunur.Tevbekârların kendilerine has bir takım halleri ve sıfatları vardır. Bu gibi haller, tevbekâr olanların hasletlerini teşkil eder. Bunlar tevbenin sıhhatinin şartı olduğu için değil, sıfatı olduğu için tevbe nevinden kabul edilir. Tevbenin mânası hakkında şeyhler tarafından söylenen sözler buna işaret eder.Üstad Ebu Ali Dekkak´ın şunu söylediğini işitmiştim: «Tevbe üç kısımdır. Birincisi; tevbe, ortancası-, inâbe ve sonuncusu; evbe adını alır. Tevbe bidayet, evbe nihayet, inâbe ise ikisinin ortası kılınmıştır. Ceza görme korkusundan tevbe eden her insan tevbe sahibidir. Sevap tamahı ile tevbe eden her insan inâbe sahibidir. Sevap arzusu veya ceza korkusu ile alâkalı olmaksızın emreitaat için tevbe edenler ise evbe sahibidir ve en üstün olanlardır.müminler, hepiniz Allah´a tevbe ediniz´ (Nur, 24/31) buyurmuştur. Inâbe velî ve mukarreb olanların sıfatıdır. Yüce Allah: ´înâbeli bir kalb (yani gönül verme hali) ile geldi´ (Kaf, 50/33) buyurmuştur. Evbe, nebi ve resul olanların sıfatıdır. Ulu Allah: ´O ne hoş bir kuldur. Şüphesiz ki, o evbe sahibi (evvâb) dır.´ (Sâd, 38/44) buyurmuştur».Cüneyd: «Tevbenin üç nevi mânası vardır: Birincisi; nedamet, ikincisi; Allah´ın yasak kıldığı şeyi tekrar işlememeye kesinlikle karar vermek, üçüncüsü; işlenen haksızlıkları telâfi etmek için çaba harcamak,» der.Sehl b. Abdullah, «Tevbe, ilerde yaparım, sözünü terketmek (ve ilâhî emir ve nehiylerin gereğini derhal yerine getirmek) tir,» demiştir.Haris Muhasibi, «Hiç bir zaman Allah´ım, senden tevbe talebediyorum demedim. Fakat senden tevbe etme arzusunu ihsan etmeni istiyorum, dedim,» demiştir.Cüneyd diyor ki: «Bir gün Seriyyü´s-Sakati´nin yanına gittim. Onu değişmiş (ve üzgün) gördüm. Ne oldu? diye sordum. Şu cevabı verdi: Yanıma gelen bir delikanlı benden tevbenin ne olduğunu izah etmemi istedi. Günahını unutmaman, diye cevap verdim. Genç bu na itiraz etti. Ve: Hayır! Belki tevbe günahını unutmaktır, dedi. (Buna kırıldım). Cüneyd: Benim kanaatim da, o gencin kanaati gibidir, deyince Seri bunun sebebini sordu. Cüneyd dedi ki: Allah beni cefa (günahkâr olma) hâlinden vefa (tevbe) hâline nakletse safa (tevbe) hâlinde cefa (günah) yi hatırlamak cefa olmaz mı? Bunun üzerine Seri sükût etti».Sehl b. Abdullah´a tevbenin ne olduğu sorulunca, «Günahını unutmamalıdır» demişti. Cüneyd´e tevbenin ne olduğu sorulunca, «Günahını unutmandır» diye cevap vermişti. Ebu Nasr Serrac der ki, Sehl bu sözü ile (tasavvufa yeni giren) müritlerle bazan tevbe eden, bazan tevbesini bozan günahkârların hâline işaret etmiştir.Cüneyd ise hakikat mertebesine ulaşanların hâline işaret etmiştir. Çünkü Allah Taâlâ´nın azameti ve zikrinin devamı gibi şeyler bunların kalplerine galebe çaldığı (ve tesir ettiği) için günahlarını hatırlayamazlar. Tevbenin ne olduğu sorulduğu zaman Ruveym´in «Tevbe, tevbeden tevbedir» (kişinin kendisini tevbekâr olarak görüp buna değer vermesinden tevbe etmesidir) diye verdiği cevap da buna benzer.Ebu´l-Hüseyn Nuri, «Tevbe, Aziz ve Celil olan Allah hariç her şeyden dönmek (ve yüz çevirmek) tir,» demiştir.Abdullah Temimi, «Günah (ve hatadan) tevbe eden tevbekâr ile gafletten tevbe eden tevbekâr ve bir de iyi amellerini görüp (ona değer vermekten) tevbe eden tevbekâr arasında ne kadar büyük fark var!» demiştir.Vâsitî der ki: «Nasûh (halis, Allah için olan) tevbe ile tevbekâr olan kimsede ne açık, ne de gizli günahtan eser kalmaz, samimi bir şekilde (nasûh tevbesi ile) tevbe eden (hep Hakk ile meşgul olduğu için) nasıl akşamladığına ve sabahladığına aldırmaz».Yahya b. Muaz şöyle dua ederdi: «İlâhi! Huyumu bildiğim için, (günahıma) tevbe ettim, bir daha (hatalarımı) tekrar etmiyeceğim, demiyorum. Aczimi bildiğim için, günahları terketmeyi garanti ediyorum da demiyorum, fakat şunu söylüyorum: Belki tekrar günah işlemeden ölürüm de günaha dönmem».Zunnûn, «Günahı kökünden söküp atmayan istiğfar (ve tevbe), yalancıların tevbesidir,» demiştir.İbn Yezdanyâr´a: Kul Allah´a (vuslat için yola) çıkarsa hangi esas üzere olmalı, diye sorulmuş. O da: «Terkettiği (hevâ, heves ve mala) dönmemek, vâsıl olmak istediği (Allah) tan başkasının (rızâsını) gözetmemek ve terkettiği (mal, hata ve günahla) ilgili düşüncelerden sırrını korumak esası üzere hareket eder,» diye cevap vermişti.İbn Yezdanyâr´a soruldu: Bu anlattıkların varlık olmaktan çıkıp uzaklaşanlar için bahiskonusudur, yoksulluktan çıkıp uzaklaşanların hali nasıl olacak? Şu cevabı verdi: «Geçmişteki acılığın (ve fakirlik sıkıntısının) karşılığı olarak gelecekte zevk bulmak».Bûşencî´ye tevbe nedir, diye sorulunca şu cevabı vermişti: «(İşlediğin bir) günahı hatırlar da, hatırlama zamanında o günahtan hoşlanmaz (ve zevk almaz) san tevbe işte odur».Zunnûn şöyle der: «Tevbenin hakikati arzın bütün genişliği ile, karar (ve takatin) kalmayacak derecede başına dar gelmesidir. Sonra nefsinin de seni sıkmasıdır. Nitekim Allah Taâlâ, Kur´an-ı Kerim´de: ´Canları sıkılmıştı, Allah´ın gadabından yine Allah´ın affına sığınmaktan başka çare olmadığını anladılar. Sonra tevbe etsinler diye Allah onlara tevbe ihsan etti´ (Tevbe, 9/118) buyurulmuştur».Ebu Hafs´a, tevbekâr niçin dünyaya buğz eder? diye sorulunca: ?«Çünkü dünya günah işlediği bir yerdir,» diye cevap vermişti. Fakat dünya aynı zamanda Allah´ın kula tevbe ihsan ettiği bir yer değil midir? şeklindeki bir soruya şu cevabı vermişti: «Öyledir amma kul günah işlediğini kesinlikle bilmekte, fakat tevbesinin kabul edildiği hususunda endişeli bulunmaktadır».Vâsîtî, «Davud (a.s.) un duyduğu (manevî) neşe (ve bu neşe içinde bulduğu) taat zevki onu derin hüzünlere boğdu. Davud (a.s.) ikinci halde (tevbe ve hüzün durumunda, taatmı görme ve ona değer verme suretiyle) hakikî durumunun kendisinden meçhul kaldığı birinci (neşe] halden daha üstün idi,» der.Sûfîlerden biri yalancının tevbesi dil ucu ile «estağfirullah» (Allah´tan af dilerim) demekten ibarettir, demiştir.Ebu Hafs´a tevbenin ne olduğu sorulunca: «Kulun tevbede bir rolü yoktur, çünkü tevbe (ve dönüş, önce Allah´tan) kuladır, kuldan (Allah´a) değildir». (Allah irade ederse kul tevbe eder) demiştir.Hakk Sübhanehu ve Taâlâ, Hz. Âdem´e şöyle vahyetmiştir: «Ey Âdem! Sen (cennetten ayrılmana sebep olan bir davranışta bulunman sebebiyle) zürriyetine yorgunluk ve sıkıntıyı miras bıraktın. Aynı şekilde onlara (özür dileme ve hatayı kabul etme fazileti olan) tevbeyi de miras bıraktın. Zürriyetinden her kim ki senin gibi tevbe ederse, sana icabet ettiğim gibi icabet ederim. Ey Âdem! Tevbekâr olanları duaları kabul edilmiş, güler yüzlü ve müjde verilmiş olarak kabirden mahşere getirerek haşredeceğim».Adamın biri Râbiatü´l-Adevî´yeye: Benim hata ve günahım çok, tevbe etsem Allah kabul eder mi? diye sordu. Râbia: «Hayır! O sana tevbeyi nasibederse ancak o zaman tevbe edebilirsin», dedi.Hakk Taâlâ´nın: «Şüphesiz ki, Allah çok tevbe edenleri de sever, temizliğe çok dikkat edenleri de sever» (Bakara, 2/222) buyurduğunu bilmek icabeder. Günah işleyen bir insan hatalı olduğuna kesinlikle inanır, bu inançla tevbe eder, sonra tevbesinin kabulü konusunda şüphe eder, bilhassa tevbenin kabul edilmesinin hakkı ve şartı Hakk Taâlâ´nın sevgisine lâyık (müstahak) bulunmak olduğuna inanır, vasıfları sebebiyle Allah´ın mahabbetini hak etmekten uzak bulunduğuna dair nefsinde emmâreler bulunduğuna, kani olur. Bu durumda tevbe etmeyi gerektiren bir günah işlediğine inanan kuliçin Allahtan af dilemek şart olur. Nitekim ecel gelinceye kadar (salih amel işleme halinin devam etmemesi) endişesini taşımak lâzımdır, denilmiştir.Yüce Allah´ın: «De ki; Allah´ı seviyorsanız bana tâbi olun ki, Allah da sizi sevsin» (Âli Imran, 3/31) buyurması bunu göstermektedir.Devamlı istiğfar Resûlüllah (s.a.) in sünneti ve âdeti idi. Resûlüllah (s.a.): «Kalbimi bir perde (hicap) örter de (Allah ile arama gerilen bu perde) kalksın diye günde yetmiş kere estağfirullah, (Allah´tan mağfiret diliyorum) derim,» (6) buyurmuştur.Yahya b. Muaz, «Tevbeden sonra işlenen bir günah, tevbeden önce işlenen yetmiş- günahtan daha çirkindir,» der.Ebu Osman, Aziz ve Celil olan Allah´ın-. ´Onların dönüşleri bizedir´ (Gâşiye, 88/25) sözünü: «Dinî hükümlere aykırı hareket etme meydanında at bile oynatsalar onların rücû´ları banadır» (irâdeleri ile dönmezlerse mecburen döneceklerdir) şeklinde tefsir etmiştir.Bir gün vezir Ali b. Musa ihtişamlı bir alayla birlikte atına binmiş gidiyordu: Onu tanımayanlar hayretlerinden bu kimdir! Bu kim imiş! demeye başladılar. Yolda duran bir hanım: Ne zamana kadar bu kimdir, bu kim imiş diyeceksiniz (ve dünya debdebesine hayret edeceksiniz). Bu Allah´ın gözünden düştüğü için gördüğünüz biçimde Allah´ın belâya (Âhireti terkederek dünya ile meşgul olma musibetine) soktuğu bir kimsedir, dedi. Bu sözü işiten Ali b. Musa evine döndü, vezirlikten istifa etti, Mekke´ye gitti ve orada mücavir hayatı yaşadı.2. Mücâhede*Yüce Allah, «Bizim için mücâhede edenleri doğru yolumuza iletiriz, şüphe yok ki, Allah ihsanda bulunanlarla beraberdir» (Ankebut, 29/69) (7) buyurmuştur.Resûlüllah (s.a.) a, Cihâd´ın en faziletlisi hangisidir? diye soru-* Mücâhede bahsini krş: Ta´arruf, s. 141, 147; Keşfu´l-mahcûb, s. 251; Ku-tû´I-kulûb, II, 283.6. Müslim, ZIkr, 41; Ebu Davud, Vitr, 26.7. Mücâhede, lügatta: Cihâd, cenk ve harbetmek, çekişmek, kavga etmek, cehd ve gayret sarfederek çalışmak, riyazet, temrin, perhizkârlık ve imkanları zorlamamaktır demiştirÜstad Ebu Ali Dekkak (r.a.) in şöyle dediğini işitmiştim: «Zahirini mücâhede ile süslendirenin sırrını Allah müşahede ile güzellendirir. Allah Taâlâ, «Bizim için mücâhede edenleri yolumuza iletiriz» (Ankebut, 29/69) buyurmuştur.Tasavvufî sülûkün başlangıcında mücâhede sahibi olmayanların bu yolun kokusunu bile koklayamıyacaklarını bilmek lâzımdır.Şeyh Ebu Abdurrahman Sülemî´nin Ebu Osman Mağribî´den şunu naklettiğini işitmiştim: «Mücâhedeye dört elle sarılmadan bu yolda kendisine bir şeyin feth ve keşf olunduğunu zanneden kimse hata içindedir».Üstad Ebu Ali Dekkak (r.a.) in, «Bu yolda bidayette ayakta durmayan (sıkıntı ve meşakket çekmeyen) nihayette oturamaz» (rahat ve huzur bulamaz) dediğini işittim.Ve yine Ebu Ali´nin, «Sûfîlerin, Hareket berekettir, demeleri, zahirdeki (mücâhede ile ilgili) hareketler sırrî ve ruhî hareketlerin ve feyizlerin bereketli olmasını gerektirir, mânasına gelir,» dediğini işitmiştim.Bayezid Bistamî şöyle demiştir: «(Mücâhede konusunda) on iki sene nefsimin demircisi oldum, (nefsimi parlatmak için onu on iki sene dövdüm). Beş sene nefsimin aynası oldum. Bir yıl nefsimle kalbimin aynasına baktım. Birden belimde bir zahirî zünnarın durmakta olduğunu görmeyeyim mi? Bu zünnarı kesmek için on iki sene uğraştım. Sonra yine baktım ve bu sefer içimde batini bir zünnarın bulunduğunu gördüm. Bunu kesmek için de beş sene didindim. Zünnarı nasıl kestiğimi düşünürken keşfim açıldı. Halka baktım, hepsini ölü halinde gördüm, cenaze namazlarını kılmak için üzerlerine dört kere tekbir getirdim».(Demirci demiri temizlemek ve düzeltmek için uğraştığı gibi on iki sene dış zahir yüzümü ve organlarımı ıslah için çalıştım, sonra içimde beni Haktan alıkoyan birsak. Istılahta: Nefs ile cenk etmek, nefse savaş ilân etmek, nefse karşı açılan savaş. Cihâd-ı asgar, düşmana karşı açılan savaş, cihâd-ı ekber, nefsi en büyük düşman bilerek, onu ezmek ve öldürmek, nefsin kötü huylarını yok etmek için girişilen harekât, cimri bir adamın ortağını hesaba çekmesi gibi nefsi hesaba çekmek, mürâkabe-i nefs, nefsânî arzuları kırıp geçirmek, nefsi irâdenin kulu, hissi aklın kölesi yapmak. 8. Tirmizî, Fiten, 13; Ebu Davud, Melâhim, 17; Ibn Mâce, Fiten, 3; Nesâî, Biat, 37; ibn Hanbel, III, 19.zünnârın bulunduğunu, yani halkın amelimi görmelerini arzu ettiğimi anladım. Bu zünnarı kesmek, bu hissi içimden silmek için on iki sene çalıştım. Bu sefer içimde bir zünnarın, amelimi beğenme ve ona değer verme duygusunun bulunduğunu fark ettim. Bu zünnarı kesmek, bu hissi yok etmek için beş sene çabaladım. Bu işi nasıl yaptığımı düşünürken keşfim açıldı ve hakikati olduğu gibi gördüm. Halkı ölü olarak müşahede ettim, cenazelerini kılmak için dört tekbir getirdim).Cüneyd, Serî´nin şunu söylediğini nakletmiştir-. «Genç arkadaşlarım! Benim yaşıma gelmeden evvel çok çalışınız, yoksa benim gibi zayıflar ve benim gibi (amel ve ibadette) kusur edersiniz». Seri bu sözleri söylediği zaman hiç bir genç ibadette ona yetişemiyordu.Hasan Kazzaz demiştir ki: «Şu tasavvuf işi üç şey üzerine kurulmuştur. Zaruret olmadıkça yememek, uykuya mağlub olmadan uyumamak ve mecburiyet olmadan konuşmamak».İbrahim b. Edhem der ki: «Bir kimse şu altı adet sarp yolu ve çetin engeli aşmadıkça salih insanlar derecesine ulaşamaz: Birincisi! Nimet kapısını kapatıp şiddet ve sıkıntı kapısını açacak, ikincisi; İzzet (şan ve şöhret) kapısını kapatıp zillet kapısını açacak, üçüncüsü; Rahatlık kapısını kapatıp cehd ve gayret kapısını açacak, dördüncüsü; Uyku kapısını kapatıp uykusuzluk kapısını açacak, beşincisi; Zenginlik kapısını kapatıp fakirlik kapısını açacak, altıncısı; Emel (tûl-ı emel) kapısını kapatıp ölüme hazır olma kapısını açacak».Ebu Abdurrahman Sülemi (r.a.) nin ceddi Ebu Amr b. Nüceyd´-den şu sözü naklettiğini işittim: «Nefsi aziz olanın dini zelil olur» (nefsine değer veren dinine kıymet vermez).Ebu Ali Rûzbârî: «Beş gün hiç bir şey yemiyen bir sûfi acım, derse onu pazarda çalışmaya mecbur edin ve maişetini, kazanarak temin etmesini emredin» (Başkasından dilenerek sûfîlik olmaz).Mücâhedenin aslını ve esasını, (çocuğu sütten keser gibi) nefsi alışkanlıklardan kesmek, her zaman arzusunun aksine sevketmek teşkil eder. Bunu böyle bilmek lâzımdır. Nefsin hayır işlemesine engel olan iki sıfatı vardır: Nefsanî arzulara dalması, taattan kaçınması. Nefis, hevâ ve heves atına binip serkeşlik etti mi, ona takva gemi (dizgini) ile hâkim olmak icabeder, emredileni yapmada ayak diredi mi, onu isteğinin aksi istikamete sevketmek gerekir. Nefis atını dizginlemektengüzel netice veren bir tedbir yoktur. Nefis benlik ve ahmaklık şarabını içip sarhoş oldu mu, kendisine ait güzel işleri açıklamaktan, kendine bakan veya onu düşünenlere süslü ve ihtişamlı görünmekten başka bir şeyi gözü görmez. Diğer şeylerden sıkılır, o zaman yapılması icabeden şey; nefse değersiz, hor ve hakir oluşunu; aslının çirkin, işinin pis olduğunu hatırlatmak suretiyle onun gururunu kırmak ve zillet cezası ile cezalandırmaktır.Avam ameli mükemmel yapmak için çabalar, havassın maksadı ise manevi halleri saf vaziyete getirmektir. Zira açlığa göğüs germek ve uykusuz kalmak kolay ve basittir. Halbuki huyları tedavi ile değiştirmek ve süfli arzulardan arınmak zor ve sıkıntılı bir iştir.Nefsânî felâketlerin, anlaşılması oldukça güç olanı, bir insanın, halkın kendisini methetmesinden zevk almasıdır. Halkın kendisini methetmesi şarabından bir yudum içen, gökleri ve yeri kirpikleri üzerine yüklenmiştir (büyük bir manevi yükün altına girmiştir). Bunun alâmeti bu şarabı içmediği ve halk tarafından övülmediği zaman insana tenbellik ve gevşeklik halinin arız olmasıdır.Şeyhlerden biri senelerce kendi camiinin ilk safında defalarca namaz kılmıştı. Bir gün bir mazereti erkenden camiye gitmesine engel oldu. Onun için o gün namazı son safta kıldı. Bu zat bundan sonra bir müddet camide görülmedi. Camiye neden gelmediği soruldu, şöyle dedi: Şu kadar senenin namazlarını kaza ediyordum, ben bu namazları kılarken ihlasla Allah´a ibadet ettiğime kani idim. Halbuki bir gün mescide geç gelmem ve halkın beni son safta görmeleri mahcup olmama sebep oldu. O zaman anladım ki, bir ömür boyu duyduğum manevi neşe ve istek, halkın beni ilk safta görmelerinden ileri gelmekte idi. Bunun için namazlarımı kaza ettim.Ebu Muhammed Mürtaiş´in şöyle dediği hikâye edilmektedir: «Tecrid şartı ile (aç ve susuz) şu kadar hac yaptım. Bunların hepsinin (nefsanî) hazlarla karışık ve şaibeli olduğu bana malûm oldu. Şöyle ki: Bir gün annem kendisine bir testi su vermemi istedi. Bu nefsime ağır geldi. Anladım ki hac yapma konusunda nefsimin bana itaatta bulunması (ilâhi değil) beşerî bir zevkin ve nefsanî bir şâibenin tesiri ile vukua gelmektedir. Çünkü nefsim fâni olsaydı şeriatta hak olanı yapmak bana zor gelmezdi».Yaşı epeyce ilerlemiş ihtiyar bir kadın vardı. Halinden sorulduğunda, gençlik zamanında kendimde neşe ve vecd hâlleri buluyordum. Ebu Ali Dekkak´ın şunu söylediğini duymuştum: «Bu hikâyeyi dinlemiş olan hiç bir şeyh yoktur ki, bu kadına karşı rikkat ve şefkat duymamış ve ´O insaflı bir hanım idi´ dememiş olsun».Zunnûn: «Allah hiç bir kuluna, nefsinin zilletini göstermek suretiyle verdiği izzetten daha önemli bir izzet vermemiştir. Allah hiç bir kuluna, nefsinin zilletini görmesine mani olmak suretiyle verdiği zilletten daha kötü bir zillet vermemiştir».İbrahim Havvas, «Beni korkak ve çekingen kılan her şeye cesaretle girişirim» (mücâhede hamleci ve müteşebbis olmaktır) demiştir.Muhammed b. Fadl, «Rahat, nefsani arzulardan halas olmaktır,» demiştir.Ebu Ali Rûzbâri, «İnsanlara felâket şu üç yoldan gelir: Hasta tabiat ve mizaç, itiyadlara sıkı bağlılık, kötü arkadaşlık». Rûzbâri: Hasta tabiatla neyi kastediyorsun? sorusuna: «Haram yemeyi»; itiyad (ve alışkanlık) lara sıkı sarılma ile neyi kastediyorsun? sorusuna: «Harama bakmayı ve gıybet dinlemeyi»; kötü arkadaşlıkla neyi kastediyorsun?" sorusuna, «Nefiste şehvet coşunca ona uymayı», (yani nefisle dostluk yapmayı) diye cevap vermiştir.Yine Sülemî´den duymuştum: Nasrabâzi, «Nefsin zindanındır. Ondan çıktın mı ebediyyen rahat yaşarsın,» demiştir.Ebu´l-Hüseyn Varrak: «Başlangıç halimize Ebu Osman Hîri´nin tekke (mescid) inde riayet ettiğimiz en büyük kaide şu idi: Bize haberimiz olmadan ihsan olunan şeyi tercihen başkalarına vermek (isâr, diğergamlık), belli bir rızka sahip olmadan gecelemek, bize kötülük yapanlardan nefsaniyet adına intikam almamak, tersine onları mazur görmek, hatta kendilerinden özür dilemek, tevazu göstermek, hakaret gördüğümüz birine hizmet etmek için derhal harekete geçmek, (içimizdeki kötü duygular´yok olana kadar) ona ihsanda bulunmak».Ebu Hafs der ki: «Nefis tüm olarak zulmet ve karanlıktır, nefsin meşalesi sırrıdır, meşalenin ışığı tevfiktir. Şu halde sırrında Rabbının tevfiki kendisine refik (arkadaş) olmayan baştan sona kadar karanlık içindedir».Üstad ve İmam Kuşeyrî bu sözün izahında der ki: Ebu Hafs sarının meşalesi» sözü ile kulun kendisi ile yüce Allah´ı arasında bulur, her an nefsin hevesatına uymaktan korkar bu bela ve desiselerden kurtulabilmek içindevamlı surette kendisinde bir kuvvet ve kudretin bulunmadığı şuurunu taşır. «Tevfik» ile de insan kendisini nefsinin şerrinden korur. Çünkü insana Rabbının tevfiki (muvaffak kılması) ulaşamazsa nefsi ve Rabbı hakkında sahip olduğu bilginin ona faydası olmaz. Bundan ötürü, şeyhler «Sırrı olmayanın (günahda) İsrarı vardır» demişlerdir.Ebu Osman, «Nefsine ait bir şeyi güzel gören bir kimse kendi ayıplarını ve kusurlarını görmez, her hususta nefsini itham edenlerden başkası kendi kusurlarını göremez,» demiştir.Ebu Hafs der ki: «Kusurunu bilmeyen ne de çabuk helak olur! Şüphe yok ki küfrün yolu (ve habercisi) günahtır».Ebu Süleyman (Dâvud Tâî), «Nefsimin hiç bir amelini güzel bilmedim ve karşılığında sevab ummadım» (ona değer vermedim), demiştir.Serî, «Zengin komşulardan, kıraat ticareti yapan kurradan ve devlet adamlarının ulemasından sakının,» demiştir.Zunnûn, «Halkı (ve halkın ahlâkını) bozan şu altı şeydir,» diyor: «Birincisi, âhiret ameli ile ilgili niyet (ve rağbetin) zayıf olması; İkincisi, bedenlerin şehvetin rehini olması (şehvetin bedeni esir alması, ona malik olması); Üçüncüsü, ecel yakın olmakla beraber uzun emele (tûl-ı emel), yani ihtirasa mağlup olunması; Dördüncüsü, mahlûk olan insanların rızâlarının Hâlik´in rızâsından üstün tutulması; Beşincisi, hevâ ve hevese uyularak Peygamber (s.a.) in sünnetinin arkaya atılması, kulak ardı edilmesi; Altıncısı, selefe "ait birçok örnek hareketlerin görmemezlikten gelinerek mezara gömülmesi ve azıcık hatalarının nefs lehinde delil sayılması».3. Halvet-uzlet*Resûlüllah (s.a.) şöyle buyurmuştur: «Bütün insanların maişetlerinin sağladıkları kaynakların en hayırlıları şunlardır: Bir adam ki, Allah yolunda cihad için atının dizginini tutmuş, düşman tarafından korku ve dehşet verici bir sesin geldiğini işitince atının sırtına atlayarak ölmek ve öldürmek, ya şehit ya gazi olmak için düşmanın saflarına dalmış, şehid oluncaya kadar pervasızca ve tereddüt etmeden savaşmıştır.Üstad Kuşeyri der ki: Halvet, safvet ehlinin sıfatı; uzlet, vuslat ehlinin emmaresidir. Başlangıç hâlinde bulunan bir müridin hemcinsinden ayrı (uzlet hâlinde) yaşaması, nihayet hâlinde, üns mertebesini gerçekleştirdiği için halvet hâlinde bulunması şarttır. Uzleti tercih eden bir kimse için hak olan şey, halktan ayrı yaşamaktan maksadın insanların şerrinden selâmette olmak değil, insanların kendi şerrinden selâmette bulunmalarına inanmasıdır. Bu iki şıktan ikincisi kendini hor ve hakir görmenin, birincisi ise halkta bulunmayan bir meziyete sahip olmaya inanmanın neticesidir. Nefsini hor ve hakir gören mütevazi, kendisinin herhangi bir kimseden üstün olduğuna kani olan ise kibirli olur.Bir gün bir dağ başında herkesten uzak Görülen bir rahibe: Sen râhib misin? diye sorulunca: Hayır! Ben köpek bekçisiyim, halkı ısırmasın, halk selâmette yaşasın, diye nefis köpeğimi onlardan ayırdım, diye cevap vermiştir.Adamın biri sâlih bir kişiye, ziyaret için uğramış, yanına varınca şeyh (sâlih zât) adamın elbisesini toplamış. Adam: Niçin elbisemi topluyorsun, pis değil ki? demiş. Şeyh ona şu cevabı vermişti: Tahmininde yanılıyorsun, elbisen elbisemi değil, tersine elbisem elbiseni kirletmesin diye elbiseni topladım.Uzletin âdabı: Evvelâ Şeytan vesvese ve desise ile azdırmasın, diye tevhid akidesini sapasağlam muhafaza edecek ilimleri tahsil etmek, sonra işi muhkem bir esas üzerine bina etmek için farzları eda etmeye yarıyan şer´i bilgileri öğrenmektir. Hakikatte uzlet kötü huylardan ayrılmaktır, uzletin tesiri vatandan ayrılmada değil, kötü vasıfları değiştirmede aranmalıdır. Bunun içindir ki, arif kimdir sorusuna kâin ve bâin (birlikte ve ayrı) olan kimsedir, yani zahiren halk ile beraber bulunduğu halde sırren onlardan ayrı olan kimsedir, diye cevap vermiştir. denilmiştir (halvet der encümen, kâne febâne)Uzlet halktan ayrı yaşamak, bir arada bulunma halinden kaçmak, Ihtilat ve hıltat ise halk ile bulunmaktır.Bayezid Bistâmî´nin şöyle dediği hikâye olunur: «Aziz ve Celil olan Rabb´ımı rüyada gördüm ve seni nasıl bulurum, diye sordum. Nefsini bırak öyle gel, buyurdu».Ebu Osman Mağribî: «Halveti sohbete tercih eden bir kimsenin, Rabbının zikri müstesna, bütün zikirleri, (Allah´tan başka bir şeyi hatırına getirmeyi), Rabb´ının rızâsını isteme hariç bütün irâde ve arzuları terketmesi lâzımdır, nefsin istediği sebeplerden hiç birini istememesi ve onun arzularına sırt çevirmesi icabeder. Bu sıfata haiz olmayanın halveti onu fitneye veya belâya sürükler.Tek olarak halvette bulunma bütün teselli ve huzur vasıtalarını en iyi şekilde toplar, denilmiştir.Yahya b. Muaz, şunu söylemiştir: «Halvetteki ünsiyetin ile, halvette Hakk Taâlâ ile olan ünsiyetin-arasındaki farka dikkat et. Eğer halvetten çıktığın zaman ünsiyetin (ve huzurun) zail olursa bil ki, Hakk ile değil, halvet ile ünsiyet halindesin, şayet halvette Hakk ile ünsiyet halinde bulunuyorsan, o zaman çöl olsun, sahra olsun, neresi olursa olsun sana her yer müsavi olur».Adanun biri Ebu Bekir Varrak´ın ziyaretine gelmiş, yanından ayrılacağı zaman, Bana ne tavsiye edersiniz? demiş. O da: «Dünya ve âhiretin hayrını, halvette ve kıllette (yalnızlıkta ve azlıkta) buldum. Şerrini ise ihtilâtta (halkla beraber olmakta) ve çoklukta buldum», demiştir.Ceriri´ye uzletin ne olduğu sorulmuş, O da, «Uzlet, kalabalık arasına girmek, fakat Hakk´ı bırakıp halk ile meşgul olmasın diye sırrı korumak, nefsi günahtan uzaklaştırmak, sırrı (kalbi) Hakk´a bağlamaktır,» demişti. Uzleti (ihtilâta) tercih eden izzeti tahsil eder, denilmiştir.Sehl, «Halvetin sıhhatli olması için helal yemek, helal yemenin sıhhatli olması için de Allah´ın hakkını edâ etmek icabeder,» demiştir.Zunnûn Mısri, «Halvetten fazla insanı ihlaslı olmaya sevkeden bir vasıta görmedim,´» demiştir.Abdullah Remeli, «Ölene dek veya Hakk Sübhanehu ve Taâlâ Hazretlerine vâsıl olana kadar dostun halvet, yemeğin açlık kolsun.Cüneyd, «Uzletin sıkıntısına katlanmak, ihtilât (esnasında halk) a müdâra etmekten daha kolaydır,» der.Mekhûl, «Şayet ihtilâtta hayır varsa, bilin ki uzlette de selâmet vardır,» demiştir.Yahya b. Muaz, Sıddikların dostu yalnızlık (vahdet) tır,» demiştir.Şeyh Ebu Ali Dekkak, Şibli´den şu sözün işitildiğini nakletmiştir: «İflas ey insanlar, iflas! Şiblî´ye soruldu: Ey Ebu Bekir! İflastan sakınalım ama bunun alâmeti nedir? Şöyle cevap verdi: İflasın alâmeti (Hakk ile değil de) halk ile ünsiyet etmektir».Yahya b. Ebu Kesir, «Halk ile ihtilât eden onlara müdara eder, halka müdara eden ise riyakâr olur», demiştir.Şuayb b. Harb, «Kûfe´de bulunan Mâlik b. Mesud´un yanına vardım, tek başına evinde oturuyordu. Yalnızlıktan sıkılmıyor musun? diye sordum, fakat o bana: Allah ile beraber olup da sıkılan hiç bir kimse görmedim, cevabını verdi».Cüneyd, «Bir kimse din bakımından selâmette, beden ve kalp yönünden rahatta olmak isterse halktan ayrılıp uzlete çekilsin. Çünkü şu zaman halktan sıkılacak bir zamandır. Akıllı olan yalnızlığı tercih eder,» demiştir.Ebu Yakub Tûsi, «Tek başına yaşamaya (halvete), güçlü olanlardan başkasının takati yetmez. Bizim gibiler için halkla beraber bulunmak daha iyi ve daha faydalıdır. Çünkü halk birbirinden iyi şeyler görerek ona göre amel eder,» demiştir.Şiblî, Ebu Abbas Damğanî´ye tavsiyede bulunurken, «Yalnızlıktan ayrılma, ismini halktan sil (yani adını unutmalarını temin et), kıbleye yönel ve ölene kadar bundan ayrılma,» demiştir.Adamın biri Şuayb b. Harb´a ziyaret için gelmişti. Şuayb adama, «Niçin geldiniz?» dedi. Adam: Seninle beraber olmak için, diye cevap verdi. Bunun üzerine dedi ki: «Kardeşim! Ortaklaşa ibadet edilmez. Allah ile ünsiyet etmiyen başka bir şeyle ünsiyet edemez».Sufîlerden birine şu sualin sorulduğu hikâye edilir: Seyahatin esnasında karşılaştığın en acaip şey nedir? Şu cevabı verdi: Bir kere Hz. Hızır´a rastladım, benimle sohbet etmek istedi. Bu sohbet tevekkülümü ifsat eder diye endişelendim.Adamın biri Zunnûn´a sordu: Uzletim ne zaman sıhhatli ve sağlam olur? Zunnûn adama şu cevabı verdi: «Kendini kötü huylardan uzaklaştıracak kadar güçlü bulduğun (ve nefsinden ayrıldığın) zaman».İbn Mübarek´e: Kalbin devası nedir? diye sorulunca: «Halkla az görüşmek,» cevabını vermişti.Derler ki: Allah; bir kulunu günah işleme zilletinden ibadet ve taatta bulunma izzetine nakletmeyi murat ederse, yalnızlık hali ile ünsiyet etmesini sağlar, kanaatla zengin kılar, kusurlarını görmesini temin eder. Bu gibi hasletlerin verildiği bir kimseye dünya ve âhiretin hayrı verilmiş, demektir.4. Takva*Yüce Allah: «Allah katında derecesi en üstün olanınız, en çok takva üzere bulunamnızdır». (Hucurât, 49/13) buyurmuştur.Adamın biri Resûlüllah (s.a.) a geldi ve: Ey Allah´ın Resulü, bana tavsiyede bulun, dedi. Resûlüllah buyurdu: «Takvaya sıkı bir şekilde sarıl. Zira bütün hayırları kendisinde toplayan haslet takvadır. Cihada da dikkatli bir şekilde riayet et. Çünkü müslümanın ruhbanlığı cihaddır. Daima Allah´ı zikirle meşgul ol, çünkü bu senin için nurdur» (11).Hz. Peygamber´e Muhammed´in âli (ailesi) kimdir? diye soruldu. Resûlüllah şöyle buyurdu: «Takva sahibi olan her ferd».Takva, bütün iyilikleri ve faziletleri kendinde toplayan bir haslettir.Takvanın hakikati, Allah´a itaat ederek azabından sakınmaktır. «Falan kalkanı ile korundu,» dedikleri zaman bu mânayı kastederler. Takvanın aslı önce şirkten, sonra kötü ve günah olan fiillerden, daha sonra günah olması ihtimali olan amellerden sakınmak, en* Takva, bahsini krş: Luma, s. 44; Ta´arruf, s. 98. 11. Süyûtî. n. 62.Ali imran, 3/102) kelâmının tefsirinde, takva; Allah´a itaat olunması, fakat isyan olunmaması, zikredilmesi, fakat unutulmaması, şükrolunması, fakat küfran-ı nimette bulunulmaması, demektir, denilmiştir.Sehl b. Abdullah, «Allah´tan başka yardımcı, Resûlüllah´tan başka delil ve mürşid, takvadan başka azık, ibadette sabretmekten başka amel yoktur,» demiştir.Kettânî, «Dünya belâ üzerine, âhiret takva üzerine (bulunanlara) taksim olunmuştur» (Dünya ehlinin kısmeti belâ, cennet ehlinin kısmeti takvadır) demiştir.Cerîrî, «Bir kimse kendisi ile Allah´ı arasındaki münasebet hususunda takvayı hâkim kılmazsa, keşf ve müşahede mertebesine ulaşamaz,» der.Nasrabâzi, «Takva, kulun Aziz ve Celil olan Allah müstesna her şeyden kendini korumasıdır,» demiştir.Sehl, «Takvasının sıhhatli ve sağlam olmasını isteyen günahların tümünü terketsin,» demiştir.Nasrabâzi der ki: «Takvaya sarılan dünyadan ayrılmanın özlemi ile yaşar. Çünkü Allah Taala Hazretleri: ´Takva üzere olanlar için şüphe yok ki, âhiret yurdu daha hayırlıdır, buna aklınız ermiyor mu?´ (Enam, 6/32) buyurmuştur,» demiştir.Sûfîlerden biri: Hakiki mânada takva üzere bulunan kimsenin dünyadan yüz çevirmesini Allah o kimsenin kalbi için kolay hale getirir, demiştir.Ebu Abdullah Rûzbârî, «Takva, seni Allah´tan uzaklaştıran şeyden uzak kalmandır.» demiştir.Zunnûn, «Muttaki o kimsedir ki, dış yüzünü (zahirini) şeriatın ahkâmına karşı çıkmak ve muarız olmakla, içyüzünü (bâtınını) ise illetli (helal olması şüpheli) olan şeylerle kirletmez, daima Allah ile uygunluk mevkiinde bulunur» (Allah´ın irâdesi ile kulun irâdesi, çatışma halinde değil, uyum halinde bulunur) demiştir.Ebu Hasan Farisî, «Takvanın bir zahiri, bir de bâtıni vardır. Zahiri ilâhî sınırlara riayet etmek, bâtını ise ihlas ve niyettir,» demiştir.Zunnûn der ki: «Hayat, ancak kalpleri takva ile çarpan, zikirle gıdalananlar için rızai İlahiyi kazandırıcıdır.Takva sahibi olanlar elden kaçırdığı şeyler hususunda güzel bir biçimde sabır gösterir, denilmiştir.Talk b. Habib, «Takva, Allah´ın azabından korkulması sebebiyle Allah´tan gelen bir nur üzere bulunarak Allah´a itaat etme işidir,» demiştir.Ebu Hafs, «Takva katıksız ve hâlis helâl olan hususlarda olur, başka değil,» demiştir.Ebu´l-Hüseyn Zencanî, «Sermayesi takva olanın elde ettiği kârı anlatmaktan diller aciz kalır,» demiştir.Vâsıtî demiştir ki: «Takva, takvadan sakınmak, yani takvayı görüp de ona değer vermekten korunmaktır».Muttaki, İbn Şîrîn gibi olur. Bir kere kırk külek yağ almış, hizmetçisi bunlardan birinden bir fare ölüsü çıkarmış, İbn Şirin farenin hangi külekten çıkarıldığını hizmetçisine sormuş, hizmetçi: Bilemiyorum, deyince hepsini yere dökmüştü.Muttaki, Ebu Yezid gibi olur: Bir kere Hemedan´da Usfur tohumu satın almış, tohum biraz fazla gelmiş, Hemedan´dan Bistam´a geldiği zaman tohumla beraber iki karıncanın da geldiğini görmüş, bunun üzerine (karıncayı yurdundan ayırmış olmamak için) Heme-dan´a geri gelmiş ve karıncayı yerine bırakmıştı.Hikâye olunur ki: Ebu Hanife alacaklısına ait bir ağacın gölgesinde oturmakta ve «Haberde varid olmuştur ki: Borç olarak verilen paranın temin ettiği her nevi fayda faizdir,» demekte idi (12).Derler ki: Bayezid bir arkadaşı ile birlikte sahrada elbisesini yıkamıştı. Arkadaşı: İzin verirseniz elbisenizi şu bağın duvarına asayım, dedi.. Bayezid, «Olmaz! Başkasına ait birinin duvarına kazık çakılmaz,» dedi. Peki şu ağaca asayım, dedi. Bayezid, «Olmaz, dalı kırılır,» dedi. Peki şu izhir otunun üzerine sereyim, dedi. Bayezid yine, «Olmaz, o hayvanların gıdasıdır, üzerini örtmek doğru değildir,» dedi. Sonra sırtını güneşe çevirdi ve elbisesini de sırtına serdi, bir tarafı kuruyunca elbisenin öbür yüzünü çevirdi ve bu yüzünü de kuruttu.Atabetü´l-Gülam bir yerde kış mevsiminde ter dökerken görülmüş ve bunun sebebi sorulmuştu. Şöyle demişti: «Burada Rabbıma âsi olmuştum». Nasıl âsi olmuştun, diye soran zata şu cevabı vermişti: «Misafirim elini yıkasın diye şu duvardan bir parça toprak koparmış ve bunu duvarın sahibine helal ettirmemiştim>.İbrahim b. Edhem anlatıyor: «Bir gece Beytu´l-makdis´de bir taşın altında gecelemiştim. Gecenin bir kısmı geçince gökten iki melek indi ve biri diğerine, geceyi burada geçiren bu zat kimdir? diye sordu, öbür melek, İbrahim b. Edhem´dir, dedi. Soruyu soran melek: Hakk Taâlâ´nın bir derece tenzil ettiği zat işte budur, dedi. öbür melek: Neden derecesi indirildi, diye sordu. Soru sahibi melek cevap verdi: Basra´dan hurma satın almıştı. Bakkala ait hurmalardan bir hurma onun hurmaları arasına karışmış, fakat onu bakkala iade etmemişti. İbrahim b. Edhem diyor ki, bu durumu müşahede ettikten sonra hemen Basra´ya gittim, o bakkaldan yine hurma satın aldım, bir hurmayı bakkalın hurmaları üzerine düşürdüm. Tekrar Beytu´l-makdis´e geldim ve taşın altında gecelemeye başladım. Gecenin bir kısmı geçince semâdan inen iki melekten birinin öbürüne: Gecesini burada geçiren şu zat kimdir, dediğini, öbür meleğin İbrahim b. Ed-hem´dir, diye cevap verdiğini ve soru soran meleğin Allah´ın derecesini yükselterek eski mevkiine iade ettiği zat budur, dediğini duydum».Takvanın çeşitli şekilleri vardır, denilmiştir: Avamın takvası şirkten, havassın takvası günahtan, evliyanın takvası (ameli Hakk´a vâsıl olmak için değil de sevab kazanmak için) vesile""" bilmekten, nebilerin takvası ameli (Allah´a değil de kendilerine) nisbet etmekten korunmak suretiyle olur. Zira nebilerin takvaları O´ndandır ve O´na-dır. (Nebiler, fiillerini Allah´tan gelen kuvvet sayesinde ve Allah için yaptıklarına inanırlar. Amellerini kendilerine değil Hakk´a nisbet ederler).Hz. Ali (r.a.) nin, «Dünyada insanların efendisi cömert olanlar, âhirette insanların efendisi takva sahibi bulunanlardır,» dediği nakledilir.Resulullah bir kadının güzelliklerini istemeden gören bir takva sahibi gencin utancından ve korkusundan tüm insanlardan kaçışını anlatır. Bir ayette Dünya tün genişliğine rağmen dar gelmişti..´ (Tevbe, 9/118) buyurmuş olması bunu gösterir».Rüveym (r.a.) dedi ki: «Necata eren sıdk ile takvaya sarıldığı için kurtulmuştur. Hakk Taâlâ´nın: ´Allah takva sahiblerini necata erdirir.´ (Zümer, 39/61) buyurması bunu gösterir».İbn Atâ dedi ki: «Necata eren, hayanın hakikatına ulaştığı için kurtulmuştur. Mevlâ-yı Müteâl´in: ´Bilmez misin ki, Allah seni görmekte´ (Alak, 96/14) buyurması bunun delilidir».Cerirî dedi ki: «Necata eren vefaya riayet ettiği için kurtulmuştur. Hakk Taâlâ´nın: ´O kimseler ki, Allah´ın ahdine vefa ederler ve misâkı bozmazlar´ (Ra´d, 13/20) buyurması bunun ifadesidir».Üstad ve İmam Kuşeyrî der ki: Necata eren kaza ve (İlâhî) hüküm ile kurtulur. Hakk Taâlâ´nın: «Tarafımızdan kendileri için iyilik ve güzellik takdir edilenler Cehennemden uzaklaştırılırlar.» (Enbiya, 21/101) buyurması bunu gösterir.Yine Kuşeyri, Necata eren daha önce Allah tarafından seçildiği için kurtulmuştur. Çünkü Rab Taâlâ: «Biz onları seçtik ve doğru yolumuza hidayet ettik» (En´am, 6/87) buyurmuştur.5. Verâ*Resûlüllah (s.a.), «Kişinin kendisini ilgilendirmeyen şeyleri ter-ketmesi İslâm´ı iyi anlayıp tatbik ettiğinin delilidir» (14) buyurmuştur.Üstad ve İmam Kuşeyri (r.a.) der ki: Verâ´ şüpheli şeyleri ter-ketmektir. İbrahim b. Edhem de şöyle demiştir: «Verâ´ şüpheli olan her şeyi terketmektir. Fuzuli şeyleri terketmek demek olan mâlâyanîden uzak kalmaktır».* Verâ.´ bahsini krş: Luma, s. 44; Kûtu´l-kulûb, II, 570; İhya, I, 196.13. Tirmizî, Ztthd, 11; îbn Mâce, Fiten, 12; îbn Hanbel, I, 201; V, 264.14. Tirmizî, Ztthd, 11; İbn Mâce, Fiten, 12; Mâlik, Hüsnü´1-hulk, 3; İbn Hanbel, I, 201.Seriyu´s-Sakatî, «Dört kişi zamanlarında verâ´ sahibi idi. Huzeyfetu´l-Mürtaiş, Yusuf b. Esbat, İbrahim b. Edhem ve Süleyman Hav-vas. Bunlar verâ´ üzerinde dikkatle dururlardı. İşler kendilerini sıkıştırıp (verâ´a riayet edemez duruma gelince) her şeyin azı ile iktifa etme esasına sığınırlardı», demiştir.Şiblî, «Verâ´, Allah Taâlâ hariç her şeyden şiddetle sakınmaktır,» demiştir (16).İshak b. Halef, «Sözle ilgili verâ´, altın ve gümüşle (mal) ilgili verâ´dan daha çetindir. Baş olma ile alâkalı verâ´, altın ve gümüşle alâkalı verâ´dan daha zor (onun için de daha kârlı) dır. Çünkü altın ve gümüş riyaset için harcanır,» (fakat riyaset altın ve gümüş için harcanmaz) demiştir.Ebu Süleyman Darânî: «Verâ´ zühdün evvelidir. Nitekim kanaat da rızânın bir parçasıdır,» demiştir.Ebu Osman, «Verânın sevabı (ve neticesi âhirette) hesabın hafif olmasıdır,» demiştir.Yahya .b. Muaz, «Verâ´, hiç te´vile girmeden şerî ilmin sınırında durmaktır,» demiştir.İbn Cellâ, «öyle bir zat tanırım ki otuz yıl Mekke´de kaldığı halde kendi kova ve ipi ile çıkardığı zemzemden başka su içmedi. Şehirden getirilen yemekten yemedi» (kendi kazancını yemekle yetindi) demiştir.Abdullah b. Mervan´ın bir fülüs parası pis bir kuyuya düştü, onu oradan çıkarabilmek için onüç dinar harcadı. Sebebi sorulduğunda, «Kuyuya düşen parada Allah Taâlâ´nın ismi yazılı idi», dedi.Yahya b. Muâz şöyle der: «Verânın iki şekli vardır: Zahirî verâ Allah Taâlâ´nın rızâsından başka bir şeyin seni harekete geçirmemesidir: Bâtıni verâ´, kalbine Alah Taâlâ´dan başka bir şeyin girmemesidir» .Yahya b. Muaz, «Verâ´ın inceliğine bakmıyan ihsanın büyüğüne nail olmaz,» demiştir.Derler ki: Dinî konularda ince düşünenin kıyamet günü önemi büyük olur.15. İbn Mâce, Zühd, 24.16. Verâ´, takvanın ileri bir merhalesidir. Korku, sakınmak, korunmak, perhizkârlık, dinî hükümlere riayette titizlik mânasına gelir.Yunus b. Ubeyd, «Verâ´ şüpheli olan her şeyi terketmek, her an nefis muhasebesi yapmaktır,» demiştir.Süfyan Sevrî, «Verâ´dan daha kolay bir şey görmedim: Vicdanında iz bırakan şeyi terk et, olur biter,» demiştir.Maruf Kerhî, «Dilini (başkasını) yermeden koruduğun gibi, övmeden de koru,» demiştir.Bişr b. Haris, «Amellerin en çetini üçtür: Yoksullukta cömertlik etmek, halvette verâ´a riayet etmek, faydası umulan veya zararı dokunur, diye korkulanın yanında hak söz söylemek,» demiştir.Naklederler ki: Bişr Hâfî´nin kızkardeşi, Ahmed b. Hanbel´e gelmiş ve: Biz damlarımızın üstünde oturur iplik eğiririz, yanımızdan her tarafı aydınlatan (devlet adamlarına ait) meşaleler geçer, ışıkları üzerimize düşer, bu ışıkların altında iplik eğirmemiz caiz midir, diye sormuştu. İmam Ahmed, «Allah Taâlâ afiyetler ihsan eylesin, sen kimsin?» demiş. Kadın, Bişr Hâfi´nin kızkardeşi olduğunu söylemiş, bunun üzerine İmam Ahmed ağlamış ve şöyle demişti: «Hakiki verâ´ sahibi (Bişr Hafi) evinizden çıkmıştır, bu meşalelerin altında iplik eğirme!»Ali Attâr diyor ki: Basra´da bir sokaktan geçiyordum. Birkaç ihtiyarın yolda oturduklarını ve çevrelerinde çocukların oynadıklarını gördüm. Çocuklara: Şu ihtiyarlardan utanmıyor musunuz? dedim. İçlerinden bir çocuk bana şu cevabı verdi: Şu ihtiyarlardan mı? Bunlar verâları azaldığı için heybetleri de azalan kimselerdir. (Verâ´ olmadığı için heybet, heybet olmadığı için saygı hissi kalmaz).Rivayet ederler ki: Mâlik b. Dinar, Basra´da kırk sene ikâmet etmiş olduğu halde Basra´nın kuru veya yaş hurmasından bir hurma bile yediği görülmemiş ve bu hal ölünceye kadar devam etmişti. Yaş hurma mevsimi geçince: Ey Basralılar! İşte karnım, hurma yemediği için bundan bir şey eksilmedi. Sizin de bir şeyiniz artmadı, derdi.İbrahim b. Edhem´e: Zemzem suyu içmek istemez misin? denilince: «Bir kovam olsa ondan içerim, demişti» (Başkasının kabından su içmemişti).Üstad Ebu Ali Dekkak´ın şu sözü söylediğini duydum: «Haris Muhasibi helal oluşu şüpheli bir yemeğe elini uzattığı zaman parmağının ucunda bulunan bir damar atardı, böylece yemeğin helal olmadığını anlardı».Naklederler ki: Bir kere Bişr Hâfî davet edilmiş ve önüne yemek gelmişti. Fakat Bişr yemeğeuzanmaz, davet sahibi bu şeyhi yemeğe çağırmakla (kendini zor durumda bırakmaktan başka) ne kazandı sanki! dedi.Sehl b. Abdullah´a, hâlis helalin ne olduğu sorulunca: «Kazanırken Allah Taâlâ´ya âsi olunmayan (ve şeriatın hükümlerine riayet edilerek elde edilen) maldır,» demişti.Yine Sehl, saf helali: «İçinde Allah Taâlâ´nın unutulmadığı rızk» diye tarif etmişti.Hasan Basri, Mekke´ye geldiği zaman Hz. Ali (r.a.) nin soyundan bir zatın sırtını Kabe duvarına dayayarak halka vazettiğini görmüş, hemen önüne atılmış ve sormuş: «Dinin temeli nedir?» Vaiz cevap vermiş: Verâ´! Hasan Basrî tekrar sormuş: «Dinin âfeti nedir?» Vaiz cevap vermiş: Tamah! Hasan Basri bu cevabı o kadar hoş buldu ki hayretler içinde kaldı.Hasan Basrî diyor ki: «Hâlis verânın bir zerresi bin miskal oruç ve namazdan daha hayırlıdır».Allah Taâlâ Musa (a.s.) ya: «Bana yaklaşanlar (mukarrebûn), verâ´ ve zühd ile yaklaştıkları kadar, başka bir şeyle yaklaşamazlar», diye vahy etmiştir.Ebu Hüreyre, «Yarın Allah Taâlâ´nın yanında oturacak olanlar verâ´ ve zühd sahipleridir,» demiştir:Sehl b. Abdullah demiştir ki: «Bir kimsede verâ´ bulunmazsa filin başını yer, yine de doymaz!»Rivayet edilir ki: Ömer b. Abdulaziz, ganimet malları içinde gönderilen miski burnuna tuttu, kokladı ve: «Bunun kokusundan istifade edilir, ben müslümanlarla beraber olmadıkça bunu koklamaktan bile hoşlanmıyorum,» dedi (îsâr).Ebu Osman Hîrî´ye verâ´ın ne olduğu sorulunca şöyle dedi: «Ebu Salih Hamdûn Kassar, can çekişen bir dostunun yanında bulunuyordu. Adam öldü, Hamdûn derhal orada yanmakta bulunan lambaya üfledi ve söndürdü. Niçin söndürdüğü sorulunca şu cevabı verdi: Lambanın içindeki yağ şimdiye kadar müteveffanın idi, vefat edince mirasçılarına intikal etti, başka yağ arayın, dedi».Kühmüs anlatıyor: «Bir defa bir günah işlediğim için kırk senedir ağlıyorum, işlediğim günah da şu idi: Bir dostum beni ziyarete gelmişti. Bir dinara, kızartılmış bir balık aldım, yemek bitince misafir elini yıkasın diye komşunun duvarından bir parça toprak aldım ve komşudan helallik da dilemedim».Yine Hak dostu bir zattan nakledilir. Kendisine gelen mektubun yazılarını komşunun mülkünden bir avuç toprak alarak önemli değil, diye düşündü ve mektubu kuruladı. Hatiften gelen bir ses ona dedi ki: Toprak almayı hafife alana, yarın nasıl çetin ve uzun bir hesaba çekileceği gösterilecektir!Ahmed b. Hanbel (r.a.), sitilini (kulplu tas) Mekke´de —Allah bu beldeyi korusun— bir bakkala rehin bırakmıştı. Mekke´den ayrılacağı zaman bakkal ona iki sitil verdi ve bunlardan hangisi senin ise seç al, dedi. İmam Ahmed bunlardan hangisinin kendisine ait olduğu hususunda şüpheye düştü ve bakkala, «Para da sitil de senin olsun,» dedi. Bakkal: Senin sitilin şudur, seni tecrübe etmek için böyle davranmıştım, dedi. Fakat İmam Ahmed, «Katiyyen almam,» dedi. Sitili orada bıraktı ve geçti gitti.Derler ki: îbn Mübarek çok kıymetli bir atını salıvererek öğlen namazı kıldı. At bir köyün devlete ait merasında otlamaya başladı. İbn Mübarek atını orada terketti ve bir daha ona binmedi.Naklederler ki: İbn Mübarek, arkadaşından âriyeten aldığı, fakat iade etmediği bir kalemi sahibine vermek için Merv´den Şam´a geri gelmişti.Nehâi, bir hayvan kiralamıştı, elinden kamçısı düştüğü için yere inmiş, hayvanı bağlamış, geriye gitmiş ve kamçısını alıp getirmişti. Hayvanı geri çevirerek, kamçıyı düşürdüğün yere kadar gidip al-saydın, daha kolay olmaz mıydı? denilince: «Ben bu hayvanı şu istikâmette, şu kadar mesafe için kiralamıştım, aksi istikâmet için değil,» dedi.Ebu Bekir Dakkak anlatıyor: «Beni İsrail çölünde yolumu şaşırdım ve onbeş yıl dolaştım, yolumu bulunca karşıma bir asker çıktı ve bana bir yudum su ikram etti. (Askerin nereden ve nasıl aldığını bilmediğim o) suyun kasveti kalbime tesir etti ve otuz senedir bunun elemini çekiyorum».Derler ki: Râbiatu´l-Adeviyye gömleğinin yırtığını padişaha (devlete) ait bir lambanın ışığında dikmiş, bunun üzerine kalp (huzurunu bir zaman) yitirmiş, vaziyeti hatırlayınca gömleğini yırtmış ve kalbinin manevî neşesini) bulmuştu.Süfyan Sevrî rüyada, cennetteki ağaçlardan birinden öbürüne iki kanatla uçar vaziyette görülmüş ve: Bu mertebeye ne ile nâii oldun? diye sorulmuş. O da «Verâ´ sayesinde» diye cevap vermişti.Hassan b. Ebu Sinan, Hasan Basrî´nin müritleri karşısında durdu ve: «Sizin için en çetin olan şey nedir?» diye sordu. Verâ´, dedilerHassan b. Ebu Sinan altmış sene yatarak uyumamış, yağlı yemek yememiş ve soğuk su içmemişti. Ölümünden sonra rüyada görülmüş ve: Allah sana nasıl muamele etti? diye sorulmuş. O da: «İyilikle, fakat komşudan emanet aldığım bir iğneyi iade etmediğim için cennete girmeme izin verilmiyor,» dedi.Abdulvahid b. Zeyd´in bir kölesi vardı, yıllarca İbn Zeyd´e hizmet etmiş ve kırk yılını da ibadetle geçirmişti. Başlangıçta işi hububat ölçmek idi, vefat edince rüyada görülmüş ve kendisine sorulmuştu; Allah Taâlâ sana nasıl muamele etti?. Şöyle cevap verdi: «İyilikle, yalnız kırk ölçek olarak çıkardığım bir hububat nevinden, ölçeğin dibinde biriken tozları temizlemediğim için bana bir ölçek borç çıkardılar. Onun için cennete girmekten menolundum».Hz. İsa (a.s.) bir mezarlığa uğradı ve ölülerden birine seslendi, Allah Taâlâ da çağrılan ölüyü diriltti. Hz. İsa, ölüye sordu: «Sen kimsin?» Adam: Halkın yükünü taşıyan bir hammal idim. Bir gün bir şahsa ait odunları taşırken, dişlerimi kurcalamak için odundan bir çöp (kürdan) kopardım. Öldüğüm zamandan beri bu kürdan (ve hesabı) benden istenmekte, dedi.Ebu Said Harraz verâ´ hakkında konuşuyordu, oradan geçen Abbas b.e Mehdi: «Ey Harraz, utanmıyor musun ki, Ebu Davanîk´ın damı altında oturmuş, Zübeyde kuyusundan su içiyor, kalp para ile alış veriş yapıyor, bir de oturmuş verâ´dan bahsediyorsun,» dedi. (Harraz´ın yaptıkları helaldi, takvaya aykırı değildi, fakat verâ´a uymuyordu, kalp bozuk para tedavülde olan para idi).    
Makamlar 2
6. Zühd*Sahabeden Ebu Hallad, Nebi (s.a.) nin şu hadisini nakleder: «Dünyaya karşı zâhid olan ve (zühd konusunda) vaaz etme meziyeti ihsan olunan bir kimse gördünüz mü ona yaklaşınız. Çünkü o hikmet telkin eder» (17),* Zühd bahsini ksş: Luma, s. 46; Ta´arruf, s. 93; Kûtu´l-knlûb, I, 49; ihya,III, 197, 211. 17. Ibn Mâce, Zühd, 1.Hakk Taâlâ bir kuluna helal mal ihsan eder, kul da şükretmek´ suretiyle Mevlâsına...
Makamlar 2
6. Zühd*Sahabeden Ebu Hallad, Nebi (s.a.) nin şu hadisini nakleder: «Dünyaya karşı zâhid olan ve (zühd konusunda) vaaz etme meziyeti ihsan olunan bir kimse gördünüz mü ona yaklaşınız. Çünkü o hikmet telkin eder» (17),* Zühd bahsini ksş: Luma, s. 46; Ta´arruf, s. 93; Kûtu´l-knlûb, I, 49; ihya,III, 197, 211. 17. Ibn Mâce, Zühd, 1.Hakk Taâlâ bir kuluna helal mal ihsan eder, kul da şükretmek´ suretiyle Mevlâsına ibadet ederse, artık kulun irâdesi ile o nimeti terketmesi, Hakk Taâlâ´nın izni ile elde tutmasına tercih olunamaz (nimeti elden çıkarması ile elde tutması müsavidir) (18).Diğer bazıları da derler ki, haramda zühd şarttır, helalde ise fazilettir. Çünkü kul haline şükreder, sabreder, Allah Taâlâ´nın kendisine ayırdığı kısmete razı olur ve Rabbınm ihsanına kanaat getirirse; bu durumda az mal ile iktifa etmek, dünyada zengin ve rahat olarak yaşamaktan daha mükemmel ve daha iyidir. Çünkü Allah Taâlâ: «De ki, dünya metaı azdır, takva sahibi olanlar için âhiret daha hayırlıdır». (Nisa, 4/77) âyeti ile insanlara dünyaya karşı zâhid olmayı tavsiye etmiştir. Dünyayı yerme ve ona karşı isteksiz bulunma konusunda nazil olan pek çok âyet de bunu gösterir.Bazı sûfîler derler ki: Kul, malını ibadet ve taat olan yerlere harcar, harcadıktan sonra da haline sabreder ve eli darda olduğu zaman şeriat tarafından menedilen şeyleri yapmaya teşebbüs etmeyi terkederse, o zaman helal mala karşı zâhid olmak daha mükemmel ve daha iyi bir hâl olur.Bazı sûfîler de şöyle derler: Kul için uygun olan, kısmetini gözeterek zoraki bir şekilde helali terketmeyi tercih ve muhtaç olmadığı fuzuli şeyleri talep etmemesidir. Bu anlayışta bulunan bir insana şayet Hakk Taâlâ ve Takaddes Hazretleri helal mal verirse şükreder, şayet Allah Taâlâ, o kimseyi zaruri ihtiyacını karşılayacak kadar rızık temin etme sınırında durdurursa, kul zoraki (külfetli) bir şekilde daha fazla mal talep etmez. Fakir için en güzel hareket tarzı, sabretmek; helal mal sahibi için en iyi davranış şekli şükretmektir.Sûfîler zühdün mânası hakkında konuşmuşlar ve her biri kendi vaktine (makam ve manevi zevkine) göre fikirler ileri sürerek zühd sahibi olmak Kuru ekmek yemek ve abâ giymek değildir,» demiştir. 18. Zühd, lügatta: İsteksizlik, rağbetsizlik, önemsizlik; Istılahta: Dünyaya yani maddiyâta ve menfaata değer vermemek, hırslı, ihtiraslı, çıkarcı, menfaatperest ve bencil olmamak, kalbte dünya ve menfaat sevgisi (Hubb-i dünya) taşımamak, madde ve menfaatin kalbe soğuk gelmesi, tûl-i emel sa-hibi (muhteris) olmamak, kasr-ı emel sahibi (kanaatkar) olmak, manevî değerlerin maddî değerlerden üstün ve önemli olduğuna inanmak. Zühd; paraya, menfaata, makama, şöhret, ev. eşya, akar ve kadına karşı bahis konusu olur.Serî Sakati, «Hakk Taâlâ, evliyayı dünyadan soyup çıkardı, as-fiya (saf insanlar) yi ondan korudu, âşıkların gönüllerinden dünyayı tamamen çıkardı, çünkü dünya (kiri) nin bunlara bulaşmasına razı olmadı,» demiştir.Derler ki: «Elinizden çıkana üzülmeyesiniz, size verdiğine de se-vinmiyesiniz diye». (Hadid, 57/23) mealindeki Hakk Sübhanehu ve Taâlâ´nın sözü zühdün kaynağıdır. Şu halde zâhid, elinde mevcut olan dünyalığa sevinmeyen ve elden çıkan için de hayıflanmayan kimsedir.Ebu Osman, «Zühd dünyayı terketmek, sonra da kimin eline geçerse geçsin aldırmamaktır.» demiştir.Ebu Ali Dakkak´ın şunu söylediğini işitmiştim: «Zühd, dünyayı olduğu gibi bırakman ve sonra da, elimdeki dünyalık ile bir tekke, bir mescid yaptırırım, dememendir».Yahya b. Muaz, «Zühd, mülk olan şeyi cömertçe verme neticesini; sevgi ise ruhen cömert olma sonucunu doğurur,» demiştir (zâ-hid malını, âşık canını verir).îbn Cellâ, «Zühd, gözümde küçük görünsün de yüz çevirmek kolay olsun diye dünyaya zeval gözü ile bakmandır,» der.İbn Hafif, «Zühdün alâmeti, mülk olan bir şey elden çıkınca rahat bulmaktır,» demiştir.îbn Hafif, «Zühd, kalbten sebep fikrini sürüp çıkarmak ve elleri mal ve mülkten silkelemektir,» demiştir.Zühd, nefsin külfetsiz bir şekilde dünyadan uzaklaşmasıdır, denilmiştir.Nasrabâzî, «Zâhid dünyada gariptir, Allah Taâlâ hakkında irfan sahibi olan arif âhirette de gariptir,» demiştir.Derler ki: Zühdünde sadık olana dünya boyun eğerek gelir. Bunun için «Gökten bir taç düşse, mutlaka onu istemeyenin kafasına isabet ederdi,» demişlerdir. Cüneyd der ki: «Zühd, elde bulunmayan şeyin, gönülde de bulunmamasıdır».Ebu Süleyman Darânî der ki: «Yün abâ giyinmek zühd alâmetlerinden bir alâmettir. O halde, kalbinde beş dirhem değerinde elbise giymek arzusu olan bir zâhid, üç dirhem kıymetinde abâ giymelidir.Hanbel, Isa b. Yunus gibi selef âlimleri: «Dünyada zühd demek kasr-ıemel (kanaatkar olmak) dan ibarettir,» demişlerdir. Bu âlimlerin ileri sürdükleri fikirler, zühd değil, zühdün emmareleri, zühd âmilleri ve zühdü gerektiren şeyler mânasına alınmalıdır.Abdullah b. Mübarek, «Zühd, fakirliği seve seve Allah Taâlâ´ya güvenmektir,» demiştir. Şakik Belhî ile Yusuf b. Esbat da aynı kanaattadırlar. Fakat bu da zühd değil, zühd alâmetlerinden bir emmâredir. Zira kul, Allah Taâlâ´ya güvenmedikçe zühde takat getiremez.Abdullah b. Zeyd, «Zühd, dünyayı ve parayı terketmektir.» demiştir.Ebu Süleyman Darânî, «Zühd, Hakk Taâlâ ve Takaddes Hazretleri ile meşgul olmana mani olan her şeyi terketmektir,» demiştir.Ruveym, Cüneyd´e zühdün ne olduğunu sormuş, Cüneyd demiş ki: «Dünyayı küçük görmek ve kalpteki eser ve tesirlerini silmektir». (Kalpten maddenin tesirini silmektir).Seri şöyle diyor: «Zâhid nefsi ile meşgul olmadığı zaman hayatı hoş olmaz, bilâkis arif nefsi ile meşgul olduğu zaman hayatı hoş olmaz.» (Zâhid nefsini terbiye ile, arif Rabbı ile meşguldür).Cüneyd´e zühdün ne olduğu sorulunca: «Zühd elin mülk (sahibi olmak) tan, kalbin ise (mülk sahibi olmak için) araştırma yapmaktan boş olmasıdır,» diye cevap vermişti.Şiblî´ye zühdden sorulunca, «Allah Taâlâ hariç her şeye sırt çevirmektir,» demiştir.Yahya b. Muaz demiştir ki: «Şu üç haslete sahip olmayan katiyen zühdün hakikatma ulaşamaz; alâkasız amel, (sırf Allah için amel etme), tamahsız söz (maddî bir şeye tamah etmeden konuşma), baş olma arzusu taşımadan (ve nefsi maddiyât ile zelil etmeden) aziz olmak».Ebu Hafs şöyle der: «Zühd başka şeyde değil, sadece helalda olur, dünyada helal yoktur, (yani enderdir). Şu halde zühd de yoktur» (yani enderdir, zâhid nâdir görülür).Ebu Osman, «Şüphe etmemek lâzımdır ki, Allah Taâlâ, zahide istediğinden fazla, dünyaya rağbet edene istediğinden az, (ikisi ortasında bulunan) istikâmet sahibine istediği kadar verir,» demiştir.Yahya b. Muaz, «Zâhid senin burnuna sirke ve hardal çektirir, arif ise sana misk ü anber koklatır» (yani zâhid Allah korkusundan ve Cehennem azabından, arif ise Allah sevgisinden ve ilâhî nimetlerden bahsederBir zahide zühd nedir diye sorulunca: Dünyada olan şeyi, dünyada bulunan kimselere ter-ketmektir, şeklinde cevap vermiştir.Adamın biri Zunnûn Mısri´ye: Dünyada ne zamana kadar zühd esasına riayet edeceğim? diye sormuş. O da: «Nefsine (ve nefsanî arzulara) karşı zâhid olana kadar» diye cevap vermişti.Muhammed b. Fazl, «Zâhidler ihtiyaçları bulunmadığı zaman ihsan ederler, fütüvvet ehli (ârif-âşık) ise ihtiyaçları bulunduğu zaman ikram eder (isâr). Hakk Taâlâ: ´İhtiyaçları bile olsa başkalarını kendilerine tercih ederler.´ (Haşr, 59/9) buyurmuştur,» demiştir.Kettânî der ki: «Küfe, Medine, Irak ve Şam ulemasının ihtilâf etmedikleri husus; dünyaya karşı zâhid olmak, ruhen cömert olmak ve halka karşı samimî davranmak, onlara nasihat etmektir, yani bu hususları öğmeyen kimse yoktur».Adamın biri Yahya b. Muaz´a: Ne zaman tevekkül dükkânına girip zühd elbisesini giyer ve zâhidlerle oturabilirim? diye sordu ve şu cevabı aldı: «Nefsine karşı sırren (içinden) yürüttüğün riyazet ve mücâhede bahsinde: Allah üç gün rızkını kesse kendinde bir zaaf hissetmiyeceğin bir dereceye ulaştığın Zaman. Bu dereceye ulaşmadığın müddetçe zâhidler meclisinde oturman cehalettir, ayrıca zâhidler arasında rezil ve rüsvay olmaman da temin edilemez.»Bişr Hafi, «Zühd bir melektir (ve´ya meliktir, padişahtır, kötü ve çirkin huylardan) tahliye edilmeyen kalpte ikâmet etmez,» (padişah gelmez, hâne ma´mûr olmadan) demiştir.: «Bir kimse zühd hakkında konuşur, bu konuda halka vaaz eder, sonra da onların malına rağbet ederse, Hakk Taâlâ o kimsenin kalbinden âhiret sevgisini siler,» denmiştir.Derler ki: Kul dünyada zâhid oldu mu Allah Taâlâ kendine vekâleten bir melek gönderir, bu melek o kulun kalbine hikmet fidanını diker.Sûfîlerden birine: Niçin dünyaya rağbet etmiyorsun, ona karşı zâhidsin? diye sorulmuş. O da: Dünya bana rağbet etmediği için, diye cevap vermişti.Ahmed b. Hanbel der ki: «Zühdün üç şekli vardır: Birincisi, haramı terketmek: Avamın zühdü budur. İkincisi, helalin lüzumlu olmayan kısmını terketmek: Havassın zühdü budur. Üçüncüsü, Allahrızasına götürmeyen her şeyi terketmek ariflerin zühdü budur.Yahya b. Muaz bu konuda der ki: «Dünya süslü bir gelin gibidir. Dünyaya rağbet edenler onu taramak ve süslemekle meşguldürler. Zâhid, bu gelinin yüzünü kömürle karartır, saçlarını yolar, elbisesini yırtar. Arif ise Allah Taâlâ ile meşgul olduğu için bu geline iltifat etmez».Seri, «Zühdün her nevinde temrinler yaparak istediğim dereceye ulaştım. Ancak halka karşı zâhid olmak bir istisna teşkil eder. Çünkü ben bu mertebeye ne ulaşabildim, ne de buna takat yetire-bildim,» demiştir.Derler ki: Zâhidler sadece kendilerini (ve yüksek zevklerini düşünerek) dünyayı terkederler. Zira bunlar ebedî nimet için fâni nimeti terkeden kimselerdir.Nasrabâzî diyor ki: «Zühd, zâhidlerin kanlarının toplanması ve birikmesi, ariflerin kanlarının ise dökülmesidir.» (Zâhid kendini, arif ise Rabbını düşünür, arif fena mertebesine ulaşmıştır, zâhidde nefis bakiyyesi ´vardır).Hâtemü´l-Asamın, «Zâhid nefsinden evvel kesesini eritir, parasını harcar, mütezzehhid (ham sofu, zoraki zâhid) ise kesesinden evvel kendini eritir,» demiştir.Fudayl b. îyâz, «Allah şerrin tümünü bir eve doldurdu, dünya sevgisini de bu eve anahtar yaptı. Hayrın tümünü diğer bir eve doldurdu, zühdü de bu eve anahtar* yaptı,» demiştir.7. Samt susmakResûlüllah (s.a.) şöyle buyurmuştur: «Allah´a ve âhiret gününe iman eden, komşusuna eziyet etmesin, Allah´a ve âhiret gününe inanan, misafirine ikramda bulunsun, Allah´a ve âhiret gününe itikad eden hayır söylesin veya sussun» (19).* Samt bahsini krş: Ta´arruf, s. 144; Keşfu´l-raahcûb, 462; Kutu´l-kulûb, I,277; İhya, III, 105.19. Buhârî, Mm, 38; Ebu Davud, Nikâh, 24; Nesâî, Hac, 109; îbn Mâce, Fi-ten, 9.Yerinde susmak (Allah) adamlarının sıfatıdır. Nitekim mahallinde konuşmak da en şerefli hasletlerdendir (21).Üstad Ebu Ali Dakkak´ın şunu söylediğini işittim: «Hak çiğnenirken susan dilsiz şeytandır. Sükût (Allah´ın manevî) huzuru ile ilgili âdâbdan bir edeptir. Allah Taâlâ: ´Kur´an okunduğu zaman onu dinleyiniz ve susunuz ki, rahmete nail olasınız´ (A´raf, 7/204) buyurmuştur. Allah Taâlâ, cinlerin Resûlüllah (s.a.) ın huzurundaki halini haber verirken de: ´Cinler Hz. Peygamber´in huzuruna gelince birbirine: Susun! dediler´ (Ahkâf, 46/29) buyurmuştur. Başka bir âyette ise: ´Rahman olan Allah´ın huzurunda sesler alçalır, fısıltıdan başka bir şey işitmezsin´ (Tâhâ, 20/108) buyurulmuştur».Yalandan ve gıybetten korunmak için susan kul ile, kuvvetli bir şekilde ilâhî heybetin tesiri altında bulunduğu için susan bir kul arasında ne kadar büyük fark vardır! Bu mânada olmak üzere sûfîler şu şiiri okurlar:«Yardan ayrı bulunduğum zaman hep ona anlatmak istediğim sözleri düşünür dururum, anlatacağım sözlerin düzgün ve mantıkî olması için çalışırım. Fakat sevgilime kavuşunca (onun heybetinden) söylemek istediklerimi unutur, hiç olmayacak şeyler söylerim».Sûfîler şu şiiri de bu makamda okurlar:«Leylâm sana anlatmak istediğim ne kadar önemli şeyler var! Lâkin sana kavuşunca bunların ne olduğunu (sevincimden) hatırlamıyorum, Leylâm!»Şu şiir de bu makamda okunur:«Sana anlatacak ne kadar sözüm var. Fakat sana kavuşma fırsatını bulunca bunları (heyecanımdan) unutuyorum».Sûfîler şu şiiri de bu mânada olmak üzere okurlar:«Kanaatıma göre (yerinde söylenen) söz yiğidin zinetidir. Fakat susabilen için sükût daha hayırlıdır (söz gümüş ise sükût altındır).20. Tirmizî, Zühd, 60; İbn Hanbel, V, 259; Ebu Davud, Melâhim, 17.21. Sanat: Susmak, sükût etmek, konuşmamak. Dilin sükûtu, kalbin sükûtu, ruhun sükûtu, sırrın sükûtu gibi nevileri vardır.Arifin kalbi sükût ederken, Allah´ın hükmettiğine karşı tam uyum halinde bulunur. Mütevekkil, Allah´ın işinin güzel olduğuna güvenir, arif ise Allah´ın her nevi hükmüne razıdır. Sûfîler arifin hâlini anlatmak üzere şu şiiri okurlar:«Üzerinde (Allah´ın) tasavvurları cereyan ederken, sırrındaki kaygılar rızâ hâlinde ve boynu bükük vaziyette...» (Arif, her an kalben, rızâ halindedir). «Nice zamanlar vardır ki, âni bir hayret sükûta sebep olur. Gerçekten de keşif, âni bir şekilde gelirse, o zaman ifadenin dili tutulur, ne izah ne de konuşma bulunur, o zaman şâ-hidler (ve zahirî belirtiler) silinir, şuur ve his kalmaz» (insan mest olur).Allah Taâlâ: «Hakk Taâlâ kıyamet gününde peygamberleri toplayacak ve onlara: ´Size ne cevap verildi,´ diyecek. Onlar da: ´Bu konuda hiç bir bilgimiz yok,´ diyecekler» (ve ilâhî heybet karşısında sükût edecekler). (Maide, 5/109) buyurmuştur.Mücâhede sahiplerinin, sükûtu tercih edişlerinin sebebi şudur-Söz felâkettir, ayrıca nefsani hazlar, övünme vesilesi olan sıfatları açıklama, güzel konuşma ile emsal ve akran arasında temayüz etme, v.s. gibi huylarla ilgili âfetler de konuşmada bulunur. Onun için sükût riyazet sahiplerinin vasfı olmuştur. Huyları düzeltirken ve makamlarla ilgili riyazetin hükmünü yerine getirirken riyazet ehlinin riayet ettikleri esaslardan biri sükûttur.Derler ki, Davud Tâi evinde inzivaya çekilmeye karar verince, talebesi bulunduğu Ebu Hanife´nin meclislerine gitmeye, emsali âlimler arasında oturmaya, fakat hiç bir meselede konuşmamaya azmetmişti. Tam bir sene sükût temrinleri yaptı. Bu konuda nefsine karşı kendini güçlü hissedince evinin bir köşesine çekildi ve uzleti (inzivayı) tercih etti.Ömer b. Abdülaziz, yazdığı mektup hoşuna gidecek kadar güzel olursa onu yırtar, başka bir mektup yazardı (Güzel söz kibir vesilesi olur diye endişe ederdi).Bişr b. Haris, «Konuşmak hoşuna giderse sus, susmak hoşuna gidince de konuş,» derdi.Sehl b. Abdullah, «Nefsini halvete sıkı bir şekilde bağlamayanın organlarında sükûtu vardır).Sûfîlerden biri: Sükûtu (düşünmek için) ganimet bilmiyen bir kimse konuşunca mânâsız şeyler söyler, demiştir.Mümşad Dine veri, «Hakimler hikmeti tefekkür ve sükût ile elde etmişlerdir,» der.Ebu Bekir Fârisî´ye: Sırrın (ve ruhun) sükûtu nedir? diye sormuşlar. O da: «Geçmiş ve gelecek zaman ile meşgul olmayı terketmektir.» demiştir.Ebu Bekir Fârisi der ki: «însan kendisini ilgilendiren veya lüzumlu olan konularda konuşmakla iktifa ederse, sükût sınırını aşmamış olur».Muaz b. Cebel (r.a.) in, «Halkla az, Rabbınla çok konuş, mümkündür ki kalbin Allah Taâlâ´yı görür hâle gelir» (müşahede), dediği rivayet edilir.Zunnûn Mısrî´ye: Kalbini en iyi biçimde koruyan kimdir? diye sormuşlar, o da: «Diline en çok hâkim olan,» diye cevap vermişti.İbn Mesud, «Dilden çok hapsedilmeye lâyık bir şey yoktur,» demiştir.Ali b. Bekkâr, «Allah Taâlâ her şey için iki kapı yapmıştır. Dil için ise dört kapı yapmıştır. Dudaklar kapının iki kanadıdır. Dişler kapının iki kanadıdır,» demiştir.Derler ki Hz. Ebu Bekir (r.a.) az konuşayım diye, şu kadar sene ağzında taş tutmuştur.Rivayet ederler ki: Ebu Hamza Bağdadi (r.a.) güzel konuşurdu. Hatiften işittiği bir ses ona: Güzel konuşmayı başardın, bakalım güzel sükût etmeyi de başarabilecek misin? dedi. Bunun üzerine Ebu Hamza ölene kadar konuşmaz oldu. Başına bu hadise geldikten sonra bir haftadan az veya çok bir müddet geçtikten sonra da vefat etti.Nice zaman olur ki, konuşan kimse herhangi bir hususta edebe riayet etmedi (ve izinsiz konuştu) diye onu edeplendirmek için susturma lüzumlu olur.Şibli ders halkasına oturup, müritlerinden hiç birinin kendisine bir şey sormadığını görünce: «Ve zâlim olmaları sebebiyle söyledikleri söz aleyhlerine oldu, artık onlar konuşamazlar.» (Nahl, 16/85) ayetini okudu.Şah Veliyyulllah ile Yahya b. Muaz arasında dostluk vardı. Aynı şehirde oturdukları halde Şah, Yahya´nın meclisine gitmezdi. Şah´a niçin Yahya´nın meclisine gitmediği soruldu. Benim yaptığım doğrudur, dedi. Bu konuda Şah´a ısrar edildi. O da ısrara dayanamadı ve Yahya´nın meclisine gitti. Yahya´nın farkedemiyeceği bir köşeye çekilip oturdu. Yahya konuşmaya ve vaaz etmeye başladıktan biraz sonra sözüne ara verdi ve sustu. Sonra: Bu konuşmaya benden ehil biri var, dedi ve dili tutuldu. Bunun üzerine Şah: Benim için doğru olan onun meclisinde bulunmamaktır, demedim mi, dedi».Bazan mecliste hazır bulunanlarda mevcut olan mâna, ve durum sebebi ile konuşan kimseye sükût düşer. Meselâ: Mecliste, konuşulan sözü dinlemeye ehil olmıyan biri olabilir. Bu takdirde Allah Taâlâ konuşan zatın dilini korur, bu ilâhî gayretin sonucudur. Aynı zamanda da söz, bu söze ehil olmayandan korunmuş olur.Bazı kimselerin konuşmalarını değil, sükût etmelerini icabettiren şöyle bir durum vardır: Mecliste hazır bulunanlardan bazılarının: Şu sözü dinlerse hakkında fitne olur, biçimindeki halleri Allah Taâlâ katında malumdur. Fitne oluşunun sebebi ya dinleyicinin, söylenen sözün kendi vakti ve hâli olduğu (bu sözü söyleyecek bir derecede bulunduğu) vehmine kapılmasından, fakat hakikati hâlin vehmettiği gibi olmamasındandır; veya bu sözleri dinlemek suretiyle kendini takat getiremiyeceği bir yükün altına (heyecana) sokmasındandır.Her iki halde de Aziz ve Celil olan Allah merhamet eder de kulunu muhafaza etmek veya hatadan korumak için bu nevi sözleri dinlemekten kulağını siyanet eyler (sükût etmesini sağlar).Tarikat şeyhleri derler ki: Cin taifesinden dinlemeye ehil olmayan birinin mecliste hazır olması da bazı hallerde susma sebebi olur. Çünkü sûfîlerin meclislerine dâima cinden bir cemaat iştirak eder.Üstad Ebu Ali Dakkak (r.a.) ın şunu söylediğini işitmiştim: «Bir defa Merv´de hastalanmış, Nişabur´a dönmeyi özlemiştim. Bu düşüncede iken uyudum ve rüyada birinin bana şunu söylediğini duydum: Bu memleketten ayrılman mümkün değildir. Çünkü sözlerin, cinden bir cemaatin hoşuna gitti, meclislerine devam etmektedirler.(Hucûrat, 49/12) güzel sözüne işaret etti.Sûfîlerden birisi sükût hilmin dilidir (eza görenin yumuşaklığina dalâlet eder), demiştir.Sûfîlerden diğer biri: Konuşmayı öğrendiğin gibi, susmayı da öğren. Zira söz seni hayra iletir, sükût ise şerden korur (Söz rehber, sükût ise muhafızdır) demiştir.Derler ki: Sükût dilin iffetidir. Ve yine derler ki: Dil yırtıcı vahşi hayvan gibidir. Onu sıkıca bağlamazsan sana saldırır.Ebu Hafs´a: Velinin sükût hâli mi, konuşma hâli mi daha faziletlidir? diye sormuşlar. O da: «Konuşan, sözde bulunan felâketi bilse, Nuh kadar ömrü bile olsa, gücü yettiği kadar sükût ederdi. Sükût eden susmada bulunan âfeti bilse, konuşayım diye Nuh´un iki katı bir müddetle Allah Taâlâ´ya dua ve niyazda bulunurdu».Derler ki: Avamın sükûtu dil ile, ariflerin sükûtu kalp ile, âşıkların sükûtu sırra ait hatırlarını korumak ile olur.Sûfîlerden birine: Konuş! demişler. O da: Dilim yok ki konuşayım, demiş. Peki o halde dinle! demişler. O da: Kulağım yok ki dinliyeyim, demişti. (Bunda La-havle ve lâ-kuvvete veya istiğrak hâline işaret vardır).Sûfîlerden biri: Otuz senelik ömrümde dilim sadece kalbimi dinledi, (doğruluğu kalbimin bildiği şeyi söyledi). Sonra diğer otuz senelik ömrümde ise kalbim sadece dilimi dinledi, (çünkü dilim hep´ hak olanı söylerdi), demiştir.Sûfîlerden diğer bir zat: Dilini sustursan bile kalbinin konuşmasından yakanı kurtaramazsın, kemiklerin bile çürüse yine nefsinin sözünden (ve vesvesesinden) kurtulamazsın. Ne kadar, cehd ve gayret sarfedersen et yine de ruhun seninle konuşmaz. Çünkü ruh (ser verip sır vermeyen) bir sır saklayıcısıdır. (O halde organların, kalbin ve ruhunla Allah´a teveccüh et).Cahilin dili, ölüm kapısının anahtarıdır, denilmiştir.derler ki: Âşık sustuğu zaman helak olur, (o sevgilisini zikret-meye devam eder. Fakat bu zikirin merkezi kalptir.HAVFResûlüllah (s.a.) buyurmuştur ki: «Süt, çıktığı memeye girmediği gibi, Allah korkusundan ağlayan kimse Cehenneme girmez. Allah yolunda cihad edenlerin tozu ile insanın burun deliklerine dolan Cehennem dumanı asla bir arada bulunmaz» (23).Resûlüllah (s.a.) • «Benim bildiğimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız» buyurmuştur (24).Ben derim ki: Havf gelecekteki bir şeyle ilgili bir mânadır. Çünkü insan ya başına hoşlanmadığı bir şeyin gelmesinden veya arzu ettiği bir şeyi elde edememekten korkar. Bu ise istikbalde, ileride husule gelecek olan bir husustan başka bir şey değildir. Halde mevcut olan bir şeyle korkunun ilgisi bulunmaz. Allah Taâlâ´dan olan korku, kulun: Allah Taâlâ beni ya dünyada veya âhirette cezalandıracak, diye korkması şeklinde olur. Şüphe yok ki, Hakk Sübha-nehu ve Taâlâ, kulların kendisinden korkmalarını farz kılmış ve: «Eğer iman sahibi iseniz benden korkunuz.» (Âli İmran, 3/175) buyurmuştur. Ve yine Hakk Taâlâ: «Sadece benden korkunuz.» (Nahl, 16/51) buyurmuş ve: «Üstte bulunan Rablarından korkarlar.» (Nahl, 16/50) sözü ile korku sahibi olan müminleri methetmiştir.Üstad Ebu Ali Dakkak (r.a.) ın şunu söylediğini işitmiştim: «Korkunun havf, haşyet ve heybet gibi çeşitli mertebeleri mevcuttur; havf îmanın şartındandır. Bunun (muhkem) kaziyesi, yani ispatı, Allah Taâlâ´nın: ´Eğer mümin iseniz benden korkunuz.´ (Âli İmran, 3/187) buyurmuş olmasıdır. Haşyet, ilmin şartındandır.Havf bahsini krş: Luma, s. 60; Ta´arruf, s. 97; Kûtu´l-kulûb, I, 457; İhya, IV, 152.22. Korkudan maksat havfullah ve haşyetullah adı verilen Allah korkusudur. Cehennem korkusu ve cennete girmeme endişesi de bu korku nevine dahildir. Burada havf, cesaret mânasına da gelir.23. Tirmizî, Zühd, 8; Nesâî, Cihad, 8; Ibn Hanbel, II, 505.24. Buharî, İman, 3; Müslim, KUsûf, 1.Ebu´l-Kasım Hakim der ki: «Havf, haşyet ve rehbet olmak üzere iki kısımdır. Rehbet sahibi korktuğu zaman (Allah´a doğru) kaçar ve çareyi kaçmada arar. Haşyet sahibi ise Rabbına sığınır.» (Birincisi kaçmaya, ikincisi Mevlâya iltica eder).Kuşeyri (r.a.) der ki: Cezb, cebz ile aynı mânaya geldiği gibi, hereb de reheb ile aynı mânaya gelir, denilebilir. Kul hereb sahibi olursa, hevâ ve hevesinin gerektirdiği şeye çekilir. Tıpkı hevâ ve heveslerine tâbi olan rahipler gibi. Bu durumda olanlara ilim dizgini vurulunca o zaman şeriatın hakkını yerine getirirler ki, bu da haşyet olur. (Yani; kul günah işlediği zaman korkar ve tevbesinin kabul edilmiyeceği endişesine kapılır. Bu hereb ve rehebtir, bu endişe hevâ ve hevese tâbi olmak şeklinde görünür. Fakat Allah´a sığınır, bu da haşyettir, Rahiplerin durumu buna misâldir).Ebu Hafs, «Kalbin meşalesi havftır, kalp (vicdan) de bulunan hayır ve şer bu meşale ile görülür,» der.Üstad Ebu Ali Dakkak (r.a.) in şöyle dediğini duydum: «Havf, kendini belki, bugün, yarın gibi şeylerle avutmaman ve mazur görmemendir».Ebu Ömer Dimişkî, «Allah´tan korkan, şeytandan çok nefsinden korkar,» demiştir.İbnu´l-Cellâ, «Korkan, korkulan şeylerin kendisine emniyet verdiği kimsedir,» demiştir. (Başkasının korktuğu şeyler ona güven verir. Zira fayda ve zarar verenin sadece Allah olduğunu bilir, korkulan ile değil, Rabb ile meşgul olur).Derler ki: Ağlayan ve göz yaşını silen hâif değildir (25). Hâif, sadece azap görmeye vesile ve sebep olan şeyleri terkeden kimsedir.Fudayl´a sormuşlar: Neden korkanı göremiyoruz? Demiş ki; «Şayet siz korksaydınız, korkanı görürdünüz. Korkanı, korkanlardan başkası görmez. Nitekim evlâdını kaybeden anne, evlâdı ölen bir anne görmek ister.» (Dertlinin halinden dertli olanlar anlar, derdi olmayan dertliyi nereden bilecek).25. Hâif ve haifûn: Korkan ve korkanlar, Allah´tan korkan. Aslında hâif cesur kişidir. Kimseden havf eylemez Allah´tan havf eyleyen.Zunnûn Mısrî (r.a.) ye sormuşlar: Korku yolunu tutmak insana ne zaman nasib olur? Demiş ki: «Kendini, hastalığının uzamasından endişe ettiği için her şeyden perhiz yapan bir hasta durumunda gördüğü zaman».Muaz b. Cebel (r.a.) der ki: «Cehennem köprüsünü geride bırakmadıkça müminin kalbi itminan bulmaz, korkusu sükûna ermez?.Bişr Hafi, «Allah´tan olan korku bir melik (padişah veya melek) tir. Takva sahibi olanın kalbinden başka bir yerde konaklamaz,» demiştir.Ebu Osman Hirî, «Korkanın korkudaki kusuru, korku ile sükûn bulması ve ünsiyet etmesidir. Çünkü bu gizli bir iştir» (bilinmez, onun için de tedbir alınamaz, korku makamı ile yetinen üst makamdan mahrum olur) demiştir.Vâsıtî, «Korku, kul ile Allah Taâlâ arasında bulunan bir hicab, bir perdedir,» demiştir.Bu söz, mânası güç anlaşılan müşkil bir sözdür. Bu, şu demektir: Hâif, korku makamında bulunan zâhid sürekli olarak ikinci bir vakit beklemekte, bulunduğundan daha önemli bir makam istemekte, ibn vakt olan sûfî ise istikbal ile değil, hâl ile meşgul bulunmakta, istikbalden bir şey ümit etmemektedir. Unutmamak lazımdır ki, iyi kimseler (ebrâr) in sevap getiren amelleri daha iyi kimseler (mu-karrebûn) için günah kazanma vesilesi olur. (Ebrâr´ın hasenatı mu-karrebûnun seyyiatıdır).Nuri, «Hâif, Rabbından Rabbına kaçan zattır,» demiştir.Sûfîlerden biri: Korkunun alâmeti, şaşkınlık içinde gayb kapısını beklemektir, demiştir.Cüneyd´e, korkunun ne olduğu sorulmuş, o da: «Her nefes alışverişte, her an azab görebilirim, diye ihtimal vermektir,» demiştir.Ebu Süleyman Darânî, «Allah korkusu bir kalbi terkederse, o kalp derhal harap olur,» demiştir.Ebu Osman, «Hakiki korku verâ´ üzere bulunmak, zahiren ve bâtınen günahlardan sakınmaktır,» demiştir.Zunnûn der ki: «Korku hâli zail olmadıkça insanlar doğru yolda yürümektedirler, demektir. Korku hâli zail olunca yoldan saparlar».Üstad Ebu Ali Dakkak´ın şunu anlattığını duydum: «Bir gün hasta olan İmam Ebü Bekr b. Fürek´i ziyaret etmiştim, onu görünce gözlerim yaşardı, dedim ki: İnşaallah Hakk Taâlâ sana afiyet ve şifa ihsan eyler. Cevaben dedi ki: ölümden korktuğumu mu zannediyorsun? Ben ölümün ötesinden korkmaktayım!»Hz. Aişe, Ya Resûlallah «O kimseler ki, yaptıklarını yaparlar ve kalplerinde de korku vardır.´ (Müminun, 23/60) âyeti ile içki içen, zina ve hırsızlık yapan kimseler mi kastedilmiştir,» diye sormuş. Hz. Peygamber de: «Hayır, bu âyetle oruç tutan, namaz kılan, sadaka ve zekât veren, fakat buna rağmen acaba bu amellerimiz kabul edilecek mi? diye korkan kimseler kastedilmiştir,» (26) buyurmuştur.îbn Mübarek demiştir ki: «Korku hissini heyecan ve harekete getirip kalpte yerleşmesini sağlayan, iç ve dıştaki sürekli mürâkebe hâlidir». Bu söz, İbn Mübarek´ten (başka bir senetle) de nakledilir.İbrahim b. Şeybân, «Korku bir kalbe yerleşti mi, orada bulunan şehvet ve nefsani arzulardan, ne var ne yok hepsini yakar, dünya hırsını kovar,» demiştir.Derler ki: Korku, ilâhî hükümlerin ve kaderin cereyan tarzı hakkındaki güçlü ve kat´î bilgidir.Derler ki: Korku Rab Taâlâ´nın azameti karşısında kalbin harekete geçmesi (titremesi) ve ızdırap duymasıdır.Ebu Süleyman Darâni, «Kalp için uygun olan sadece içinde korku hâlinin galip olmasıdır, recâ hâli galip oldu mu, kalp fesada uğrar, demiş ve sonra müridine hitaben: Ey Ahmed (b. Ebu Havari), rütbelerini terfi edenler korku ile yükseldiler, rütbeleri tenzil edilenler de korku halini zayi ettikleri için alçaltıldılar,» diye ilâve etmiştir.Vâsıtî, «Korku ve ümit (havf ve recâ), kul itaat halini bırakıp benlik sevdasına düşmesin, diye nefsi bağlayan iki yulardır,» demiştir.Yine Vâsıtî der ki: «Hakk, insanın sırrında zahir (ve galip) olunca, recâ halinin fazileti kalmaz». Müellif 26. Müslim, Zühd, 20; îbn Hanbel, II, 159.Cemalullahı müşahede eden ve Onunla beraber olma şerefine nail olan Hakk´tan başkasını düşünemez, havf ve recâ hâlleri ise hadis ve mahlûk oldukları için orada akla gelmez ve onun için de bir değer ifade etmezler).Hüseyn b. Mansur Hallaç demiş ki: «Aziz ve Celil olan Allah müstesna, başka bir şeyden korkan veya bir şeyi ümit eden kimsenin yüzüne Allah bütün kapıları kapatır, ona adi korkuyu (Allah korkusunun dışında kalan korkuları) musallat kılar, kendisi ile onun arasına yetmiş perde çeker, bu perdelerin en az kalın olanı şüphe yok ki yer ile göğün arası kadardır..Akibetleri üzerinde düşünmeleri ve hallerinin değişmesinden endişe etmeleri, kulların şiddetle korkmalarını gerektiren sebeplerdendir. Allah Taâlâ: ´Onlar Allah´tan beklemedikleri şey ile karşılaştılar.´ (Zümer, 39/47), ´De ki, amel bakımından en çok hüsranda olanları haber vereyim mi? O kimseler ki dünya hayatında sarfettikleri çabalar boşa gider ve iyi bir iş yaptıklarını zannederler.´ (Kehf, 18/104) buyurur».Durumuna imrenilen nice kimseler vardır ki, sahip oldukları haller ters dönmüş, aleyhlerine olmuş ve fena amel işlemeyi arzu eder olmuşlardır. Onun için de üns ve manevi neşe hâli sıkılma (vahşet) durumuna, Hakk´ın huzurunda bulunma ve kalp huzuru hâli, kaybolma durumuna dönüşmüştür.Üstad Ebu Ali Dakkak (r.a.) in şu şiiri okuduğunu işitmiştim:«Güzel olduğu ve seni bahtiyar ettiği vakit, zaman hakkında hüsnüzanda bulundum, kaderin seni bedbaht edeceği endişesini hiç duymadın. Geceler seninle sulh yaptı, sen de buna kandın. Halbuki saf ve berrak olan geceler birden bulanır, bulutlanır,» (safa, kedere dönüşür).Mansur b. Halef Mağribî´nin şunu anlattığını işitmiştim: «İki kişi uzun süre müritlikte arkadaşlık yapmışlardı. Sonra birisi sefere çıktı ve böylece öbüründen ayrıldı. Aradan bir müddet geçti, fakat kendisinden haber alınamadı. Bu arada Rumlarla İslâmlar arasında bir savaş çıkmış, sefere gitmiyen mürit de bu savaşa iştirak etmişti, harp devam ederken tepeden tırnağa kadar zırh giyinmiş bir zatın ortaya çıkarak teke tek savaşmak (mübareze) için müslümanlardan bir cengâver istediği görüldü. Bunun karşısına bir müslüman çıktı onu öldürdü, biri daha çıktı onu da şehid etti. Bu rumun üçüncü müslümanı da şehid ettiği esnada sufi onun yıllar önce memleketten ayrılan arkadaşı olduğunu tanıdı. Onun yanına gidip sorduBu ne hal böyle arkadaş? dedi. Rum: Arkadaşın irtidat etti, gitti Rumlar arasına karıştı, evlendi, çoluk-çocuk sahibi oldu, bir sürü servet topladı, diye karşılık verdi. Sûfi: îyi ama sen Kuran´ı birçok kıraat ve vecihle okumaz mı idin? dedi. Rum: Şimdi bir vechini bile hatırlamıyorum, dedi. Sûfi: Yapma bunu, İslama geri dön, dedi. Adam-. Bunu yapamam, zira Rumlar arasında itibar ve servet sahibi oldum. Buradan sen defol git, aksi takdirde üç kişiye yaptığımı sana da yaparım, dedi. Sûfi: Bugün üç müslüman öldürdün, artık dönüp gitmek senin için ayıp değil, ben sana dokunmam, bunu iyi bil, dedi. Adam bunun üzerine yüzünü çevirerek geri döndü. Sûfî derhal kâfiri takibetti, hançerini sapladı ve onu öldürdü». Dikkat edilsin ki, adam bunca mücâhededen sonra, riyazetin bunca sıkıntısını çekmesine rağmen Hıristiyan olarak öldürülmüştür.Derler ki: İblisin başına gelen hadise vukua gelince, Cebrail ile Mikâil (a.s.) uzun müddet ağladılar. Hakk Taâlâ bu iki meleğe vahiy yolu ile: «Neden bu kadar çok ağlıyorsunuz?» diye sordu. Melekler de: «Rabbımızın hilesinden emin değiliz!» dediler. Bunun üzerine Hakk Taâlâ buyurdu ki, Hile (ve mekr) imden emin olmayın, işte böyle olun!»Seriyyu´s-Sakati´nin şunu söylediği hikâye edilir: «Ceza görmekten ve azap çekmekten o kadar çok korkuyorum ki, acaba karardı mı, endişesi ile günde şu kadar defa aynada burnuma bakarım».Ebu Hafs demiştir ki: «Kırk senedir nefsim hakkında beslediğim inanç şudur: Şüphe yok ki, Allah Taâlâ bana gadablı olarak bakmaktadır, amellerim de bunun delili bulunmaktadır».Hâtemu´l-Asamm der ki: «Yerin salih ve elverişli olmasına aldanma, cennetten daha iyi bir yer var mı? Böyle iken Âdem (a.s.) in başına gelen orada gelmedi mi? İbadetin çokluğuna da sakın kanmıyâsın, en çok ibadet eden İblis değil mi idi? Böyle iken başına gelen geldi! İlmin fazlalığına da aldanmayasın, (Beni İsrail ulemasından) Belğam b. Bagûrâ´nın İsm-i Azam´ı iyi bilmesine rağmen başına gelenleri düşün! (Bk. A´raf, 7/176). Salih insanlarla görüşüyorum diye de aldanmıyasın. Resûlüllah (s.a.) tan daha büyük bir şahıs var mı? Onunla görüşmek (Ebu Leheb ve Ebu Cehil... gibi)bedbahtların hidayetine vesile olmamıştı.Bir gün salihlerin bulunduğu bir meclise günahkar biri takılmıştı. Günahkâr, zelil ve gönlü kırık olarak onlardan ayrı bir yere oturmuş ve Hakk Sübhanehu ve Taâlâ Hazretlerine: Rabbım beni affet, diye dua etmişti. Salih kişi ise: Allah´ım yarın kıyamet günü beni bu adamla birlikte haşreyleme, diye dua etmişti. Bunun üzerine Allah Taâlâ´dan İsa (a.s.) ya vahiy geldi: «Ben ikisinin de duasını kabul ettim, sâlih kişiyi cennetten reddettim, mücrim kişiyi affettim» (ve cennete koydum, böylece ikisi bir araya gelmiyecek).Zunnûn Mısrî, Alim´e: «Mecnûn (divâne) ismi ile adlandırılmış olmanızın sebebi nedir?» diye sormuş: Uzun süre Hakk´tan ayrı kaldığım için âhirette de ayrı mı kalacağım acaba, korkusuna kapıldım ve deli oldum, cevabını almıştı.Şu şiiri bu mânada inşâd ederler:«Bende olan taşta olsaydı onu yerinden sökerdi. Çamurdan yaratılmış olan bu âciz, bunu nasıl taşıyacaktır?»Sûfilerden biri: Ümmet-i Muhammed hakkında en çok ümitli, nefsi hakkında en fazla endişeli olanlar içinde İbn Şirin mertebesine ulaşanı görmedim, demiştir.Derler ki: Süfyan Sevri hastalanmış, hastalığın emmare ve arazları doktora arzolunmuş, doktor da: Korku bu zatın ciğerlerini parçalamıştır, demiş, sonra gelmiş, elini eline almış, nabzına bakmış ve (Hıristiyan doktor) hanifler içinde böyle bir zatın bulunabileceğini bilmiyordum, demiştir.Şibli´ye: Güneş batarken neden sararmaktadır, diye sorulmuş. O da demiş ki: «Çünkü kemâle erdiği mekândan uzaklaştırılmıştır. Nerede duracağı korkusu sararmasına sebep olmaktadır. Tıpkı bunun gibi, dünyadan çıkması yaklaşan müminin de yüzü sararır. Çünkü o da varacağı yerden korkmaktadır. Güneş sabahleyin her tarafa ışıklar saçarak doğar. Mümin de mezarından çıktığı zaman yüzü çevresine ışıklar saçacaktır».Ahmed b. Hanbel (r.a.) in şöyle dediği hikâye olunur: «İzzet ve Celâl sahibi Rabbımdan, korku kapılarından bir kapıyı bana açmasını niyaz ettim. O da açtı. Fakat aklımın başımdan gitmesindenYüce Allah, «Allah´ın likasını, didârını istiyenlere de Ki: Allahın tayin ettiği zaman gelecektir» (Ankebut, 29/5) (27) buyurmuştur.Alâ b. Zeyd anlatıyor: «Bir kere Mâlik b. Dinar´ın yanına gitmiş ve orada Sehr b. Havsab´ı görmüştüm. Yanından ayrıldığım zaman Sehr´e dedim ki: Allah Taâlâ rahmetini senden eksik etmesin, bana azık ver (bana nasihat et, hadis naklet) ki Allah da (âhirete giderken) sana azık ihsan eylesin. Peki, olur! dedi ve sözüne şöyle devam etti: Halam Ümmü Derdâ Ebu Derdâ´dan naklederek dedi ki: Resûlüllah (s.a.), Cebrail (a.s.) den şunu rivayet etmiştir: ´Aziz ve Celil olan Rabbınız buyurur ki: Kulum bana ibadet ettiğin, benden ümitvar olduğun ve bana bir şeyi şerik koşmadığın sürece işlediğin hata ve günahları affederim. Bana yer dolusu hata ve günahla gelsen, seni o büyüklükte af ile karşılarım, mağfiret ederim ve (günahın büyüklüğüne) aldırmam» (28). Resûlüllah (s.a.) buyurmuştur ki: «Allah Taâlâ kıyamet günü şöyle diyecektir: Arpa tanesi ağırlığı kadar kalbinde îmanı olanları Cehennemden çıkarınız. Sonra şöyle buyurur: Kalbinde hardal tohumu ağırlığınca imanı bulunanları Cehennemden çıkarınız. En nihayet şöyle buyuracaktır: İzzetime ve Celâlime yemin ederek diyorum ki: Bana iman edenleri gecenin veya gündüzün bir anında bile bana iman etmiyenlerle aynı muameleye tâbi tutmam» (29).Recâ ilerde husule gelecek olan, arzu edilen bir şeye karşı kalbin duyduğu ilgidir. Korku (havf) zamanın gelecek parçası ile ilgili olduğu gibi, recâ da müstakbelde vukuu umulan bir hususla ilgilidir. Kalbin hayatı recâ sayesinde (âhirette nail olacağı) nimetler iledir. (Gönül ümit ile yaşar). Recâ ile temenni arasındaki fark şudur: Temenni insanı atalete ve tembelliğe sürükler* Recâ bahsini krş: Luma, s. 61; Kûtu´l-kulûb, I, 432; İhya, IV, 139.27. Recâ, emel, ümit, Allah´ın fazlına, atasına, ihsanına, keremine, rahmetine . ve lutfuna bel bağlamak manasına gelir. Yeis halinin zıddıdır. Havfullahile birlikte bulunması arzu edilen bir duygudur.28. Tirmizt, Daavai, 99; îbn Hanbel, V, 148.29. Buharî, Tevhid, 19, 36; İman, 33; Müslim, İman, 84; Tirmizî, Cehennem, 9; tbn Mâce, Zühd, 37; tbn Hanbel, I, 296.Recanın üç şekli vardır: Bir adam güzel bir amel işler ve bu amelin kabulünü Allah´tan ümit eder. Bir adam kötü amel yapar, sonra tevbe eder, affa nail olacağını ümit eder. Üçüncüsü yalancı adamdır, günaha devam eder ve: Ben affa nail olacağımdan ümitvarım, der,» demiştir.Nefsini kötü olarak tanıyanların, korku hâllerinin recâ hâllerine galip olması icabeder.Derler ki: Recâ, Kerim ve Vedûd (ihsanı çok bir dost) olan Allah´ın cömertliğine güvenmektir.Denilmiştir ki: Recâ, celâli cemâl gözü ile görmektir (Allah´ın celâli tecellisini cemali tecellisi ile görmektir).Naklederler ki: Recâ, Rab Taâlâ´nın kuluna lütuf ile muamele ettiğini kalbin gözetlemesidir.Denilmiştir ki: Recâ: Âhirette güzel muamele göreceğini ümit ederek kalbin neşe ile dolmasıdır.Derler ki: Recâ, Allah Taâlâ´nın rahmetinin genişliğine bakıştır.Ebu Ali Ruzbâri, Havf ve recâ kuşun iki kanadı gibidir. İkisi birbirine müsavi olursa kuş düzgün, uçuş mükemmel olur. Birisi eksik olursa kuş ve uçuş eksik olur. Her ikisi de bulunmazsa kuş ölüme terkedilmiş olur,» demiştir.Ahmed b. Asım´a, kulda recâ halinin mevcudiyetinin alâmeti nedir? diye sorulmuş. O da: «Allah´ın lutfu ve ihsanı kulu her taraftan çevirince, Hakk Taâlâ´nın dünyevî nimetleri tam, âhiretteki affı eksiksiz olsun diye ona şükretme hâlinin ilham edilmiş olmasıdır,» diye cevap vermiştir.Ebu Abdullah b. Hafif, «Recâ, Allah´ın lutfuna nail olma neticesinde duyulan (manevi) neşedir,» demiştir.Yine İbn Hafif, «Recâ, ümit edilen ve sevilen (Allah)´ın keremini gören gönüllerin rahatlık duymasıdır,» der.Şeyh Ebu Abdurrahman Sülemi (r.a.) nin, Ebu Osman Mağribi´den şunu naklettiğini işitmiştim: «Ebu Osman Mağribi: Nefsini recâ ile meşgul eden tenbelleşir, amelsiz kalır. Kendini havf ile meşgul eden ümitsizliğe düşer, onun için insan bir kere recâ ile, bir kere korku ile meşgul olmalıdır».şu kadarını söyliyeyim ki, biraz sonra hesap vererek Allah Taâlâ´nın affına nail olacağımı gözlerinizle müşahede edeceksiniz, dedi. Sonra oradan ayrılmadan önce ruhunu teslim eden İmam´ın gözlerini kapattık».Yahya b. Muaz der ki: «İlâhî! Nerede ise günah sahibi olduğum halde senden ümitvar olmam, amel sahibi iken ümitli olmamdan daha fazla oluyor! Çünkü ben kendimi amelde ihlasa itimat eder, bulmaktayım, amelimi nasıl koruyabilirim ki, ben (günah ve) âfetle meşhur bir kimseyim. Günahda ise kendimi, affına itimat eder, bulmaktayım. Günahımı nasıl affetmiyeceksin ki, Sen cömertlik ilemevsûf ve meşhursun!»Ruhunu teslim etmek üzere bulunan Zünnûn, kendisi ile konuşmak istiyenlere: «Ne olur beni meşgul etmeyiniz! Şu anda Allah Ta-âlâ´nın bana bahşeylediği lutufların çokluğunun hayreti içindeyim,»demiştir.Yahya b. Muaz, «İlâhi! Kalbimdeki en tatlı ihsan senden ümitli olmamdır, dilimdeki en zevkli söz seni övmemdir, en sevimli zaman parçası, içinde didarını temaşa edeceğim andır,» diye dua ederdi.Bazı tefsirlerde denilmiştir ki: Resûlüllah (s.a,) Şeybe kapısından girerek sahabenin yanına gelmiş ve onları güler vaziyette görünce: «Nasıl olur da böyle gülersiniz. Benim bildiğimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız,» buyurmuştu. Sonra oradan ayrıldı. Fakat çok geçmeden gerisin geri döndü ve: «Şimdi Cebrail (a.s.) bana geldi ve Allah Taâlâ´nın ´Kullarıma haber ver-, şüphe yok ki, Ben affı ve merhameti çok bol olan bir İlâhım.´ (Hicr, 15/49) buyruğunu getirdi» (30), dedi.Hz. Aişe Resûlülah (s.a.) dan şu hadisi rivayet etmiştir: «Şüphe yok ki, ilâhi rahmet kendilerine çok yakın olduğu halde ye´se düşen ve ümitsizliğe kapılan kulların bu haline Allah Taâlâ güler,» Hz. Aişe der ki: «Ya Resûlallah! Annem-babam sana feda olsun, Celâl ve İzzet sahibi Rabbımız güler mi? diye sordum.» Buyurdular ki: «Ruhumu güçlü elinde tutan Zat-ı Kibriya´ya yemin ederim ki, O güler.» Bunun üzerine Hz. Aişe: «O halde güldüğü zaman sayı ile değil, bol bol ihsanda bulunur, dedim, diyor» (31).30. Buharî, İman, 3; Müslim, Küsûf, 1.31. ibn Mâce, Mukaddime, 15; îbn Hanbel, IV, 11, 12.Naklederler ki-. Bir Mecusi İbrahim (a.s.) e misafir olmak istedi. Hz. İbrahim Mecusîye, şayet İslama girersen misafir ederim, dedi. Mecusi, ben Müslüman olursam, senin bana yaptığın ihsanın ne mânası olur ki? dedi ve savuşup gitti. Allah Taâlâ, İbrahim (a.s.) e şunu vahyetti: «Ey İbrahim! Bir kulum dinini değiştirmiyor, diye neden ona yemek yedirmiyorsun? Halbuki yetmiş senedir kâfir olduğu halde biz o zata rızkını veriyoruz. Bir gece de onu sen misafir etseydin, bunun sana ne zararı olacaktı?» Bu hitabı duyan Hz. İbrahim (a.s.) Mecusinin peşine düştü. Onu buldu ve misafir etti: Mecusî ona: Görüşünüzü ve davranışınızı değiştirmenizin sebebi nedir? diye sordu. O da durumu anlattı. Bunun üzerine Mecusi Hz. İbrahim´e sordu: Gerçekten Allah bana böyle mi muamele ediyor? (Ne iyi bir Rab ki, düşmanı için dostuna itâb ediyor) dedi, sonra: Bana İslâmı anlatınız dedi ve müslüman oldu.Şeyh Ebu Ali Dakkak´ın şunu anlattığını duymuştum: «Üstad Ebu Sehl Sulûki (r.a.) ölümünden sonra rüyada Ebu Sehl Zeccac´ı görmüştü. Zeccac vâidin ebediyyetine inanıyordu (Allah bir günah için bunu işliyeni müebbed olarak cezalandıracağım, derse bu tehdit behemehal tahakkuk eder, diyordu.) Ebu Sehl, Zeccac´a: «Halin nasıldır?» diye sordu. O da: «İş vehmettiğimizden daha kolaymış,» diye cevap vermişti. (Şiddete taraftar olan bir zat bile durumu ümit verici bulmuştu).Ebu Bekr b. İşkib´in şunu söylediğini duymuştum: «Üstad Ebu Sehl Sulûki´yi rüyada anlatılmayacak kadar güzel bir hâl üzere gördüm ve sordum: Üstad bu dereceye ne ile nail oldun? Dedi ki: Rabbım hakkında beslediğim hüsnü zan ile» (Ben kulumun zannı üzereyim) .Mâlik b. Dinar rüyada görülür ve kendisine sorulur: Allah sana nasıl muamele yaptı? Cevaben der ki: «Aziz ve Celil olan Rabbımın huzuruna çok miktarda günah ile çıktım. Hakkında beslediğim hüs-nüzan sayesinde hepsini sildi».Nebi (s.a.) buyurur ki: «İzzet ve Celâl sahibi Allah şöyle buyurmuştur: ´Ben kulumun beni zannettiği gibiyim. Kulum beni zikrederse onunla beraber olurum, kulum beni içinden ve gizlice zikrederse ben de onu gizlice ödüllendiririm.Derler ki: îbn Mübarek bir kere iriyarı bir kâfirle cenk ediyordu. Kâfirin ibadet vakti geldi, İbn Mübarek´ten ibadet için mehil istedi. O da istenen mehli verdi. Kâfir güneşe secde edince İbn Mübarek kılıcı ile başını kesmek istedi. Hava ve hatiften bir ses işitti. Ses: «Ahde vefa ediniz, şüphesiz ki, kişi verdiği sözden mesuldür». (İsra, 17/34) diyordu. Bunun üzerine İbn Mübarek niyetinden vazgeçti. Mecusî ibadetini bitirince: Yapmayı düşündüğün şeyi icra etmekten neden vazgeçtin? diye sordu. O da işittiği sesi anlattı. Bunun üzerine Mecusî dedi ki: Ne iyi Rab, düşmanı için dostunu tekdir ediyor. Sonra derhal Müslüman oldu ve güzel bir İslâmi hayat yaşadı.Denilmiştir ki: Allah kendisine Afuv ve Gafûr (af ve mağfiret edici) ismini verince, kullarını günaha düşürmüş oldu (Kul Allah´ın affına güvenerek günah işler. Allah´ın affedici olması için kulunun günah işlemesi icabetmiştir).Nitekim Hakk Taâlâ: «Şüphesiz ki Allah şirki affetmez.» (Nisa, 4/48) buyurduğu için müslümanlar katiyyen şirk koşmamaktadırlar. Lâkin: «Şirk müstesna, dilediği kimsenin diğer günahlarını affeder.» (Nisa, 4/48) buyurunca, insanlar onun affına nail olmaya tamah ettiler, (onun için de günah işlediler), denilmiştir.İbrahim b. Edhem (r.a.) in şöyle dediği hikâye edilir: «Bir hac esnasında ortalık tenhalaşsın da tavaf yapayım, diye bir müddet bekledim. Gece karanlığı bastı, şiddetli yağmur yağıyordu. O sırada ortalık tenhalaşmıştı. Hemen tavafa başladım. Tavaf esnasında Allah´ım, beni masum kıl; Rabbım, beni günahtan koru, diye niyazda bulunuyordum. Hatiften işittiğim bir ses bana dedi ki: Ey İbrahim, seni masum kılmamı istiyorsun, herkes benden ismeti (günahsız olmayı) istemektedir. Fakat siz günahsız olunca ben kime rahmet ve mağfiret edeceğim?»Derler ki: Ebu´l-Abbas b. Şureyh ölüm hastalığında şöyle bir rüya görmüştü: Kıyamet kopmuş, Cebbar olan Hakk Sübhanehu ve Taâlâ, «Ulema nerede?» diyordu. Ulema derhal huzuruna toplandı. Onlara: «Bilgilerinizi ne şekilde tatbik ettiniz,» dedi. Onlar da; Kullarına dinini anlattık dediler. ... Ebu´l-Abbas bu hadiseden üç gün sonra vefat etmişti.Naklederler ki: Ayyaşın biri dostlarını toplamış ve hizmetçisine dört dirhem para vererek mezelik meyva alması için çarşıya göndermişti. Hizmetçi çarşıya giderken Şeyh Mansur b. Ammar´ın meclisine uğramış, Şeyhin bir fakir için bir şey istediğini ve-. Bana dört dirhem verene dört defa dua edeceğim, dediğini duymuş, hizmetçi de elindeki dört dirhemi şeyhe vermişti. Şeyh, hizmetçiye, «Sana hangi konuda dua edeyim,» demiş. Hizmetçi de: Bir efendim var, ondan kurtulmak istiyorum, diye cevap vermiş. Şeyh de bu hususta dua etmişti. Sonra şeyh, «öbürü nedir?» demiş. Hizmetçi-. Fakire verdiğim dört dirhem yerine Allah Taâlâ bana para versin, diye cevap vermiş. Şeyh de bu hususta dua etmişti. Sonra Şeyh, «Öbür muradın nedir?» diye sormuş. Hizmetçi: Allah Efendime tevbe nasib etsin diye cevap vermiş. Şeyh de bu hususta dua etmişti. Sonra Şeyh Mansur, «Dördüncü dileğin nedir?» diye sormuş. Hizmetçi: Allah beni, efendimi, seni ve efendimin içki meclisinde bulunanları affeylesin, diye cevap vermişti. Şeyh de bu hususta dua etmişti. Sonra köle eve gelince; efendisi: Neden geciktin? diye sormuş, hizmetçi durumu anlatmış, efendisi: Şeyh ne diye dua etti? demiş. Hizmetçi: önce hürriyetime kavuşmam için duada bulunmasını istemiştim, demiş. Efendi: öyleyse hadi git, sen hürsün, köle değilsin, fakat ikincisi ne idi? demiş. Köle: İkinci dileğim dört dirhem yerine Allah´ın bana para vermesi idi, demiş. Efendi: Al sana dört dirhem yerine dört bin dirhem fakat söyle bana üçüncü muradın ne idi? demiş. Hizmetçi: Allah´ın sana şu işten tevbe nasip etmesi idi, demiş. Efendi derhal, pişman oldum, tevbe olsun, Allah´a döndüm demiş ve dua konusunda dördüncü hususun ne olduğunu sormuş. Hizmetçi: Allah Taâlâ´nın seni, beni, dostlarını ve vaiz Mansur´u affetmesi idi, demiş. Efendi Sadece bu bana ait değildir, diye karşılık vermişti. Bu zat vefat edince rüyada görülmüş, bir sesin kendisine: Sen, sana ait olanı yaptın, düşünebiliyor musun ki, ben bana ait olanı yapmıyacağım? Seni de, hizmetçiyi de, Şeyh Mansur´u da, o mecliste bulunan dostlarını da affettim, dediği duyulmuştu.Derler ki: Ribah Kaysî defalarca haccetmiştî. Bir gün Kabe´nin altında durdu ve: «İlâhî, yaptığım hac ibadetlerimi kabul et ve günahlarımı affeyle diye niyazda bulundu.Hakk´ın şehadeti ile şehadette bulunanları (Âlu Imran, 3/18) da affettim, dediğini işitmişti. (Cibilliyeti icabı cimri olan insan bunu yaparsa, zatı icabı cömert olan Allah ne yapmaz ki!).Abdulvahhab b. Abdülmecid Sakafî´nin şöyle dediği nakledilir: «Bir kere tabutu üç kişi ve bir kadın tarafından taşınan bir cenaze gördüm. Gittim, kadının yerine tabutun altına girdim, mezarlığa vardık, namazı kıldık, ölüyü mezara defnettik. Sonra kadına: Bu cenaze neyin olur? diye sordum. Kadın: Oğlum, dedi. Peki şu tabutu taşıyacak komşularınız yok mu idi? diye sordum. Vardı, fakat oğlumu hor ve hakir görmüşlerdi, diye cevap verdi. Peki bunun sebebi nedir? dedim. Oğlum mühannes (karı huylu, pezevenk) idi, dedi. Zavallı kadına acıdım, aldım evime getirdim, biraz harçlık, biraz yiyecek, giyecek verdim. O gece bir rüya gördüm: Üzerinde pırıl pırıl beyaz giysiler bulunan ve ayın ondördüne benziyen biri bana yaklaşarak teşekkür etmeye başladı. Sen kimsin? diye sordum. Bugün defnettiğiniz mühannes, sırf halk beni hor ve hakir gördüğü için Rabbım bana acıdı. Beni rahmetine nail kıldı, diye cevap verdi».Üstad Ebu Ali Dakkak (r.a.) ın şunu anlattığını duymuştum: «Bir mahalleden geçen Ebu Amr Bîkendî, fesad çıkarıyor, diye halkın bir genci mahalleden kovmakta olduklarını ve annesi olduğu söylenen bir kadının da ağladığını görmüş, kadına acımış, mahalle halkı nezdinde şefaatçi olmak maksadı ile: Ne olur, bu defaya mahsus olmak üzere benim için bağışlayın, bir kere daha fesad işle uğraşırsa istediğinizi yapın, demiş, onlar da genci Ebu Amr´ın hatırı için affetmişlerdi. Birkaç gün geçtikten sonra Ebu Amr tekrar o mahalleden geçmiş, kapının ardından ağlayan yaşlı bir kadın sesini işitmiş, galiba genç kötü işlerine yine başladı ve mahalle halkı onu kovdu, diye düşünmüş, kapıyı çalmış, ihtiyar kadına gencin durumunu sormuş. Kadın gencin öldüğünü bildirmiş. Peki, hali düzelmiş mi idi? diye sorunca, şu cevabı almıştı: Eceli yaklaşınca, ölüm haberimi komşulara iletme, onlara eza-cefa etmiştim, onun için bana söver, cenazeme de gelmezler. Beni defnettiğin zaman, şu üzerinde Bismillah yazılı olan yüzüğümü yanıma koy, defin işini bitirince Aziz ve Celil olan Rabbımın katında benim için şefaatçi ol. der. Anne bu vasiyeti olduğu gibi tatbik etmişti. Kadın mezarın başından ayrılmadan oğlunun affedildiğini müj6deleyen hatiften bir ses işitir.İbrahim Utrûş anlatıyor: «Dicle kenarında Mâruf Kerhi ile otururken bir sandal içinde def çalan, rakseden, içki içen bir genç topluluğu geçmişti. Marufa dedik ki: Görüyor musun şunları, açık açık Allah Taâlâ´ya nasıl isyan ediyorlar? Bunlara beddua eyle. Mâruf, ellerini semâya kaldırdı ve: İlâhi, bunları dünyada nasıl neşelendirdiysen âhirette de öyle neşelendir, diye dua etti. Biz sana dua için değil, beddua için ricada bulunmuştuk, denildi. Şöyle cevap verdi: Şayet Allah bunları âhirette neşelendirirse, dünyada kendilerine tevbe nasip eyler».Ebu Abdullah Hüseyn b. Abdullah anlatıyor: «Kadı Yahya b. Eksem arkadaşım idi. O beni severdi, ben de onu... Yahya günün birinde vefat etti. Rüyada görüp: Rabbım sana nasıl muamele etti, dedim. Dedi ki: Rabbım beni affetti, ancak bir kere beni kınadı ve: Ey Yahya, sen dünyada benim için yaptığın amele kötülük karıştırdın (Bk. Tevbe, 9/102) buyurdu. Dedim ki: Rabbım, bu işi yaparken bana rivayet edilen kudsi hadise güvendim: ´Ben saçları ağaran bir kuluma ateşle azabetmekten haya ederim´ (33). Bunun üzerine Hakk Taâlâ: Ey Yahya seni affettim, Peygamber doğru söylemiştir, ancak sen dünyada benim için işlediğin iyi ameli kötüsü ile karıştırmıştın, (ama buna rağmen seni affettim) buyurdu».    
Hüzün, Açlık ve Tevazu
10. HüzünYüce Allah: «Bizden hüznü gideren Allah´a hamdolsun, dediler». (Fâtır, 35/34) buyurmuştur.Ebu Saîd Hudrî, Resûlüllah (s.a.) dan şu hadisi rivayet etmiştir: «Mümine isabet eden ve onu üzen hastalık, sıkıntı, hüzün ve elem gibi şeylere karşılık Allah Taâlâ kulunun günahlarını siler, bu nevi musibetler günaha keffaret olur» (34).Hüzün; kalbi sıkarak gaflet vadilerine dalmasına ve dağılmasına...
Hüzün, Açlık ve Tevazu
10. HüzünYüce Allah: «Bizden hüznü gideren Allah´a hamdolsun, dediler». (Fâtır, 35/34) buyurmuştur.Ebu Saîd Hudrî, Resûlüllah (s.a.) dan şu hadisi rivayet etmiştir: «Mümine isabet eden ve onu üzen hastalık, sıkıntı, hüzün ve elem gibi şeylere karşılık Allah Taâlâ kulunun günahlarını siler, bu nevi musibetler günaha keffaret olur» (34).Hüzün; kalbi sıkarak gaflet vadilerine dalmasına ve dağılmasına engel olur.33. Aclunî, II, 244.34. Buharî, Merza, 1; Müslim, Birr, 14; Tirmizî, Cenaiz, 1.Hüzün sahibi, hüzünlü olmayanların senelerce katedemedikleri Allaha giden yolu bir ayda kateder. Hadiste: ´Allah kalbi hüzün içinde olan tüm kullarını sever´ (35) buyurulmuştur».Tevrat´ta: «Allah bir kulunu sevince kalbine bir nâiha (ölüye ağlayan kadın) kor, Allah bir kuluna buğz edince kalbine çalgı kor» (o kişi neşeli olur) denilmiştir.Resûlüllah´ın her an düşünceli ve devamlı surette hüzünlü olduğu rivayet edilir (36).Bişr b. Haris-. «Hüzün padişahtır. Bir yere yerleşince oraya (kendisine rakip olan bir hissin ve) başka bir kimsenin yerleşmesine razı olamaz,» demiştir.Derler ki: İçinde hüzün olmayan kalp haraptır, nitekim bir evde insan ikâmet etmezse o ev harap olur.Ebu Saîd Kureyşî, «Sebebi, hüzün olan ağlama gözü kör eder; sebebi, şevk ve özlem olan ağlama ise gözü bürür, fakat kör etmez, Allah Taâlâ´nın: ´Dertli olan Yakub´un hüzünden gözleri ağarmıştı´ (Yusuf, 12/84) buyurmuş olması bunu ifade eder», demiştir.Râbiatü´l-Adeviyye bir adamın: Ah şu hüzün elinden! dediğini duymuş, Ona: «Ah ne kadar az hüzünlüyüm, de; gerçekten mahzun olsaydın nefes almaya imkân bulamazdın,» demiştir.   Sufyan b. Uyeyne, «Ümmet içinde mahzun birisi ağlasa, bu ağlama sebebiyle Allah Taâlâ o ümmete merhamet eder,» demiştir.Davud Tâî´nin galip hali hüzün idi. Geceleri niyazda bulunurdu. İlâhî, senin derdin benden öbür dertleri sildi süpürdü, uykumla arama girdi». Her an başına gelen musibetler yenilenen kimse hüzünden ne ile teselli bulur ve nasıl kurtulur? Hüzün yemeye-içmeye, havf günah işlemeye mani olur, denilmiştir.Sûfilerden birine sorulmuş: Kişinin hüzünlü oluşuna ne ile istidlal edilir? Şöyle demiş: İnlemesinin çok oluşu ile.Seriyyu´s-Sakatî, «Bütün insanların hüznü benim olsun isterim,»demiştir.Sûfîler hüzün bahsinde fikir beyan etmişler ve bu konuda şu husus üzerinde ittifak etmişlerdir. Âhiretle ilgili hüzün iyi, güzel-, dünya ile alâkalı hüzün kötü, çirkindir.Hüznün fazilet olması insanın derecesini yükselttiği zaman onun günahlarını silme sonucunu doğurmasındandır,» demiştir.Şeyhlerden biri, müritlerinden birisi sefere çıktığı zaman ona: Bir mahzun görürsen selâmımı söyle, diye emir verirdi.Üstat Ebu Ali Dekkak´ın şunu söylediğini işitmiştim: «Sûfîlerden biri güneş batarken; Ey güneş bugün bir mahzun kişinin üzerine doğdun mu?! derdi» (mahzun kişi çok nâdir bulunur).Hasanu´l-Basrî´yi görenler; onu, biraz evvel başına musibet gelmiş bir kişi zannederlerdi.Fudayl vefat edince Vekîl şöyle dedi: «Bugün yeryüzünden hüzün gitti!»Seleften biri: Müminin amel defterinde bulacağı sevabın büyük ekseriyetini dert ve hüzün teşkil eder, demiştir.Fudayl b. Iyaz şöyle der: «Selef, her şeyin bir zekâtı vardır, düşünce (kalb) in zekâtı ise uzun uzun hüzünlenmektir, demişlerdir».Ebu Hüseyn Verrak bir gün Ebu Osman Hirî´ye hüznün ne olduğunu sormuş ve: «Hâzin hüznün ne olduğunu sormaya vakit bulamaz, önce hüzünlü olmayı talep et, sonra hüznün ne olduğunu sor,» cevabını almıştı.11. Nefsânî arzuları terk ve açlık (Cû´)*Ulu Allah: «Biz sizi biraz korku, biraz açlık ile imtihan ederiz» buyurmuş, âyetin sonunda: «Sabredenlere müjde var!» demiştir (Bakara, 2/155). Açlığın sıkıntısına sabredenlere güzel sevap ve mükâfat müjdele, demektir.Yine Hakk Taâlâ: «Onlar ihtiyaçları olsa bile başkalarını kendilerine tercih ederler» buyurmuştur.» (Haşr, 59/9).Bir gün Hz. Fatıma, Resûlüllah (s.a.) a bir ekmek parçası getirmiş, Resûlüllah, «Ya Fatıma, bu nedir?» diye sormuş. Hz. Fatıma: «Pişirdiğim ekmeğin parçasıdır, bu parçayı sana getirmeden ekmeği yemeye gönlüm razı olmadı,» demiş. Hz. Peygamber, «Üç günden beri babanın ağzına giren ilk yiyecek budur,» buyurmuştu. 35. Acîûnî, I, 246.36. Buharı, Cenalz, 45; Müslim, CeiuUz, 12.Az yeme ve aç kalma bahsini krş: Keşfu´l-mahcûb, s. 418, 453; Kfltu´1-ku-lûb, II, 391, 344; İhya, II, 225.Açlıkla ilgili birçok sûfînin menkıbesi vardır.İbn Salim, «Kulun mutâd olarak yediği yemeklerden her gün sadece kedi kulağı kadar azaltması açlığın adâbındandır,» demiştir.Derler ki: Sehl b. Abdullah sadece onbeş günde bir yemek yerdi. Ramazan gelince ay başından itibaren (Bayram) hilâli görene kadar yemek yemezdi. Her akşam yalnız su ile iftar ederdi.Yahya b. Muaz diyor ki: «Açlık pazarda satılan bir nesne olsaydı, pazara giden âhiret taliplerinin ondan başkasını satın almaları caiz olmazdı».Sehl b. Abdullah, «Allah Taâlâ dünyayı yaratınca günahı ve cehaleti tokluğun içine, ilmi ve hikmeti açlığın içine iskân etti,» demiştir.Yahya b. Muaz, «Açlık; müritler için riyazet, temrin-, tâib (tevbe edenler için tecrübe; zâhidler için siyaset; arifler için ikramdır,» demiştir.Üstad Ebu Ali Dakkak (r.a.) in şunu anlattığını işitmiştim-. «Sûfîlerden biri bir şeyhin ziyaretine gitmiş, onu ağlar vaziyette görmüş, neden ağladığını sormuş, ben açım, cevabını almış, bunun üzerine: Senin gibisi açlıktan ağlar mı? diye sormuş, Şeyh de-. Sus, bilmiyor musun ki, aç kalmamdan (Allah´ın) muradı ağlamamdır, karşılığını vermişti».Mahled, «Şam´da yanımızda ikâmet eden Haccac b. Ferâfise´nin elli gün müddetle ne bir yudum su içtiğine, ne de karnını doyuracak birşey yediğine şahid oldum,» demiştir.Ahmed b. Yahya Cellâ diyor ki: «Ebu Türab Nahşebi Mekke´ye (Allah bu toprakları korusun) gitmek üzere Basra çölünden yola çıkmıştı. Yol esnasındaki yeme durumunu sorduk. Dedi ki: Basra´dan çıktıktan sonra bir kere Nebac´da, bir kere de Zatı Irak´da yemek yedim. Oradan da size gelene kadar bir şey yemedim. Ebu Türab çölü iki öğün yemekle geçmişti». (Ya tayyı mekân vaki oldu veya yemek yeme ihtiyacı hissetmedi, her ikisi de harikulade hallerdendir).Ebu Süleyman Darâni, «Dünya (amelinin anahtarı tokluk, âhiret (amelinin anahtarı açlıktır,» demiştir.Sehl b. Abdullah´a: Günde bir öğün yemek yiyene ne dersiniz? denildi. «Bu sıddik olanların yeme tarzıdır,» dedi. Peki iki öğün yiyenlere ne dersiniz? denildi. «Bu mümin olanların yeme tarzıdır,» dedi. O halde günde üç öğün yiyenler hakkında fikriniz nedir? denildi. «Bari ailene söyle de sana ahırda bir yemlik yapsınlar,» diye cevap verdi.Yahya b. Muaz, «Açlık nur, tokluk nâr (ateş) dır. îştah oduna benzer, ondan ateş meydana gelir, bu ateş sahibini yakmadan sönmez,» demiştir.Ebu Nasr Serrac Tûsi diyor ki: «Sûfîlerden bir zat bir şeyhin huzuruna gelmiş, şeyh misafirine yemek ikram etmiş, sonra kaç gündür yemek yemedin, diye sormuş. Beş gün, cevabını alınca demiş ki: Senin açlığın cimrice bir açlıktır. Üzerinde (dervişlere has) elbise var, nasıl acıkabilirsin? Fakirlerin (ve dervişlerin) açlıkları bu çeşitten bir açlık değildir».Ebu Süleyman Darâni, «Gece sabaha kadar namaz kılmaktan, akşam bir lokma eksik yemek daha fazla hoşuma gider,» demiştir.Ebu Kasım Cafer b. Ahmed Râzi anlatıyor: «Ebu´l-Hayr Aska-lâni´nin canı balık yemek istemişti. Seneler sonra helal olarak balık yemek imkânına kavuşmuştu. Balık yemek için elini uzatınca parmağına bir kılçık batmış, bunun üzerine: Ya Rab! Helale elini iştah ile uzatanın cezası bu! Harama elini şehvetle uzatanın cezası nice olur, demişti».Üstad Ebu Bekr b. Furek´in şunu söylediğini duymuştum: «Ailevi meşgalelerle uğraşmak, helal yoldan şehvete tâbi olmanın sonucudur. Haram yoldan şehveti teskinin neticesinin ne olacağını varın kıyas edin».Şirazlı sûfî Rüstem der ki: «Ebu Abdullah b. Hafif bir defa davete gitmiş, yoksulluk sebebiyle müritlerinden biri ondan evvel yemeğe elini uzatmış, bunu edebe uygun bulmayan diğer müritler, şeyhten evvel yemeğe elini uzatan adamı tenkid maksadı ile önüne birazcık yiyecek koymuşlardı. Fakir derviş edebe uygun olmayanbu hakarete, başına gelen açlık sebebiyle uğradığını anladı.Mâlik b. Dinar, «Dünyevî arzularına galebe çalan bir kimsenin, şeytan gölgesinden bile korkar,» demiştir.Ebu Ali Ruzbârî, «Bir sûfî beş gün açlığa tahammül edemez ve açım, derse onu derhal çarşıya götürünüz ve maişetini çalışarak kazanmasını emrediniz,» demiştir (Sûfîlik, dilencilikle olmaz).Üstad Ebu Ali Dakkak´ın şeyhlerin birinden şunu hikâye ettiğini işitmiştim: «Cehennemlik kimselerin iştiha ve arzuları perhizkârlıklarına (ve yemeden sakınma hallerine) galebe çaldı. Bundan dolayı rezil oldular,» demiştir.Yine Ebu Ali´den işittim, şöyle diyordu: «Sûfînin birine, iştahın yok mu? diye sorulmuş, o da: iştahım var ama perhiz yapıyorum, diye cevap vermişti».Yine Dakkak der ki: «Sûfîlerden birine, iştahın ve yeme arzun var mı? diye sorulmuş, o da: Arzu etmemeyi arzu ediyorum, diye cevap vermişti. Bu fikir evvelkinden daha mükemmeldir».Ebu Nasr Timâr diyor ki: «Bir gece Bişr Hafî bize gelmişti. Ona: Seni bize gönderen Allah´a hamdolsun, Horasan´dan gelen pamuğu kızım eğirdi, ipliği sattı, bize et aldı, iftarı burada birlikte yaparız, dedim. Şöyle dedi: Birinin yanında yemek yemek âdetim olsa sizde yerdim. Sonra ilâve etti: Senelerdir canım patlıcan yemek istiyor, fakat bunu yemek mümkün olmadı. Et yemeğinin içinde helal patlıcan da var, dedim, öyle ama patlıcan yeme arzum safvet bulmadıkça (durulmadıkça) yiyemem, dedi».Sûfî Abdullah b. Bâkûye (r.a.) nin Ebu Ahmed Sağîr´den şunu naklettiğini işitmiştim. «Ebu Ahmed diyor ki: Ebu Abdullah b. Hafîf her gece iftar için kendisine on tane kuru üzüm götürmemi emreyledi. Bir gece acıdım ve onbeş tane kuru üzüm götürdüm. Bunu gören ibn Hafîf bana baktı ve: Böyle hareket etme emrini nereden aldın? dedi ve on tanesini yedi, öbürlerini bıraktı».Ebu Türab Nahşebî anlatıyor: «Bir defa müstesna, nefsim hiç bir şey arzu ve temenni etmemişti. Seferde iken bir defa ekmek ve yumurta arzu etmişti, yolu bırakarak bir köye saptım, köylülerden biri yakama yapıştı ve, hırsızlarla bu adam da vardı, dedi. Bana yetmiş kırbaç vurdular. Sonra içlerinden biri beni tanıdı ve: Bu adam Ebu Türab Nahşebi´dir, dedi. Benden özür dilediler, içlerinden bir adam bana acıdı, evine götürdü, ikramda bulundu, ekmek ve yumurta verdi. Nefsimin arzusuna ancak epey dayak yedikten sonra kavuşabilmiştim.12. Huşû-tevâzu*Yüce Allah: «Namazlarını huşu içinde kılan müminler kurtuluşa ermişlerdir.» (Müminûn, 23/2) buyurmuştur (38).Abdullah b. Mesud Resûlüllah (s.a.) dan şu hadisi rivayet etmiştir: «Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse cennete girmiyecektir. Kalbinde zerre kadar iman bulunan kimse Cehenneme girmiyecektir». Adamın biri sordu: Ya Resûlallah, şüphesiz ki insan elbisesinin güzel olmasını ister (bu kibir midir?) dedi. Bunun üzerine Resûlüllah: «Hayır! Şüphesiz ki Allah güzeldir, güzelliği sever, kibir hak olan bir şeyi reddetmek, halkı hor ve hakir görmektir,» buyurdu (39).Enes b. Mâlik anlatıyor: «Resûlüllah (s.a.) hasta ziyaretine gider, cenazeyi teşyi´ eder, eşeğe biner, kölenin davetine bile icabet ederdi. Kureyza ve Nadir muharebesi sırasında başında hurma ağacı liflerinden yapılmış bir yular ve üzerinde liflerden mamul bir palan yapılmış eşeğe binmişti» (40).Huşu, Hakk´a boyun eğmek; tevazu Hakk´a teslim olmak, Hakk´ın hükmüne itirazdan vazgeçmektir,Huzeyfe, «Dininizden ilk olarak kaybettiğiniz şey huşudur,» demiştir.Sûfîlerden birine: Huşu nedir? diye sorulmuş. O da: Kalbin Hakk Sübhanehu ve Taâlâ´nın huzurunda toplu ve büyük bir himmetle ayakta durmasıdır (Allah´ın huzurunda murakabe halidir), diye cevap vermiştir.Sehl b. Abdullah, «Kalbi huşu içinde olana Şeytan yaklaşamaz», demiştir.Derler ki: İnsanda huşu bulunduğunun alâmeti, kızdırıldığında veya irâdesine muhalefet edildiğinde veyahut reddedilme durumunda kaldığında bu halleri kabul ile karşılamasıdır.* Tevazu ve huşu bahsini krş: Ta´airuf, 94; İhya, III, 362. 38. Huşu, boyun eğmek, itaat ve inkiyad etmek, tevazu, alçak gönüllü olmak,kibirli ve gururlu olmamak, kendini beğenmemek, demektir. Huşu Hakk´akarşı, hudû halka karşı itaatkâr ve mütevazî olmak. $9. Müslim, iman, 39; ibn Mâce, Zühd, 16. 40. Tirmlzî, Cenaiz, 32; İbn Mâce, Zühd, 16.Muhammed b. Ali Tirmizî der Ki: Huşu sahibi, arzuları tükenen, göğsündeki arzudan haz alma dumanı sükûnet bulan, kalbi (şeriata hürmet ve) tazim nurları saçan, bu sebeple şehveti (ve nefsi) ölen, fakat kalbi dirilen, onun için de organları huşu (ve saygılı bir sükûnet) içinde bulunan kimsedir».Hasan Basri, «Huşu, kalp için lüzumlu olan dâimi korkudur,» der.Cüneyd´e huşûun ne olduğu sorulunca şöyle demişti: «Kalbin gaybı bilene (Allâmü´l-guyûba) karşı zillet içinde bulunmasıdır.»Allah Taâlâ: «Rahman olan Allah´ın arz üzerinde vakar ve sükûnetle yürüyen kulları vardır.» (Furkân, 25/63) buyurmuştur. Üs-tad Ebu Ali Dakkak (r.a.) in, «Âyette geçen hevn kelimesi tevazu ve huşu sahibi demektir,» dediğini işitmiştim. Yine Dakkak´a göre âyetin mânası «Yürürken nalinlerin tasmasını bile beğenmiyenler» (en küçük bir şey sebebiyle bile kibirlenmiyenler) demektir.Sûfîler, huşûun mahallinin kalp olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.Sûfilerden biri zahiren hüzünlü gözleri ile yere bakan, omuzları aşağıya doğru sarkık, büzülmüş birini görmüş ve adama göğsünü göstererek: Ey falan huşu buradadır. Omuzlarına işaret ederek, (Huşu) burada değildir, demişti.Rivayet olunur ki, Resûlüllah (s.a.) namaz esnasında sakalı ile oynayan birini görmüş ve: «Bu zatın kalbi huşu içinde bulunsaydı organları da huşu içinde olurdu,» buyurmuştur (41).Derler ki: Namazda huşûun şartı, sağda kim vardır, solda kim vardır, bilmemektir.Şöyle de denilebilir: Huşu, Hakk Sübhanehu ve Taâlâ´nın huzurunda edebe riayet şartıyla sırren (ruhen) boyun eğmektir.Huşu, Rabbın tecellileri karşısında kalbin soluşudur veya huşu, hakikat sultanı olan Allah´ın tecellisi karşısında kalbin erimesi ve geri çekilerek saklanmasıdır veya huşu, Hakk´ın heybetlerinin mukaddimeleridir veyahut; huşu´ aniden ilâhî bir hakikatin keşfen bilinmesi sırasında birden kalbe gelen bir ürpertidir, denilmiştir.Fudayl b. îyaz, İnsanın kalbinde bulunan huşûdan fazlasını üzerinde bulundurmasından hiç hoşlanmazdı.41. Süyûtî, II, 130.Derler ki: Bir kimse kendisine karşı mütevazi olmazsa, başkasına karşı hiç mütevazi olamaz.Ömer b, Abdülaziz topraktan başka bir yere secde etmezdi. Resûlüllah (s.a.), «Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunan kimse Cennete girmez,» buyurmuşlardır (42).Mücahid (r.a.) der ki: «Allah Taâlâ Nuh kavmini tufanda boğunca, bütün dağlar semâya doğru baş kaldırmışlar, sadece Cudi Dağı baş eğmiş ve tevazu göstermişti. Onun için Allah Taâlâ bu dağı Nuh (a.s.) un gemisinin karargâhı kılmıştı».Hz. Ömer (r.a.) hızlı hızlı yürür ve: «İşlerin daha seri bir şekilde bitirilmesi ve kendini beğenme halinden daha uzak kalınması için bu yürüme şekli lüzumludur,» derdi.Ömer b. Abdülaziz bir gece misafirinin bulunduğu bir yerde bir şeyler yazıyordu. Lambada yağ kalmamıştı, sönmek üzere idi. Misafir: Müsaade ederseniz kalkayım lambayı düzenliyeyim, dedi. Ömer, «Hayır! Misafirden hizmet istemek kereme sığmaz,» dedi. Misafir: O halde hizmetçiyi uyandırayım, dedi. Ömer yine, «Hayır olmaz, hizmetçi daha yeni uyudu,» dedi ve kalktı, yağ tenekesine gitti ve lambaya yağ koydu* Bu durumu gören misafir: Ey müminlerin emiri, iyi ama bu işi bizzat kendin yaptın, dedi. Ömer: «Ama Ömer olarak gittim ve Ömer olarak döndüm, neyim eksildi,» diye cevap verdi. Ebu Said Hudrî (r.a.) rivayet eder ki: «Resûlüllah (s.a.) merkebine ot verir, evini süpürür, ayakkabısını tamir eder, elbisesini yamar, koyunları sağar, hizmetçilerle beraber yemek yer, el değirmeni çeviren hizmetçi yorulunca ona yardım eder, pazardan aldığı eşyayı eve bizzat taşımasına hayası mani olmaz, zengin-fakir herkesin elini sıkar, ilk defa selâm veren o olur, davet edildiği şey (takdim edilen şey) ham ve kuru bir hurma bile olsa hor görmez idi. Çok külfetsiz bir dostluğu vardı, huyu yumuşak idi, yaratılış itibarıyla asil idi. Arkadaşlığı güzel, yüzü güleç idi, gülmez, fakat daima gülümserdi. Mahzun idi, fakat asık suratlı değildi. Mütevazi idi, fakat zelil değildi. Cömert idi, fakat müsrif değildi. Her müslümana merhamet eden rikkatli bir kalbi vardı, tokluk sebebiyle geğirmez, elini tamahla bir şeye uzatmazdı» (43).42. Küsüm, İman, 39; İbn Mâce, Zühd, 16 îrâkî, İhya kenarı, II, 38143. Şiblî, II, 924; Şifa, I, 76; Luma, V, 97; Iraki, îhya kenarı, II, 381.Fudayl b. İyaz, «Nefsinin peşinde gidenin tevâzudan nasibi olmaz,» demiştir.Fudayl´e, Tevazu nedir? diye sorulmuş. O da-. «Hakk´a itaat etmek, ona boyun eğmek, kim söylerse söylesin hakkı kabul etmektir,»diye cevap vermiştir.Fudayl der ki-. «Hakk Sübhanehu ve Taâlâ dağlara şöyle vahyet-ti-. ´İçinizden birisi üzerinde Peygamberimle konuşacağım´. Bunun üzerine dağların hepsi baş kaldırdı, boyunlarını uzattı, sadece Tûr-i Sina boyun eğdi, tevazu gösterdi. Gösterdiği tevazu sebebiyle Allah Taâlâ Peygamberi Musa (a.s.) ile bu dağ üzerinde konuştu».Cüneyd´e, Tevazu nedir? diye sorulunca: «Şefkat kanatlarını (ana kuşun yavruları üzerine gerdiği gibi) halk üzerine germek ve onlara karşı yumuşak davranmaktır,» demiştir.Vehb der ki-. «Allah Taâlâ tarafından nazil olan kitapların birinde-. "Ben insan zürriyetini Âdem´in sulbünden çıkardığım zaman Musa (a.s.) in kalbinden daha çok mütevazi bir kalp bulamadım. Onu seçmemin ve onunla konuşmamın (mükâleme) sebebi budur´, diye ´yazılmıştır».İbn Mübarek şöyle diyor-. «Zenginlere karşı kibirli görünmek,fukaraya karşı alçak gönüllü olmak tevâzuun gereğidir».Bayezid´e: Kişi ne zaman mütevazi olur? diye sorulunca-. «Makam ve hâl sahibi olmadığına kani olur ve halk içinde kendinden daha şerit (şerli) kimse bulunmadığı görüşüne ulaşınca,» diye cevap vermişti.Derler ki: Tevazu hased edilmiyen bir nimettir, kibir ise merhamet olunmayan bir felâkettir. İzzet ve şeref tevâzudadır. Kibirde izzet arayan onu bulamaz.İbrahim b. Şeyban, «Şeref, tevâzuda-, izzet, takvada-, hürriyet, kanaatdadır.» demiştir.îbn Arabi şöyle diyor-. «Bana nakledildiğine göre Sufyan Sevri, İnsanların (en değerlisi) en azizi şu beş sınıftır-. Zâhid olan âlim, sûfi olan fakih, mütevazi olan zengin, haline şükreden fakir, sünni olan (ve Hz. Peygamberin neslinden gelen) şerif, demiştir».Yahya b. Muaz demiştir ki: «Kimde bulunursa bulunsun tevazu güzeldir ama zenginlerdeki tevazu çok daha güzeldir. Kimde bulunursa bulunsun kibir kötüdür fakirlerdeki kibir daha kötüdür.Bir gün Abdullah b. Abbas Zeyd b. Sabiti görünce atının üzengisinden tutarak ona hizmet etmek istedi. Zeyd ne yapıyorsun ey Allah Resulünün amcazadesi,» dedi. İbn Abbas üzengiyi bırakmadı ve: «Âlimlerimize böyle hürmet göstermekle emrolunduk,» dedi. Bunun üzerine Hz. Zeyd, İbn Abbas´ın elini tuttu, öptü ve: «Biz de Allah Resulü (s.a.) nün akrabasına böyle saygı göstermekle emrolunduk,» dedi.Urve b. Zübeyr diyor ki: «Hz. Ömer (r.a.) i omuzunda su tulumu taşırken gördüm ve: Ey müminlerin emiri, bu davranış sana lâyık değildir, dedim. Bana cevaben-. Kabile şefleri bana itaat ederek ve sözümü dinliyerek yanıma gelmişlerdi. Bunun neticesi olarak içimde kibir ve azamet duygusu belirdi. Bu duyguyu kırmayı arzu etmiştim, dedi ve yoluna devam ederek kırbadaki suyu ansardan bir kadının evindeki su kabına boşalttı».Ebu Hatim Sicistânînin Ebu Nasr Serrâc´dan şunu naklettiğini işitmiştim: Medine Emiri bulunduğu sırada Ebu Hüreyre sırtında odun getirirken, «Komutana yol veriniz!» derken görülmüştür.Abdullah Râzî, «Tevazu hizmette fark gözetmemektir», demiştir. Ebu Süleyman Darâni, «Nefsinin kıymeti olduğu görüşünde olan kimse, hizmetin zevkini tadamaz», demiştir.Yahya b. Muaz, «Sana malı ile kibirlenene karşı kibirli olman tevazu dur», demiştir.Şiblî (r.a.), «Bendeki zillet yanında Yahudi zilleti (bk. Ali İmrân, 3/112) hiç kalır», demiştir.Adamın biri Şiblî´ye geldi, Şiblî ona: «Sen nesin?» (veya sen kimsin) dedi. Adam: «´Bâ´ harfinin altındaki noktayım (önemsiz bir kimseyim) efendim,» diye cevap verdi. Bunun üzerine Şibli: «Kendin için bir makam tanımadıkça sen bir Şahidisin (Huzur-ı Hakk´dasın, hâlin istikamet üzeredir) dedi. (Kendini harflerin üstündeki noktalara benzetmeyip ´Ba´nın altındaki noktaya benzetmesi tevâzudan kinayedir. ´Ba´ harfi altındaki küçük bir nokta ile diğer harflerden ayırdedildiği gibi ben de önemli olmayan farklarla halktan ayrılır ve tanınırım. Aslında onlardan ayrı bir yönüm yoktur, halktan biriyim, demektir. "Ba´daki nokta bu harfe delâlet ettiği gibi ben de yaratanıma delâlet ediyorum, şeklinde de izah edilmiştir).demiştir.Şuayb b. Harb diyor ki: «Bir kere Kabe´yi tavaf ederken aniden biri dirseği ile beni dürttü, o tarafa baktım, gördüm ki Fudayl b. îyâz imiş. Bana dedi ki: Ey Şuayb! Eğer şu hac mevsimine bir sen, bir de benden daha kötü kimse iştirak etmiştir, zannında isen, bil kibu çok fena bir zandır!»Sûfîlerden biri anlatıyor: Tavaf esnasında meddahlar arasında bir kişi görmüştüm, meddahlar o kişi için halkın tavaf yapmasına mani oluyorlardı. Aynı şahsı bir müddet sonra Bağdat köprüsünde halktan bir şeyler dilenirken gördüm. Hayrete düştüm. Şaşkınlığımı farkedince bana dedi ki: Ben halkın tevazu gösterdiği bir yerde kibirlendim. Halkın kendilerini yüksek gördükleri bir yerde beni zillete mahkûm etmek suretiyle Hakk Taâlâ ve Takaddes Hazretleri başımı *belâya soktu.Ömer b. Abdulaziz´e oğlunun bin dirheme bir yüzük kaşı satın aldığı haber verildi. Ömer hemen oğluna bir mektup yazarak: «Bana gelen haberlere göre bin dirheme bir yüzük kaşı almışsın. Mektubumu alınca derhal onu sat ve bin aç karın doyur. İki dirhemlik bir yüzük kullan, kaşı da Çin demirinden olsun, üzerine: Allah haddini bilene (ve nefsinin değerini idrâk edene) merhamet eylesin! diye yaz,» demiştir.Derler ki: Emirlerden birine satın alması için bir köle takdim edilmişti. Kölenin değeri bin dirhem idi. Parayı vereceği bir zaman Emir fiyatı çoğumsadı ve köleyi almaktan vazgeçtiğini bildirdi. Getirilen paraları hazine memuruna iade etti. Bunun üzerine köle dedi ki: Beyefendi, beni satın almalısın! Çünkü vereceğin her dirheme mukabil bende bir maharet var, hatta meziyetlerim vereceğin dirhemlerden de fazla. Emir-. Neymiş bu meziyetler? dedi. Köle: Bu hünerlerin en azı ve aşağısını söyliyeyim-. Beni satın alsan da bütün kölelerin başına geçirsen yine kabalık yaparak gururlanmam, kölen olduğumu bilir ve kibirlenmem, dedi. Bunun üzerine Emir köleyi satın aldı.Reca b. Hayya´nın şunu söylediği nakledilir: «Ömer b. Abdüla-ziz hutbe okurken giyindiği elbiseye on iki dirhem fiat takdir ettim. Bu elbiseler; bir kaba, bir sarık, bir gömlek, bir şalvar, bir çift mesh ve bir serpuş idi».Hamdûn Kassar der ki: «Tevazu ne dünyada, ne de âhirette hiç kimsenin sana muhtaç olmadığı kanaatini beslemendir» (Halka bir faydan dokunursa bunu kendinden değil, Hakk Taâlâ´dan bilmen-dir).İbrahim b. Edhem diyor ki: «İslâm içinde geçen ömrüm dahilinde sadece üç kere sevindim: Bir kere bir gemiye binmiştim, orada bir hokkabaz vardı. Biz Türk diyarında kâfiri böyle yakalardık, diyor ve başımdaki saçımdan tutarak beni sallıyordu, bu ise beni memnun ediyordu. Çünkü onun nazarında gemide benden daha hakir birisi mevcut değildi. Başka bir zaman da hasta vaziyette mescitte bulunuyordum. Müezzin içeri girdi ve: Defol buradan! dedi. Dışarı çıkmaya takatim kalmamıştı, ayağımdan tuttu, sürüyerek mescidin dışına attı. Üçüncü hadise şudur: Şam´da bulunuyordum, üzerimde bir kürk vardı. Kürke baktım arasındaki bitlerin çokluğundan kürkün tüylerini ayırdedemedim. Bu manzara beni sevindirmişti».Nakledilen başka bir menkıbeye göre İbrahim b. Edhem: «Bir gün otururken bir adam geldi ve üzerime işedi. O gün sevindiğim kadar başka bir zaman sevindiğimi bilmiyorum,» demiştir.Derler ki Ebu Zer ile Bilal (r.a.) şiddetli bir tartışmaya girmişlerdi. Ebu Zer Bilal´ı kara olmakla itham etti. Bilal Ebu Zer´i Resû-lüllah (s.a.) a şikâyet etti. Resûlüllah, Ebu Zer´e, «Söylediğin bu söz câhiliyet dönemindeki kibirden olmak üzere kalbinde kalan bir şeydir,» dedi. Bunun üzerine Ebu Zer kendini yere attı ve Bilal, ayağı ile kafasına basmadıkça başını yerden kaldırmamaya yemin etti ve Bilal istenen işi yapmadıkça başını yerden kaldırmadı Naklederler ki: Hz. Ömer ganimet olarak gelen hülleleri sahabe arasında taksim etmiş, Yemen işi bir hülleyi de Hz. Muaz´a göndermiş, Hz. Muaz bu hülleyi satmış, parası ile altı tane köle almış, sonra da bunları âzâd etmişti. Hadise Hz. Ömer´e intikal etmiş, Hz. Ömer de başka bir seferinde hülleleri bölüştürürken Hz. Muaz´a değeri evvelki hülleden aşağı bir hülle göndermiş. Bunun da değerini bilerek muamele eder,» demişti.  
Nefse Muhalefet Hased,Gıybet ve Kanaat
Nefse Muhalefet, Hased, Gıybet ve Kanaat 13. Nefse muhalefet ve kusurlarını hatırda tutma Allah Taâlâ, «Rabbının makamından korkup nefsini hevâ ve hevese uymaktan menedene gelince, onların yurtları Cennettir.» (Nazi´at, 79/40) buyurmuştur ( 45).Resûlüllah (s.a.), «Ümmetim hakkında endişe ettiğim hususların en korkuncu hevâ ve hevese uymak ve tûl-i emel (hırs) dir. He-vâya tâbi olmak insanı hak yoldan sapıtır....
Nefse Muhalefet Hased,Gıybet ve Kanaat
Nefse Muhalefet, Hased, Gıybet ve Kanaat 13. Nefse muhalefet ve kusurlarını hatırda tutma Allah Taâlâ, «Rabbının makamından korkup nefsini hevâ ve hevese uymaktan menedene gelince, onların yurtları Cennettir.» (Nazi´at, 79/40) buyurmuştur ( 45).Resûlüllah (s.a.), «Ümmetim hakkında endişe ettiğim hususların en korkuncu hevâ ve hevese uymak ve tûl-i emel (hırs) dir. He-vâya tâbi olmak insanı hak yoldan sapıtır. Tûl-i emel ise âhireti unutturur,» buyurmuşlardır (46).Malum olsun ki, nefse muhalefet ibadetin başıdır. Şeyhlere îslâmın ne olduğu sorulunca-. Nefsi, muhalefet kılıcı ile boğazlamaktır, diye cevap vermişlerdir. Bilmek lâzımdır ki, bir kimsenin içinde nefsaniyet yıldızları doğarsa, o kimsenin kalbindeAllah ile üns güneşi batar.Zunnûn Mısri der ki: «İbadetin anahtarı tefekkürdür, isabetli (yolda olmanın) alâmeti hevâ-heves ve nefse muhalefettir, nefse ve hevâya muhalefet, onun, arzularını terketmek demektir».   İbn Atâ şöyle der-. «Nefis, cibilliyeti icabı edepsizdir, halbuki kul sürekli olarak edebe riayet etmekle memurdur. Nefis tabiatı icabı muhalefet meydanında at oynatır, kul harcadığı çaba ile nefsin fena arzularına ulaşmasını engeller. Nefsini dolu dizgin salıveren, şer ve kötü işlerde onun ortağı olur».Cüneyd, «Kötülüğü emreden nefs (nefs-i emmâre); insanı helak45. Nefis ve nefs: Behîmü ve sûflî arzular, kötü huylar, yoz´.aşrmş ve kontrolsüz hale gelmiş tabiî istekler, sevk-i tabiîler, aklın ve insan ruhunun gösterdiği yola zıt düşen yollar, hayvânî nefsin azması, isyan etmesi, kudurması, disiplin ve kanun tanımaması. Nefsin ayıp ve kusurları, ondan doğan âfet, musibet, tehlike ve zararlar. Nefse muhalefet Hakk´a ve Hakk´ın emrine muvafakat; nefse muvafakat Hakk´a ve Hakk´ın emrine muhalefet demektir. Her nevi hayır nefse muhalefette, her nevi şer ona . muvafakatta mevcuttur. 46. Buharî, Rikak, 4, 5; Aclûnî, I, 68.Nefsi rehber alan kimse aldanmıştır. Nefse ait bir şeyi güzel ve hoş bulan kimse onu mahveder. Aklı başında bir kimsenin nefsinden razı olduğunu söylemesi nasıl mümkün olur ki: Babası asil, dedesi asil, dedesinin babası asil, yani babası Hz. Yakub, dedesi Hz. İshak, dedesinin babası Hz. Halil İbrahim olan (Hz.) Yusuf, ´Nefsimi temize çıkaramam, şüphe yok ki nefs kötülüğü emredicidir´, (Yusuf, 12/53) demektedir».Cüneyd diyor ki: «Bir gece uykum kaçtı. Vird edindiğim namazı kılmak için kalktım. Rabbıma münacaat ederken bulduğum her zamanki haz ve zevki bulamadım, hayrete düştüm. Uyumak istedim, fakat uyuyamadım, oturayım dedim ama oturmaya da takat getiremedim. Kapıyı açtım, dışarı çıktım. Aniden, abaya sarılarak yola atılan bir adama rastladım. Benim geldiğimi hissedince başını kaldırdı ve: Ey Cüneyd! Hayrete düşer düşmez neden yola çıkmadın?, dedi. Ben: Efendim, böyle bir vaad yok ki, dedim. Hayır! kalbleri harekete geçirene, senin kalbini bana doğru harekete geçirmesi için niyazda bulunmuştum, dedi. İstediğin oldu, ihtiyacın nedir onu söyle? dedim. Nefsin derdi ne zaman devası haline gelir? dedi. Nefsinin hevâ ve hevesine muhalefet ettiğin zaman derdi, devası haline dönüşür, dedim. Bunun üzerine adam nefsine yöneldi ve ona hitaben: Dinle, yedi kere bu tarzda sana cevap vermiştim, fakat Cüneyd söyleyene kadar dinlemedin, şimdi dinle bari, dedi. Sonra adam oradan savuşup gitti. Kendisini tanıyamamıştım. Ondan sonra da durumu hakkında bilgi sahibi olamadım».Ebu Bekir Tamestanî, «En büyük nimet nefs diyarından çıkmaktır. Çünkü kul ile Aziz ve Celil olan Allah arasında bulunan en büyük perde (hicâb) nefstir», demiştir.Sehl b. Abdullah, «Nefse ve nefsin hevâ ve hevesine muhalefet edilmek suretiyle Allah´a ibadet edildiği gibi başka bir şeyle ibadet edilmemiştir», demiştir.İbn Atâ´ya, Rab Taâlâ´nın gazabına kulu en seri şekilde yaklaştıran hususun ne olduğu sorulmuş. O da, «Nefsi ve nefsin hallerini görmek*, demiş. Sonra ilâve etmiş: «Bundan daha fenası kulun amelinin karşılığını düşünmesidir», (nefse ve hallerine değer vermek, Allah´ın yardımı ile işlenen amele Allah´tan karşılık istemek).ibrahim Havvas diyor ki: «Şam´da Lükâm dağında bulunuyordum.oradan geçip gittim. Yola atılmış bir adama-----rastladım. arıların sokmasından uyuşmuştu. Adama selâmün aleyküm dedim. Adam aleyküm selâm ya İbrahim! diye karşılık verdi. Beni nasıl tanıdın? diye sordum. Allah Taâlâ´yı tanıyan bir kimse (arif billah) için hiç bir şey gizli kalmaz, dedi. Görüyorum ki Allah Taâlâ ile özel bir halin var, münacaatta bulunsan da seni şu arılardan korusa olmaz mı? dedim. Tersine senin Allah Taâlâ ile özel bir durumun mevcut olduğu görüşündeyim, münacaatta bulunsaydın da seni nar yeme arzusundan korusaydı olmaz mı idi? Şüphe yok ki, insan arıların sokmasının acısını dünyada çeker, halbuki narın sokmasının elemini âhirette çekecektir, dedi. Adamı hâli ile başbaşa bıraktım ve oradan savuşup gittim».İbrahim b. Şeybân´ın şöyle dediği hikâye olunur: «Kırk yıl var ki ben ne bir çatının altında, ne de üzerinde kilit bulunan bir yerde yattım. Öteden beri doyasıya bir mercimek yemeği yemeyi canım ister dururdu, fakat yemek nasip olmamıştı. Şam´da bulunduğum bir zaman bana bir çömlek dolusu mercimek yemeği getirilmiş, ben de ondan yemiştim. Sonra oradan ayrıldım, cam kavanozlar içinde su damlalarına benziyen bir şeyler gördüm, bunları sirke zannetmiştim. Halktan biri bana-. Neye bakıyorsun, bunlar şarap numuneleridir, bunlar da şarap küpleridir, dedi. Kendi kendime: Farz olan bir işi yapmam icabetmektedir, dedim. Şarapçının dükkânına girdim, küplerdeki şarapları yere dökmeye koyuldum. Şarapçı bu işi padişahın emri ile yaptığım vehmine kapılmıştı. Durumu öğrenince beni İbn Tolun´un huzuruna götürdü. Bana iki yüz kırbaç vurmaları için görevlilere emir verildi. Sonra da hapse atıldım. Üstadım Ebu Abdullah Mağribî bu memlekete gelene kadar epey bir zaman hapiste kaldım. Üstadım benim için şefaatçi olmuştu. Beni görünce: Ne yaptın? diye sordu. Bir doyumluk mercimek ve iki yüz kırbaç, dedim. Bunun üzerine üstadım buyurdu ki: Hadi bakalım, ucuz kurtuldun yine».Serî Sakatî, «Otuz veya kırk senedir ki nefsim havucu hurma pekmezine batırıp yemek istiyor, fakat yine de ona itaat etmedim», demiştir.Sülemî´nin dedesinden şunu naklettiğini duymuştum-. «Kul için felâket, içindeki (şer hislere) rağmen nefisten razı olmaktır».Hüseyin b. Ali Kirmânî, «Belh Emiri Asâm b. Yusuf, Hâtemu´l-Asamm´a hediye göndermiş, Hâtem de bunu kabul etmişti. Âdeti üzere bu hediyeyi kabul etmekle kendi izzetimi onun izzetine, zilletimi ise zilletine tercih ettim», demiştir.Sûfîlerden biri: Ben tecrid şartı ile (yani maddi bir şeye dayanmadan) haccetmek istiyorum, ne dersin? diye soran bir zata şu cevabı vermişti: Sen önce kalbini gafletten, nefsini eğlence ve hevâ-dan, dilini lüzumsuz sözlerden tecrid et, sonra dilediğin yere git.Ebu Süleyman Darânî der ki: «Gece ihsanda bulunan amelinin mükâfatını gündüz, gündüz ihsanda bulunan amelinin mükâfatını gece görür. Nefsani arzuları terkde sâdık olan, bu arzuların getirdiği sıkıntıdan kurtulur, Allah Taâlâ sırf kendisi için nefsâni arzularını terkeden kalbe azap etmiyecek kadar kerimdir.Sübhan olan Allah, Davud (a.s.) a şunu vahyetti: «Ya Davud! Ümmetini canlarının arzularını yemekten hem sakındır, hem de korkut. Çünkü düşünce melekesi şehvetle bağlı bulunan kalplerle aramda bir perde vardır».Havada oturan bir adam görülmüş ve kendisine: Bu makama ne ile nail oldun? diye sorulmuş, adam da şu cevabı vermişti: Hevâyı (nefsanî arzuları) terkedince hava emrime verildi.Derler ki: Mümine bin tane nefsanî arzu arız olsa, bunların hepsini (kalbindeki Allah) korkusu ile dışarı atar; fâsıka bir tane nefsanî arzu arız olsa, onun (içinden Allah) korkusunu dışarıya atar.Yularını hevâ ve hevesin eline teslim etme, çünkü seni karanlığa sevkeder, denilmiştir.Yusuf b. Esbat, «Nefsanî arzuları kalpten söküp atan, ya mükemmel bir (îlâhi) korkudur veya güçlü bir şevktir», demiştir.Havvas der ki: «Nefsâni arzularını terkedip de karşılığı (olan manevi hazzı) kalbinde bulamıyan, şehveti terk konusunda yalancıdır.Cafer b. Nusayr diyor ki: «Cüneyd bana bir dirhem verdi ve bununla bana incirin en iyisini al, dedi. Gittim, inciri aldım. İftar vakti gelince bir incir alıp ağzına koydu, sonra geri çıkardı ve ağlayarak: bunu al, götür, dedi. Böyle davranmasının sebebini sordum. DediKalbimde hatiften işittiğim bir ses: Utanmıyor musun? Benim için terkettiğin nefsanî arzulara sonradan nasıl avdet ediyorsun! diye ikaz etti.14. HasedAllah Taâlâ, «De ki: Yarattığı bütün varlıkların şerrinden şafağın Rabbına sığınırım» dedikten sonra: «Hased ettiği zaman, hased edenin şerrinden de» buyurmuş. Böylece (Allah´a sığınma konusunda tahsis ettiği Felak suresini hasedden bahsederek bitirmiştir) (47). Resûlüllah (s.a.) şöyle buyurmuştur: «Her hata ve günahın esası olan şu üç şeyden korunun: Kibirden sakının, çünkü şeytanı Âdem´e secde etmemeye sevkeden kibir idi. İhtirastan sakının, zira Âdem´i cennette ağaçtan yemeye sevkeden hırs idi. Hasedden de sakının, çünkü Âdem´in iki oğlundan birinin öbürünü katletmeye hased sevketmiştir» (48).Sûfilerden biri: Hasedci inkarcıdır. Zira Tek olan Mevlâ´nıntakdirine rızâ göstermemektedir, demiştir.Hasedci reis olamaz, (el-Hasûdu lâ yesûdü) denilmiştir.«De ki: Fuhşun gizlisini de, açık olanını da haram kıldı.» (Araf, 7/33) âyetinin izahında, gizli fuhş haseddir, denilmiştir.Mukaddes kitapların birinde, Hasedci nimetimin düşmanıdır,denilmiştir.Hased, düşmanından önce sende zararını ve tesirini gösterir, denilmiştir.Esma´ yüz yirmi yaşındaki bedeviye, «Ne de uzun yaşamışsın!»dedi. Bedevi de: Hasedi terkettim, ömrüm uzadı, demişti.İbn Mübarek, «Allah´a hamdolsun ki bana hased edenin kalbinde olan (hasedi) âmirimin kalbinde yaratmamıştır», (hasedci reis ve emir olamaz) demiştir.? Hased bahsini krg: İhya, III, 161.47. Hased: Kıskanmak, çekememek, çok görmek. Hased edene hâaîd, hasedi huy haline getirene hasûd adı verilir. Hased, kendisine faydası olmasa bile başkasının hakkıyla elde ettiği nimetten mahrum olmasını istemek, demektir. Başkasının sahip olduğu nimetin benzerine sahip olmayı istemek hased değil gıpta ve imrenmektir,*8. İbn, Asâkir Ben hasetçiyi hiç bir zaman memnun edemem. Çünkü o ancak nimetin zevali ile razı olur», demiştir.Hasedci zâlimdir, gaddardır, (onda iyi huyların) bekası yoktur, (nimeti yok etmek için başvurmadık çare) bırakmaz. (Ne kendisi rahat eder, ne de başkasına huzur verir). Hased, hasedciyi maddeten ve manen yer, bitirir).Ömer b. Abdülaziz demiştir ki: «Hasedden çok mazluma benzeyen bir zâlim görmedim. Hased; devamlı dert ve peşpeşe nefes alıp nefes verme gibi süreklidir.Denilmiştir ki: Hasedcinin alâmeti, yanındaki kimseye yaltaklanmak, ayrıldığı zaman onu gıybet etmek, felâkete uğradığı vakit şamata ve sevinç gösterileri yapmaktır.Muaviye, «Kötü huylar arasında hasedden daha âdil olanı yoktur. Zira kıskançlık, hased edilenden önce hased edeni mahveder!» demiştir.Naklederler ki: Allah Taâlâ ve Takaddes Hazretleri Davud´un oğlu Süleyman (a.s.) a şöyle vahyetmişti: «Sana şu yedi şeyi tavsiye ediyorum.: Salih kullarımın gıybetini yapma, kullarımdan hiç birine hased etme». Bunun üzerine Süleyman (a.s.) ya Rab: «Kâfi, kâfi», dedi.Derler ki: Musa (a.s.) Arş´ın yanında bir adam görmüş, ona gıpta etmiş, oradakilere: «Bu zat, bu makama hangi vasıfla nail oldu? diye sormuş; Allah´ın kullarına lütfettiği şeyler hakkında halka hased etmezdi, cevabını almıştı.Hasedci; nimete eren birini gördümü donakalır, felâkete düşen birini gördümü düğün bayram eder, denilmiştir.Hasedcinin şerrinden selâmette kalmak istiyorsan, nail olduğun nimeti ondan sakla, denilmiştir.Hasedci günahsız kimselere karşı kin ve gayz içindedir, sahibi olmadığı mal hakkında cimrilik etmektedir, denilmiştir.Sana hased edenin dostluğunu kazanmak için emek vermekten sakın. Çünkü o (emeğini unutturacak ve hasedini giderecek şekilde) ihsanını kabul etmez, denilmiştir.Birinin hasedci olup olmadığını anlaman için başına felaket gelen kimsenin başına geldiğini görmen kâfidir. . Çünkü hasedci mazlum kimsenin başına gelmez, zira hasedci felâketzâdeye acımaz). Şu şiiri de bu makamda okurlar:«Her nevi düşmanlığın dostluğa dönüşmesi (ve böylece ölüp gitmesi) ümit edilir, sadece hased sebebiyle sana düşmanlık yapanın düşmanlığı son bulmaz. Şair İbn Mûtez der ki:«Hasedcinin hased sebebiyle hızlı hızlı nefes aldığını görünce ona de ki: Ey mazlum suretinde görünen zâlim, ciğerlerin parçalansın».Şu şiir de bu mânada olmak üzere okunur: «Allah, dürülü ve saklı bir fazileti yaymak isterse, onu hasedcinin diline düşürür».Nefsin kötü huylarından biri de gıybeti alışkanlık haline getirmektir.15. Gıybet*Her nevi kusurdan münezzeh olan Allah: «Bazınız diğer dazınızı gıybet etmesin, içinizden biriniz ölü kardeşinin etini yemek ister mi?..» (Hucurat, 49/12) buyurmuştur (49).Resûlüllah (s.a.) ile oturan bir adam kalkıp gitti. Orada bulunanlar: Bu adamı acizlendiren ve buradan kaldıran şey ne idi? demeye başladılar. Bunun üzerine Resûlüllah (s.a.): «Kardeşinizi yediniz ve onu gıybet ettiniz», buyurdu (50).Hakk Sübhanehu ve Taâlâ, Musa (a.s.) ya şunu vahyetti: «En son Cennete gidecek olan gıybet yapmamaya tevbe edendir, ilk Cehenneme giden ise gıybette ısrar eden olacaktır».Avf diyor ki: «İbn Sîrin´in yanına gittim. Hacac´ı gıybet etmek istedim, İbn Şirin dedi ki: Şüphe etme ki, Allah Taâlâ hükmünde adildir. Senin gıybet etmen durumu değiştirmez* Gıybet bahsini krş: İhya, III, 138.49. Gıybet: Duyacağı zaman üzüleceği bir lâfı insanın arkasından söylemek, adam çekiştirmek, bir kimsenin dedikodusunu yapmak, gıyabında aleyhinde bulunmak, arkasından atmak, kusur ve ayıplarını sayıp dökmek.50. Irâkî, İhya kenarı, III, 41; Ebu Ya´la; Taber&nî.İbrahim bir davete gitmiş orada biri henüz gelmeyen birini gıybet etmiş, davette bulunanlar, çağrıldığı halde henüz gelmemiş bir adamdan bahsederek: Zaten o çok ağır canlı bir adamdır, demişlerdi. Bu sözü duyan İbrahim: «Başıma bu da mı gelecekti? İnsanların gıybet edildiği bir yere gelmenin cezası budur!» dedi ve oradan çıkıp gitti. Üç gün bir şey yemedi.Derler ki: insanları arkasından kötüleyen kimse mancınık ile sevaplarını bazan doğuya, bazan batıya atan kimseye benzer. Zira o bazan Horasanlının, bazan Şamlının, bazan Hicazlının, bazan da Türkistanlının gıybetini yapmakta, böylece kazandığı sevapları dağıtmakta ve eli boş olarak yerinden kalkıp gitmektedir.Derler ki: Kıyamet günü insana amel defteri verilecek, insan defterinde bir sevap bile bulunmadığını görecek ve: Namazım nerede, orucum nerede, ibadet ve taatım nerede? diyecek. O zaman kendisine şu cevap verilecek: Halkı gıybet ettiğin için bütün amellerin (halkın amel defterine) geçip gitti.Bir kere gıybet edilenin, Allah günahlarının yarısını affeder, denilmiştir.Süfyan b. Hüseyn anlatıyor: «Bir kere îyas b. Muaviye´nin yanında oturuyordum, bir şahsı gıybet etmiştim. Bana: Bu sene Türkistan veya Rum cihetine gaza için gittin mi? diye sordu. Hayır! dedim. Demek Rum ve Türk şerrinden kurtuldu ama Müslüman kardeşin kurtulamadı, dedi».Derler ki: İnsana amel defteri verilecek, orada işlemediği amellerin sevabını görecek, kendisine: Bu hiç farkına varmadan seni gıybet edenlerin amel defterlerinden aktarılan sevaplardır, diye hitab edilecek.Süfyan Sevrî´ye, Resûlüllah (s.a.) in: «Allah eti çok olan aileye buğz eder» (51), hadisi sorulmuş; o da: «Maksat halkı gıybet ederek etlerini yiyenlerdir», diye cevap vermişti.Abdullah b. Mübarek´in yanında gıybetten bahsedilmiş, o da: -dıybet etmem zaruri olsaydı annemi ve babamı gıybet ederdim. Çünkü sevaplarımı almaya onlar daha çok hak sahibidirler demiştir.51. Aclûnî, I, 248.Hasan Basri birinin kendini gıybet ettiğini duyunca bir tabakta helva gönderdi ve: «Duyduğuma, göre bana sevap hediyye etmişsin, onun için mükâfat olmak üzere sana şu helvayı gönderiyorum», demişti.Resûlüllah (s.a.): «Haya perdesini yüzünden sıyırıp atanın gıybeti (haram) olmaz» (52), buyurmuşlardır.Cüneyd diyor ki: «Şunuziyye mescidinde idim, namazını kılmayı beklediğim bir cenaze vardı. Bütün Bağdat halkı içtimaî mertebelerine göre oturmuş cenazeyi bekliyordu. Üzerinde zühd alâmeti bulunan bir fakirin halktan bir şeyler dilendiğini gördüm. Kendi kendime: Bu zat kendisini şu durumdan kurtaracak bir işle uğraşsa çok daha güzel olur, dedim. Evime döndüm. Ağlama ve namaz da dahil olmak üzere geceye ait bir virdim vardı. Bu virdlerimi icra etmek bana çok ağır gelmişti. Oturarak sabahladım. Gayr-ı ihtiyari gözlerim kapanmıştı. Bahiskonusu fakiri rüyada gördüm, uzun bir sofranın üzerine yatırdılar ve bana: Bunu gıybet etmiştin, hadi bakalım şimdi etini ye! dediler. Ben: Hayır! Onu gıybet etmedim, içimden kendi kendime söylemiştim, dedim. Bana Böylesi bile hoş görülmeyen zevattansın, git ve helallik dile, denildi. Sabah olur olmaz adamı aramaya başladım. Nihayet yıkanan sebzelerden düşen yaprakları sudan toplarken gördüm, selâm verdim, (başıma geleni keşfen bilen bu zat): Ey Cüneyd! Bir daha bunu tekrarlamayacak mısın? dedi. Hayır! dedim. Bunun üzerine: Allah seni de, bizi de affına nail kılsın, dedi».Ebu Cafer diyor ki: «Yanımızda Belhli bir genç vardı. Çok çalışkan ve çok ibadet eden bir kimse idi. Ancak mütemadiyen halkı gıybet eder: Falan şöyledir, filân böyledir, filânce şöyledir, der dururdu. Bir gün onu çamaşırcı muhannes (kadın huylu kişi) lerin yanından çıkarken gördüm. Dedim ki: Ey falan, bu ne hal böyle! Dedi ki: Halkı gıybet belâsı beni bu duruma düşürdü, Bu muhanneslerden bir oğlana tutuldum. Onun için şimdi ben gördüğün gibi, bunlara hizmet ediyorum. O manevi hallerin hepsini kaybettim. Dua et de Allah bana merhamet eylesin».52. Beyhakî; Suyûtî, n, 167.KANAATCâbir b. Abdullah, Resûlüllah (s.a.) dan şu hadisi rivayet etmiştir: «Kanaat bitmez tükenmez bir hazinedir» (54).Resûlüllah (s.a.) buyurdu ki: «Verâ´ sahibi ol ki, en çok ibadet eden insan olasın. Kanaatkar ol ki, nimetin kıymetini en çok bilen (şükreden bir) kimse olasın. Kendin için arzu ettiğin bir şeyi başkaları için de arzu et ki, mümin olasın. Yakınların ile iyi komşuluk yap ki, müslüman olasın. Az gül, çünkü gülmek kalbi öldürür» Allah Taâlâ´nın kanaattaki izzet ile ihya kıldığı fukara müstesna, tüm fakirler ölülerdir, denilmiştir.Bişr Hafî, «Kanaat padişahtır, o ancak müminin kalbinde ikâmet eder», demiştir.Ebu Süleyman Darâni, «Zühde göre verâ´ ne ise, rızâya göre kanaat da odur. Verâ´, zühdün ilk merhalesi olduğu gibi, kanaat da-rızânın ilk merhalesidir», demiştir.Kanaat, alışılan ve ülfet edilen şeylerin bulunmaması halinde, huzur içinde olmaktır, denilmiştir.Ebu Bekr Merâğî şöyle der: «Akıllı kimse dünya işini kanaat ve tehir ile, âhiret işini hırs ve acele ile, din işini ise ilim ve cehd ileidare eder».Ebu Abdullah b. Hafif, Kanaat, elde bulunmayana istekli olmamak ve elde bulunana ihtiyaç duymamaktır», demişti.«Allah onlara güzel bir rızk vermiştir» (Hac, 22/58) âyetinin mânasında; maksat kanaattir, denilmiştir.• Kanaat bahsini kr§: Ta´arrul, s. 107.53. Kanaat: Rızâ ve memnunluk. Kısmete rızâ göstermek, takdir edilenden memnun olmak, yeme, içme ve giyme gibi ihtiyaçları asgarî hadde tutmak, tamahkâr ve ihtiraslı olmamak, elde mevcut olana razı olmak, başkasının malına ve hakkına göz dikmemek, tutumlu olmak, israftan sakınmak, tasarrufa riayet etmektir. Çalışmamak ve kazanmamak mânasına asla gelmez.54. Aclûni, II, 102.55. Aclûni, I, 144.Derler ki: Kimin kanaati (hissi kuvvetli, besili ve) yağlı olursa, (yağsız bile olsa) her nevi çorba ona hoş gelir. Her halükârda Allah Taâlâ´ya dönen kimseye Hakk Taâlâ rızk olarak kanaat verir.Naklederler ki: Ebu Hazım yağlı et satan bir kasaba uğramış. Kasap ona: Ey Ebu Hazım, et satın al, çünkü bu seferki etimiz çok yağlıdır, demiş. Ebu Hazım: «öyle ama param yok», demiş. Kasap: Parasına beklerim, deyince; Ebu Hazım: «Sen (para) bekliyeceğine, nefsim (et) beklesin, bu benim için daha iyidir», diye cevap vermiştir.Sûfîlerden birine: Halkın en çok kanaatkar olanı kimdir? diye sorulmuş. O da şu cevabı vermiş: Halka en çok yardım eden ve en az külfet olandır.Zebur´da: «Aç olsa da kanaatkar zengindir», denilmiştir.Demişler ki: Allah Taâlâ beş şeyi, beş yere koymuştur? İzzeti ta-ata, zilleti günaha, heybeti gece namazına, hikmeti boş karına, zenginliği kanaata yerleştirmiştir. (Onun için izzeti taatta... arayınız).İbrahim b. Mâristânî, «Düşmanından kısas ile öc aldığın gibi, hırsından da kanaat ile intikam al», demiştir.Zunnûn, «Kanaat eden, zamane halkından rahat bulur, akranını geçer», demiştir.Kanaat eden meşguliyetle ilgilenmekten kurtulur, istirahat ederve herkese üstün olur, denilmiştir.Kettânî, «Hırsı satarak onun parası ile kanaat satın alan izzet ve mürüvvetle zafere ulaşır», demiştir.Gözü halkın elinde bulunana tâbi olanın derdi ve gamı devamlıolur, denilmiştir.Şu şiir bu makamda okunur:«Zengin olmak için utanma ve arlanmaya sebep olan işin yapıldığı günden, aç fakat cömert kalınan bir gün mert kişi için çok daha iyidir».Naklederler ki: Bir insan suya düşen sebze yapraklarını toplayıp yiyen bir hakim (bilge kişi) gördü ve: Padişaha hizmet etsen bunu yapmaya mecbur olmazdın, dedi. Hakim dedi ki: Sen buna kanaat etseydin, padişaha hizmetçilik yapmak zorunda kalmazdın.Denilmiştir ki: Şahin, semâda uçarken kıymetlidir, «İyiler nimet içindedir, günahkârlar azap içindedir». (înfitar, 81/14) âyetinde geçen nimetten maksat, dünyada kanaatkar olmaktır, azaptan maksat ise, dünyada haris olmaktır, denilmiştir.Aynı şekilde-. «Bir esir âzâd etmek» (Beled, 90/13) ten maksat, nefsi tamah zilletinden âzâd etmektir, denilmiştir.«Ey ehl-i beyt! Allah sizden pisliği gidermek istiyor». (Ahzab, 33/33) âyetinde geçen rics (pislik) cimrilik ve tamah demektir. «Allah sizi tertemiz kılmak istiyor». (Ahzab, 33/33) sözü ile cömertlik ve diğergamlık kaydedilmiştir, denilmiştir. Allah Taâlâ´nın: «Bana öyle bir mülk ver ki, benden sonra kimsede bulunmasın». (Sad, 38/ 35) buyurması, kanaat konusunda bana öyle bir makam ihsan eyle ki, onunla akranım arasında temayüz edeyim veya o makamda iken kazana rızâ gösterebileyim, demektir. «Onu elbette ki şiddetle cezalandıracağım». (Nahl, 16/21) âyeti, içinden kanaati çekip alacağım ve onu tamahla başını belâya sokacağım, yani Allah Taâlâ´dan böyle yapmasını niyaz ederim, mânasına gelir, denilmiştir.Bayezid´e: Ulaştığın mertebeye ne ile eriştin? diye sorulmuş. O da: «Bütün dünyevî sebep ve vasıtaları (mal ve servet arzusunu) topladım, bunları kanaat ipi ile bağladım, sıdk mancınığına koydum, ümitsizlik denizine attım ve istirahat ettim», demiştir.Abdülvahhab diyor ki: «Hac mevsiminde Cüneyd ile oturuyordum. Cüneyd´in etrafında Acemli ve Arab olmayan müslümanlar-dan daha pek çok zevat vardı. Elinde beş yüz dinar olan bir adam geldi ve paraları Cüneyd´in önüne koyarak: Bu parayı şu fukaraya dağıt, dedi. Cüneyd adama: Bundan başka paran var mı? dedi. Adam: Evet, daha birçok param var, dedi. Cüneyd: Peki! Mâlik olduğun paradan fazlasına sahip olmayı arzu ediyor musun? dedi. Adam: Evet, istiyorum, dedi. Bunun üzerine Cüneyd: Bu dinarları al, git. Çünkü bu paraya (dervişlerden ve) bizden çok senin ihtiyacın var, dedi ve paraları kabul etmedi».