Prş04242014

Son GuncellemePzt, 24 Mar 2014 10am

Riyazet Yoluyla Ahlâk'ın Değişmeyi Kabul Etmesi

 

Riyazet Yoluyla Ahlâk'ın Değişmeyi Kabul Etmesi

 

Tembel bir kimseye mücahede etmek, nefsi riyazete çekmek, nefsini temizlemek ve ahlâkını güzelleştirmek ağır gelir. Nefsin bu hâlinin kusurluluğundan, eksikliğinden ve kötü müdahelesinden ileri geldiğini bir türlü kabul etmek istemez. Bu bakımdan bu kişi, ahlâkın değişmesinin düşünülemeyeceğini, tabiatların değişmez olduğunu iddia ederek iki delil ile bu iddiasını isbata kalkışır.

 

 

1. Ahlak bâtının sûretidir. Nitekim şeklin, zâhirin sûreti olduğu gibi,... O halde kişi, zahirî hilkati değiştirmeye güç yetiremez. Kısa boylu bir kimse kendisini uzun boylu yapamaz. Uzun boylu bir kimse de boyunu kısaltamaz. Çirkin bir kimse sûretini güzelleştirmeye muktedir değildir. Bâtınî çirkinlik de aynen öyledir.

 

2. Ulemâ 'Güzel ahlâk ancak şehvet ve öfkenin silinmesiyle mümkündür' demişlerdir. Oysa biz, uzun mücahede yapmak sûretiyle bunu denedik ve bildik ki bu, mizaç ve tabiatın isteğindendir. Hiçbir zaman insanoğlundan şehvet ve öfke ayrılmaz. Bu bakımdan insanoğlunun şehveti, nefsinden ayırmak için çalışması, faydasız bir şekilde vaktini boşa harcamaktır. Çünkü amaç, kalbin geçici zevk ve sefâlara dalmasını önlemektir. ...

Riyazet Yoluyla Ahlâk'ın Değişmeyi Kabul Etmesi

 

Riyazet Yoluyla Ahlâk'ın Değişmeyi Kabul Etmesi

 

Tembel bir kimseye mücahede etmek, nefsi riyazete çekmek, nefsini temizlemek ve ahlâkını güzelleştirmek ağır gelir. Nefsin bu hâlinin kusurluluğundan, eksikliğinden ve kötü müdahelesinden ileri geldiğini bir türlü kabul etmek istemez. Bu bakımdan bu kişi, ahlâkın değişmesinin düşünülemeyeceğini, tabiatların değişmez olduğunu iddia ederek iki delil ile bu iddiasını isbata kalkışır.

 

 

1. Ahlak bâtının sûretidir. Nitekim şeklin, zâhirin sûreti olduğu gibi,... O halde kişi, zahirî hilkati değiştirmeye güç yetiremez. Kısa boylu bir kimse kendisini uzun boylu yapamaz. Uzun boylu bir kimse de boyunu kısaltamaz. Çirkin bir kimse sûretini güzelleştirmeye muktedir değildir. Bâtınî çirkinlik de aynen öyledir.

 

2. Ulemâ 'Güzel ahlâk ancak şehvet ve öfkenin silinmesiyle mümkündür' demişlerdir. Oysa biz, uzun mücahede yapmak sûretiyle bunu denedik ve bildik ki bu, mizaç ve tabiatın isteğindendir. Hiçbir zaman insanoğlundan şehvet ve öfke ayrılmaz. Bu bakımdan insanoğlunun şehveti, nefsinden ayırmak için çalışması, faydasız bir şekilde vaktini boşa harcamaktır. Çünkü amaç, kalbin geçici zevk ve sefâlara dalmasını önlemektir. Bu ise, varlığı muhal bir şeydir.

 

Bu bakımdan cevap olarak deriz ki, ahlâklar değişmeyi kabul etmeseydi, nasihatlar, va'zlar ve edeblendirmeler bâtıl olup faydasız kalırdı! Hz. Peygamber (s.a) 'Ahlâkınızı güzelleştiriniz'36 buyurmazdı. Ahlâkın değişmemesi, Ademoğlu hakkında nasıl düşünülebilir? Oysa hayvanların huylarının bile değişmesi mümkündür. Zira doğan kuşu vahşetten yakınlaşmaya dönebilmektedir, Köpek, oburluğunu frenleyip avı sahibine bırakmaya alışmaktadır. At, serkeşlikten uysallık ve itaata geçmektedir. Bütün bunlar ahlâkların değiştirilmesidir. Bu konunun yüzünden perdeyi kaldıracak söz şudur:

 

Varlıklar, aslında ve tafsilinde insanların hiçbir dahli ve ihtiyarı olmayan kısımlara; gök, yıldızlar, bedenin iç ve dış ve âzâları, hayvanların diğer parçaları ve sonuç olarak kâmil bir şekilde var olanın, varlığından ve kemâlinden tamamen ayrılan şeyler ve eksik bir şekilde var olup şartı mevcut olduktan sonra kemâlin kabulü için kendisinde bir kabiliyet yaratılan kısımlara ayrılmaktadır. Bu ikinci kısmın şartı bazen kulun ihtiyarına bağlıdır.

 

Şöyle ki, hurma çekirdeği, bilfiil ne elma ve ne de hurmadır. Ancak insan müdahele edip, terbiye verdiği zaman, hurma olabilmesi mümkün olacak şekilde yaratılmıştır. Bu hurma çekirdeği terbiye edilse bile elma olmaz. Madem ki hurma çekirdeği, insanın müdahelesinden etkilenir, bazı durumları değil de bazılarını kabul eder, o halde öfke ve şehvet de böyledir. Biz onların silinmesini ve tamamen ortadan kaldırılmasını istediğimiz zaman, onları etkisiz bırakmak azminde olduğumuz an, buna asla bizim gücümüz yetmez ve yetmemiştir. Eğer onların uysallaştırılmasını, riyazet ve mücâhede sûretiyle itaat edecek şekle sokulmasını istesek, buna gücümüz yeter. Zaten biz bununla emrolunduk ve böyle yapmak bizim kurtuluşumuzun ve Allah'a varışımızın sebebi olur. Evet! Tabiatlar çeşitlidir, bazıları çabuk

 

terbiye kabul eder. Bazıları da geç kabul ederler. Tabiatların çeşitli oluşunun iki sebebi vardır.

 

I. Fıtratta bulunan kuvvet ve bu kuvvet var oldukça devam etmesidir. Zira şehvet, öfke, gururun kuvveti insanoğlunda mevcuttur. Fakat bunların en zor ve en geç terbiye olanı şehvet kuvvetidir.

 

Zira şehvet kuvveti, bütün kuvvetlerden daha önce varolan bir kuvvettir. Zira çocuğun yaratılışının başlangıcında şehvet yaratılır,sonra yedi yaşından itibaren de öfke kendisi için yaratılır. Bundan sonra temyiz ve ayırdetmek kuvveti kendisinde yaratılır.

 

II. İnsan kendisinde bulunan bir huyunu beğenir ve ona uygun davranışlarda bulunur ve bunlara devam ederse, o huy kendisinde iyice yerleşir ve onu söküp atmak zor olur. İnsanlar bu hususta dört mertebeye ayrılır:

 

Birinci Mertebe: Gaflette olan insandır ki hak ile bâtılı, güzel ile çirkini farketmez. Hatta yaratıldığı gibi kalmış, bütün inançlardan boş, lezzetlere tâbi olup şehveti de tamamlanmamıştır. Böyle bir kimse tedaviyi çabuk kabul eder. Bu sadece bir muallime, mürşide ve nefsinden onu hayra iteleyici bir kuvvete muhtaçtır ki onu mücahedeye sevketsin, böylece en yakın ve en kısa zamanda ahlâkı güzelleşsin!

 

İkinci Mertebe: Çirkini bilir, fakat sâlih amel yapmayı âdet edinmemiştir. Hatta kötü ameli kendisine süslü gösterilmiştir. Onu alışkanlık haline getirmiştir. Bütün bunlar şehvetlerine itaat edip, bildiği doğrudan yüz çevirdiği için olmuştur! Bu da şehvetin kendisine galebe çalmasından ileri gelmiştir. Fakat amelinde kusurlu olduğunu bilir. Bu kimsenin durumu, birincisinin durumundan daha zordur. Zira bunun vazifesi daha fazladır. Buna gereken vazife, önce nefsinde yerleşen fesadı söküp atmaktır. Sonra nefsinde salâh ve takvâ sıfatını yerleştirmektir. Fakat bu kimsenin her durumunda riyazete tâbi tutulmaya kabiliyeti vardır. Eğer ciddiyet ve samimiyetle yanaşmak istiyorsa, terbiyeye elverişlidir.

 

Üçüncü Mertebe: Çirkin ahlâkı hakkında, o ahlâklarla ahlâklanmanın vâcib ve güzel olduğuna inanmak, o ahlâkları hak ve güzel görmek ve onlar üzerinde ilerlemektir. Böyle bir kimse, tedavisi neredeyse mümkün olmayacak bir kimsedir. Bu kimsenin salâh ve takvâya yanaşma ihtimali çok zayıftır. Bunun sebebi ise, dalâlet ve sapıklığın sebeplerinin bu adamda birikmesidir.

 

Dördüncü Mertebe: Fazileti, bozuk düşüncenin temeli üze-rinde gelişmekle ve onunla amel etmeye alıştırılmakla beraber oburluğun çokluğunda ve nefisleri helâk etmesinde görmez. Böbürlenmesinin ve böyle yapmasının kıymetini artırdığını zanneder. Bu mertebe daha önce bahsi geçen mertebelerin hepsinden daha çetindir ve bunun hakkında şöyle denilmiştir:

 

İhtiyarı riyazete tâbi tutmak zahmet çekmektir. Kurdu terbiye etmeye çalışmak da azap vermektir!' Bu sınıflardan birincisi sadece câhildir. İkincisi câhil ve sapıktır. Üçüncüsü, câhil, sapık ve fâsıktır. Dördüncüsü, câhil, sapık, fâsık ve şerirdir. Onların delil olarak ileri sürdükleri diğer hayâle gelince, o hayal onların şu sözüdür: Âdemoğlu hayatta oldukça onun şehvet ve öfkesi kesilmez. Dünya sevgisi ve diğer sıfatları ortadan kalkmaz. Bu görüş, bir grubun yanılmasıdır. Bu grup zannetmiştir ki, mücahededen gaye bu sıfatları tamamen ortadan kaldırıp silmektir. Oysa bu sıfatların tamamen kaldırılması uzak bir ihtimaldir. Çünkü şehvet esasında bir fayda için yaratılmıştır. İnsanın yaratılışında şehvetin olması zarurîdir. Eğer yemek şehveti kesilirse, insanoğlu helak olur. Eğer cinsî ilişkinin şehveti kesilirse nesil son bulur. Eğer öfke tamamen ortadan kalkarsa, insan kendi nefsini helâk eden birşeye karşı koymaz ve helâk olur! Madeni ki şehvetin aslı kalıcıdır, o halde insanoğlunu şehvete götüren mal sevgisi de kalıcıdır. Öyle ki bu sevgi, onu mal edinmeye sevkeder. Oysa mücahededen gaye; bu sıfatları tamamen ortadan kaldırmak değildir. Aksine, bu sıfatları normale dönüştürmektir. İfrat ve tefritin ortasını bulmaktır. Öfke sıfatından gaye, korunmaktır. Kısacası kişinin kuvvetli olması, kuvvetiyle beraber aklına itaat etmesidir. Bunun için de Allah Teâlâ Feth sûresinin 29. ayetinde

 

Kâfirlere karşı şiddetli ve aralarında merhametlidirler' buyurmuştur. Dikkat edilirse, Allah Teâlâ müslümanları şiddetle vasıflandırmıştır. Oysa şiddet ancak öfkeden doğup meydana gelir. Eğer öfke tamamen ortadan kalkarsa, cihad, da kalkar. Acaba şehvet ve öfkenin tamamen ortadan kaldırılması nasıl kastedilebilir? Oysa peygamberler bile şehvet ve öfkeden tamamen sıyrılmamışlardır. Zira Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

 

Ben sadece bir beşerim. Beşerin öfkelendiği gibi öfkelenirim.37

 

Hz. Peygamber'in huzurunda hoşuna gitmeyen birşey konuşulduğu zaman, mübarek yanakları kıpkırmızı kesilecek derecede öfkelenirdi. Fakat hakikatten başkasını söylemezdi. Hz. Peygamber'in öfkesi, onu hakikatin çerçevesinden çıkarmazdı ve nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

 

Öfkelerini yutanlar, insanların kusurlarını bağışlıyanlar... (Âlu İmran/134)

 

Dikkat edilirse, Allah Teâlâ 'Öfkelerini kaybedenler' dememiştir. Bu bakımdan öfke ve şehveti normal sınırda tutmak, akla galip gelmeyecek şekilde onları terbiye etmek, hatta onları aklın himayesi altına almak, aklı onlara hâkim kılmak mümkündür. İşte ahlâkın değiştirilmesinden gaye budur. Çünkü çoğu zaman şehvet, insanoğlunu tahakküm altına alır. Öyle bir hâle getirir ki insanın aklı o şehvetin fuhşiyata dönüşmesini önleyemez. Fakat riyazet yapmak sûretiyle şehvet normal sınıra çekilebilir ve görülüyor ki böyle olmak mümkündür. Tecrübe ve müşahede buna delâlet etmektedir. Ahlâkta ifrat ve tefrit değil de normalin matlûb olduğuna delâlet eden delil şudur: Cömertlik, şer'an ve dinen övülen bir ahlâktır. Kaldı ki cömertlik, israf ile cimrilik arasında bir ahlâktır. Allah Teâlâ cömerti medh u sena ederek şöyle buyurmuştur:

 

Ve harcadıkları zaman israf etmezler, cimrilik de yapmazlar; harcamaları bu ikisinin arasında dengeli olur.(Furkan/67)

 

Elini boynuna bağlama, büsbütün de onu açıp israf etme ki sonra kınanmış olursun ve eli boş, açıkta kalırsın!(İsrâ/29)

 

Böylece yemek şehvetinde de gaye, donukluk ve oburluk değil, normal hareket etmektir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

 

Ey Ademoğulları! Her namazınızda süslü elbisenizi giyin. Yeyin, için, israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez!(A'raf/31)

 

Onun beraberinde bulunanlar, kâfirlere karşı çok şiddetli, kendi aralarında gayet merhametlidirler.(Feth/29) Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

 

İşlerin en hayırlısı orta (mutedil) olanlarıdır.38

 

Bunun bir sırrı ve tahkiki vardır; kişinin saadeti, kalbinin dünya âleminin ârızlarından selâmet bulmasına bağlıdır.

 

Ancak selîm kalple Allah'a gelen müstesnadır. (Şuara/89)

 

Cimrilik dünya ârızlarındandır. İsraf da onun gibi dünya ârızlarındandır. Kalbin şartı, bunların ikisinden selim kalmasıdır. Yani mala iltifat edip onun dağıtılmasına veya tutulmasına haris olmamasıdır. Çünkü infak etmekte haris olan bir kimsenin kalbi infaka, malı tutmakta haris olan bir kimsenin kalbi de malı tutmaya meyleder. Bu bakımdan kalbin kemâli, bu iki vasıftan da uzaklaşmasıdır. Eğer bu mümkün olmazsa, her iki vasfın da bulunması gerekir. O da orta derecedir. Zira ılık su, ne sıcak ve ne de soğuktur, bunların arasında bir derecedir. Sanki sıcaklık vasfından da soğukluk vasfından da uzaktır. Böylece cömertlik de israf ile cimrilik arasındadır. Şecâat, korkaklık ile tehevvür arasındadır. İffet, oburluk ile donukluk arasındadır. Diğer ahlâklar da böyledir. Bu bakımdan işlerin ifrat ve tefrit tarafları kötüdür. İşte güzel olan da budur ve bu da mümkündür. Evet! İrşad edici şeyhe, müridine, öfkeyi tamamen çirkin göstermek, cimriliği kötülemek vâcib olur. Bu hususta ona ruhsat vermemesi lâzımdır. Çünkü mürşid, müridine burada en küçük bir ruhsat verdi mi,mürid onu kendisi için özür kabul ederek cimriliğini ve öfkesini devam ettirmekte kendisini mâzur görecektir. Kişi bunun esasını sökmesini kastedip bu hususta mübalağa gösterdiği zaman, onun hiddetinin kırılması mümkün olur. Normal şekle dönse bile, mürşid buna râzı olmamalı, tamamının yok olmasına çalışmalıdır ki istenilen sonuca varılabilsin! Bu bakımdan bu sır, mürid için keşfolunmaz. Çünkü bu yer, ahmak insanların böbürlenme yeridir. Zira ahmak kimse, nefsi hakkında zanneder ki öfkelenmesi haklıdır, mal tutması haktır

 

36) Ebu Bekir b. Lâl
37) Müslim
38) Beyhakî

 

 

 

KUSURLARI NEFSİNDEN MUVAFFAKIYETİ ALLÂH’TAN BİLMEK

 

KUSURLARI NEFSİNDEN MUVAFFAKIYETİ ALLÂH’TAN BİLMEK

 

Allâh için yapılan hizmetlere nefsâniyetin karıştırılmaması son derece mühimdir. Hizmet ehlinin en çok dikkat edeceği husus, muvaffakıyeti kendinden değil, Rabbinden bilmektir. Cenâb-ı Hak müminlerin, Bedir Gazvesi’ndeki muzafferiyetinden bahsederken:

 

 

فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَـكِنَّ اللّهَ قَتَلَهُمْ وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَـكِنَّ اللّهَ رَمَى

 

(Ey Habîbîm!) Savaşta onları siz öldürmediniz, fakat onları Allâh öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, lâkin Allâh attı…” (el-Enfâl, 17) buyurmak sûretiyle, gerçek fâilin hakîkatte kendisi olduğunu bildirmiştir.

 

Bu gerçeği aksettiren bir diğer misâl de şudur:

 

Hazreti Mûsâ’nın gösterdiği mûcizelerle kibir duyguları alt-üst olan Firavun, çâresizlik içinde kalmıştı. Bu durumdan kurtulmak için devrinin en ileri hüner sahipleri olan sihirbazlarla Mûsâ    -aleyhisselâm- arasında bir müsâbaka tertipledi. Yine de endişeli idi. Sihirbazlara sormadan edemedi:

 

“–Peki, Mûsâ’ya gâlib gelebilecek misiniz?”

 

Baş sihirbaz şöyle dedi:

 

“–Biz sihrin son noktasındayız! Bu işi, yeryüzünde bizden daha iyi bilen kimse yoktur! Yâni biz, zirv...

KUSURLARI NEFSİNDEN MUVAFFAKIYETİ ALLÂH’TAN BİLMEK

 

KUSURLARI NEFSİNDEN MUVAFFAKIYETİ ALLÂH’TAN BİLMEK

 

Allâh için yapılan hizmetlere nefsâniyetin karıştırılmaması son derece mühimdir. Hizmet ehlinin en çok dikkat edeceği husus, muvaffakıyeti kendinden değil, Rabbinden bilmektir. Cenâb-ı Hak müminlerin, Bedir Gazvesi’ndeki muzafferiyetinden bahsederken:

 

 

فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَـكِنَّ اللّهَ قَتَلَهُمْ وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَـكِنَّ اللّهَ رَمَى

 

(Ey Habîbîm!) Savaşta onları siz öldürmediniz, fakat onları Allâh öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, lâkin Allâh attı…” (el-Enfâl, 17) buyurmak sûretiyle, gerçek fâilin hakîkatte kendisi olduğunu bildirmiştir.

 

Bu gerçeği aksettiren bir diğer misâl de şudur:

 

Hazreti Mûsâ’nın gösterdiği mûcizelerle kibir duyguları alt-üst olan Firavun, çâresizlik içinde kalmıştı. Bu durumdan kurtulmak için devrinin en ileri hüner sahipleri olan sihirbazlarla Mûsâ    -aleyhisselâm- arasında bir müsâbaka tertipledi. Yine de endişeli idi. Sihirbazlara sormadan edemedi:

 

“–Peki, Mûsâ’ya gâlib gelebilecek misiniz?”

 

Baş sihirbaz şöyle dedi:

 

“–Biz sihrin son noktasındayız! Bu işi, yeryüzünde bizden daha iyi bilen kimse yoktur! Yâni biz, zirvenin de nihâyetiyiz! Öyle ki, gökten sihrimizi bozucu bir güç inmedikçe, onu mutlakâ yeneriz. Elbette biz daha güçlü ve kuvvetliyiz!”

 

Müsâbakanın bir bayram günü yapılması kararlaştırıldı. O gün herkes toplandı. Halk, olacakları izlemek için sabırsızlanıyordu.

 

Sihirbazlar ip ve değnekleri meydana attıklarında her biri bir yılan hâline geldi. Bu sahne, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılır:

 

“…(Mûsâ) bir de baktı ki, büyüleri sâyesinde ipleri ve sopaları, kendisine gerçekten koşuyor gibi görünüyor.”

 

“Mûsâ, birden içinde bir korku duydu.”

 

“–Korkma! dedik: Üstün gelecek olan kesinlikle sensin!”

 

“Sağ elindekini at da, onların yaptıklarını yutsun! Yaptıkları sadece bir büyücü hîlesidir. Büyücü ise, nereye varsa (ne yapsa) iflâh olmaz!..»” (Tâhâ, 66-69)

 

Mûsâ -aleyhisselâm- da asâsını attı. Asâ, o anda bir ejderhaya dönüştü ve sihirbazların sihir âletlerinden ne varsa yuttu. Ancak asânın karnında hiçbir değişiklik olmadı. Bu, beşerî bir hüner değil bizzat Cenâb-ı Hakk’ın sergilediği bir ilâhî kudret idi. Sihirbazların yaptıkları ise, bir hüner ve göz boyamaya dayanan bazı oyunlardan ibaretti.

 

Mûsâ -aleyhisselâm-’ın asâsından zuhûr eden hârikulâde hâdise üzerine sihirbazların başı, arkadaşlarından birine şöyle dedi:

 

“–Asâ bu işleri yaparken Mûsâ’ya dikkatle bak; acaba ne gibi bir hâl içinde?..”

 

Arkadaşı öyle yaptı. Mûsâ -aleyhisselâm-’ın hâl ve tavırlarını dikkatle süzdü. Müşâhede ettiği şey, o sırada Mûsâ -aleyhisselâm-’ın renginin atması, hâlden hâle girmesi, asânın ise işine devam etmesiydi. Bu durumu, baş sihirbaza bildirerek şöyle dedi:

 

“–Hâdise meydana gelirken Mûsâ’nın rengi atıyor. Fakat asâ işine devam ediyor…”

 

Bu neticeyi öğrenen baş sihirbaz:

 

“–Bu, Mûsâ’nın işi değil, Allâh’ın işidir. Zîrâ, bir sihirbaz kendi sihrinden korkmaz. Aynı şekilde bir sanatkâr da kendi sanatından aslâ korkmaz. O hâlde bu, ilâhî bir hâdisedir…” dedi ve îmân etti.

 

Diğer sihirbazlar da kendisine uydular ve îmâna geldiler…

 

Bu hâdise de gösteriyor ki, bir hususta işin içine nefsimizi karıştırmaz da sırf Allâh’ın rızâsını gözetirsek, o zaman Cenâb-ı Hakk’ın lutfu tecellî ediyor ve muvaffakıyet hâsıl oluyor. Hattâ bizim kâbiliyet ve mahâretimiz zayıf ve âciz kalsa bile… Nitekim Mûsâ -aleyhisselâm-, sihirbazlarla giriştiği mücâdelede kendi kabiliyeti bakımından âciz ve zayıf göründüğü için bir an korkuya kapılmıştı. Fakat Cenâb-ı Hakk’a sığınıp onun emrine göre hareket etmesi neticesinde ilâhî mûcizeye mazhar oldu. Yâni kudret-i ilâhî imdâda yetişti ve sihirbazları âciz bıraktı.

 

Dolayısıyla Hak yolunda bize düşen, elimizden geldiğince gayret sarfettikten sonra Allâh’a tevekkül etmek ve neticenin ancak onun yüce murâdınca ve lutfunca gerçekleşeceğini bilmektir. Ecdâdımız bu hakîkati:

 

“Tevfîk Allâh’tandır…” diyerek ne güzel vecîzeleştirmişlerdir.

 

Hâsılı tohumu toprağa biz koyarız, ama onun muazzam bir çınar olması veya çürüyüp gitmesi arasındaki takdîr ve tecellî yaratıcıya âittir. Yine asâyı meydana bırakan Hazret-i Mûsâ’dır, ama onu diğer yılanları yutacak bir ejderha hâline getiren Hazret-i Mevlâ’dır…

 

Bu bakımdan, nâil olunan lutuf ve nîmetlere değil, onu gönderene nazar edip gafletten sakınmalıdır. Hazret-i Mevlânâ, beyitlerinde bu husûsu şöyle ifâde eder:

 

“Ateşte kızdırılmış bir demirdeki kızarıklığı ona âit sanma! Çünkü o, ateşin ona geçici olarak bir ışık ve harâret vermesinden ibârettir.”

 

“Şâyet pencereyi ve evi ışıkla dolmuş görüyorsan, sen onlara aydınlık deme; zîrâ aydınlatıcı olan güneştir.”

 

“Güneş, kendisinden akseden ışıklarla parıldayıp öğünüp duranlara der ki: Ey anlayışsız mağrurlar! Biraz sabredin; hele ben şu dağın veya şu deryânın arkasına varıp ufuktan bir çekileyim, o zaman hakîkati anlarsınız.”

 

Abdülkâdir Geylânî Hazretleri de bu hakîkatle ilgili olarak şu nasihatlerde bulunur:

 

“–Ey oğul! Hüner-hikmet bağlantılarından ne zaman kurtulacak ve kudret-i ilâhî menziline ne zaman vâsıl olacaksın? Amelin, hikmet ile seni Azîz ve Celîl olan Allâh’ın kudretine ne zaman ulaştıracak?

 

Sırf seni müptelâ kılabileceği belâlarından ötürü Allâh’tan kaçma! Allâh seni bazı belâlara dûçâr eder. Bunun sebebi şudur:

 

Acaba sebeplere dayanıp O’nun kapısını terk mi edeceksin, yoksa O’nun kapısına mı yapışacaksın? Acaba zâhire mi dayanacaksın, yoksa bâtına mı? Acaba idrâk edilene mi güveneceksin, yoksa idrâk edilemeyene mi? Acaba görünene mi yöneleceksin, yoksa görünmeyene mi?..

 

Sana verilen mârifet, hüner ve muvaffakıyetleri, nefsinden mi bileceksin Hak’tan mı?..

 

Bu demektir ki mümin, güç ve kudretin ancak Allâh’tan olduğuna inanarak, hizmetlerdeki başarısından dolayı nefsine bir pay çıkarmamalıdır. Hattâ Cenâb-ı Hak kendisini böyle bir hizmetin gerçekleşmesinde vesîle kıldığı için, O’na karşı şükrünü artırmalıdır.

 

Cihân sultanlığını mânevî âlemdeki sultanlıkla mezcedebilmiş âbide şahsiyetlerden biri olan Kânûnî Sultan Süleyman’ın, muvaffakıyetler karşısındaki şu tavrı, her hizmet insanına ölçü olacak kıymettedir:

 

Barbaros Hayreddîn Paşa, Andrea Dorya’yı Preveze’de perişân bir hâlde mağlûb eder. Andrea Dorya, donanmasını bırakıp kaçmak sûretiyle canını zor kurtarır. Barbaros, direkleri yatırılmış düşman kadırgalarını ve içinde on binlerce esiri önüne katarak Sarayburnu’ndan Haliç’e girmektedir. Denizin üstü, içleri esir dolu düşman kadırgalarıyla doludur.

 

Kânûnî, vezirler ve paşalar bu muhteşem manzarayı, Sarayburnu’nda bir sâhil sarayının önünden seyretmektedirler. Paşalardan biri heyecanla:

 

“–Sultanım, dünya böyle bir manzarayı acabâ kaç kere seyretti? Sizler ne kadar fahretseniz (övünseniz) azdır!” der.

 

Ulu Hakan Kânûnî ise şu cevâbı verir:

 

“–Paşa! Bize; fahretmek mi, yoksa bu muzafferiyetleri bahşeden yüce Rabb’imize hamd ile şükretmek mi düşer?!.”

 

İşte bir hizmet insanı da, bu edebe riâyet ederse benliğinden sıyrılır, Allâh’a karşı tevâzû ve mahviyeti artar. Hizmetlerde ayakların kaydığı en önemli nokta olan şımarıklık ve enâniyet illetinden kurtulur. Zîrâ âyet-i kerîmede:

 

“…Şımarma! Allâh şımaranları sevmez.” (el-Kasas, 76) buyurulur.

 

Bu sebeple bir kul, hangi nîmet ve lutfa nâil olursa olsun enâniyete dalarak fahretme hastalığından Allâh’a sığınmalıdır. Âlemlere rahmet olarak gönderilen ve kâinâtın yüzüsuyu hürmetine yaratıldığı Fahr-i Kâinât Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-, sâhip olduğu bütün ulvî haslet ve fazîletlere rağmen dâimâ « nôrîna’ » yâni “övünmek yok” buyurarak tevâzû ve mahviyet hâlini muhâfaza etmişlerdir. Nitekim hadîs-i şerîflerinde:

 

“Ben Rasullerin kumandanıyım, lâkin övünmek yok! Ben peygamberlerin sonuncusuyum, ancak övünmek yok! İlk şefaat edecek ve şefaati ilk olarak kabul edilecek olan da benim, ancak (bunları aslâ) övünmek için söylemiyorum.” (Dârimî, Mukaddime, 8)

 

“Kıyâmet günü, yer yarılıp açıldığında ilk defa (diriltilecek olan) benim, ancak övünmek için söylemiyorum. Hamd sancağı bana verilecek, ancak bununla da övünmüyorum! Ben kıyâmet gününde insanların efendisiyim, ancak övünmek yok! Kıyâmet günü cennete ilk girecek benim, ancak bunu da övünç vesîlesi yapmıyorum.” (Dârimî, Mukaddime, 8) buyurmuşlardır.

 

Hakîkaten “benlik” ve “iddiâ”, hizmet yolunun kanseridir. Bu hastalığın tedâvîsi son derece zordur. Tekkelerde umûmiyetle üzerinde “Hiç” yazan bir levha bulunur ki bu, insana, enâniyetten vazgeçip acziyetini idrâk etmeyi telkîn eder. Bütün mesele bu acziyeti idrâk edip, kulluğun farkında olmaktır. Kul, bu noktaya ulaşınca ihlâsa erer ki, az bir amel bile ona kâfîdir. Bu gerçek bir şiirde şöyle ifâde edilmiştir:

 

 

Oldunsa vâkıf aczine, ednâ amel bir dağ olur.

 

Çürüklerin hep sağ olur, zehrin kamû bal yağ olur.

 

Dağlar yemişli bağ olur, cümle cihân bostan sana.41

 

“Âcizliğini, güçsüzlüğünü anladınsa, kıymetsiz bir amelin bile dağ gibi olur. Çürük, hatâlı işlerin düzelir, acı hâllerin tatlılaşır. Çorak dağlar meyveli bağ, bütün dünya sana bahçe olur.”

 

Hizmete giren kimse, bu acziyet ve hiçlik şuuru içinde sürekli tazarrû ve niyaz hâlinde, Rabbinden yardım taleb etmelidir. Âyet-i kerîmede şöyle buyurulur:

 

“Ey îmân edenler! Sabır ve namazla Allâh’tan yardım isteyin!..” (el-Bakara, 153)

 

Mümin, bu ilâhî tavsiyeye riâyetle, hizmetlerinde muvaffak kılması için özellikle teheccüd vaktinde, şâyet mümkün olmazsa daha sonraki bir vakitte iki rekat hâcet namazı kılıp Allâh’tan yardım istemelidir.

 

Hizmette bulunan kimse, hizmetteki aksaklıklardan dolayı başkalarını suçlamamalı, ayıp ve kusuru öncelikle kendinde aramalıdır. Müsâmahayı gayriye, muâhezeyi (sorgulamayı) nefsine yöneltebilmelidir. Çünkü hizmet edenin iç dünyası -tıpkı fizikteki birleşik kaplar misâli- hizmet edilene akseder. Hizmet edilenlerde görülen bir yanlışlık, aslında hizmet edenden akseden bir zaaftır.

 

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri, irşad vazifesi verdiği talebelerinden birinin mektubuna yazdığı cevapta şu ibretli nasihatlerde bulunur:

 

“…İrşad ettiğin talebelerden şikayetçi olduğunu ve onlara kırıldığını yazıyorsun. Oysa senin onlardan değil, onlara karşı kendi tutum ve tavırlarından kırılman ve şikâyetçi olman gerekir. Zîrâ onlara öyle davranıyorsun ki, sonunda bu rahatsızlıkların doğması kaçınılmaz oluyor. Oysa bir üstâdın, talebelerine karşı güzel davranış sergilemesi öğütlenmiştir. Sadece hikâye ve kıssa anlatmak sûretiyle onlarla ahbaplık yapması ve aralarına karışması iyi karşılanmamıştır… (Yâni sözden ziyâde davranış güzelliği ile nümûne olabilmek mühimdir.)” (Mektubât, 209. Mektup)

 

 

 

Kalbin Hastalıkları ve Sıhhate Kavuştuklarına Delalet eden Emareler

 

Bedenin âzâlarının herbiri, kendisine mahsus bir fiil için yaratılmıştır. Onun hastalığı ancak kendisi için yaratıldığı fiili yapmamasıdır. Hasta olmaması için o fiil, kendisinden çıkmamalı veya bir nevi sallantı ile kendisinden çıkmalıdır. Bu bakımdan elin hastalığı, kendisine çalışmanın zor gelmesidir. Gözün hastalığı, görmenin kendisine zorlaşmasıdır. Kalbin hastalığı da yapması için yaratılmış olduğu fiilin yapılmasının kendisine zor gelmesidir.

Bu fiil de ilim, hikmet, mârifet, Allah sevgisi, Allah'a ibâdet, Allah'ın zikrinden zevk duymak ve Allah'ın zikrini diğer şehvetlere tercih etmek ve bütün şehvetler ve âzâlarla Allah'ın zikrine yardım etmektir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

 

Ben insanları ve cinleri, ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım.(Zâriyât/56)

 

Bu bakımdan her âzâda bir fayda vardır. Kalbin faydası; hikmet ve mârifettir. İnsan nefsinin özelliği, hayvanlardan ayrılmasına sebep teşkil eden şeydir. Çünkü Âdemoğlu hayvanlardan yemek, cinsel güç, görme ve bunlara benzer özelliklerle ayrılmaz. Aksine eşyanın hakikatini bilmekle ayrılır. Eşyanın aslı, mûcidi ve onları eşya olarak yaratan Allah Teâlâ'dır. Bu bakımdan kişi herşeyi bilip Allah'ı bilmediği takdird...

Kalbin Hastalıkları ve Sıhhate Kavuştuklarına Delalet eden Emareler

 

Bedenin âzâlarının herbiri, kendisine mahsus bir fiil için yaratılmıştır. Onun hastalığı ancak kendisi için yaratıldığı fiili yapmamasıdır. Hasta olmaması için o fiil, kendisinden çıkmamalı veya bir nevi sallantı ile kendisinden çıkmalıdır. Bu bakımdan elin hastalığı, kendisine çalışmanın zor gelmesidir. Gözün hastalığı, görmenin kendisine zorlaşmasıdır. Kalbin hastalığı da yapması için yaratılmış olduğu fiilin yapılmasının kendisine zor gelmesidir.

Bu fiil de ilim, hikmet, mârifet, Allah sevgisi, Allah'a ibâdet, Allah'ın zikrinden zevk duymak ve Allah'ın zikrini diğer şehvetlere tercih etmek ve bütün şehvetler ve âzâlarla Allah'ın zikrine yardım etmektir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

 

Ben insanları ve cinleri, ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım.(Zâriyât/56)

 

Bu bakımdan her âzâda bir fayda vardır. Kalbin faydası; hikmet ve mârifettir. İnsan nefsinin özelliği, hayvanlardan ayrılmasına sebep teşkil eden şeydir. Çünkü Âdemoğlu hayvanlardan yemek, cinsel güç, görme ve bunlara benzer özelliklerle ayrılmaz. Aksine eşyanın hakikatini bilmekle ayrılır. Eşyanın aslı, mûcidi ve onları eşya olarak yaratan Allah Teâlâ'dır. Bu bakımdan kişi herşeyi bilip Allah'ı bilmediği takdirde sanki hiçbir şey bilmiyor demektir. Mârifetin alâmeti sevgidir. O halde, Allah'ı bilen bir kimse Allah'ı sever. Muhabbetin alâmeti; dünyayı ve başka sevgilileri Allah'a tercih etmemektir.

 

De ki: Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, karılarınız, soylarınız, kazandığınız mallar, geçersiz olmasından korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden meskenler, size, Allah'tan, Rasûlü'nden ve onun yolunda cihaddan daha sevgili ise, artık Allah'ın emri (azabı) gelinceye kadar bekleyin! Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez,(Tevbe/24)

 

Bu bakımdan nezdinde Allah'tan daha sevimli bir şey bulunan bir kimse hastadır. Nitekim çamur yemenin ekmek yemek ve su içmekten daha sevimli geldiği her midenin veya ekmek ve su isteğinin kaybolduğu her midenin hasta olduğu gibi... İşte hastalıkların alâmetleri bunlardır. Bu bakımdan Allah'ın dilediği hariç, bütün kalplerin hasta olduğu anlaşılmıştır. Ancak birtakım hastalıklar vardır ki sahipleri onları teşhis edememektedir. Kalbin hastalığı sahibi tarafından teşhis edilmeyen hastalıklardan olduğu için sahibi ondan gafil olur. Eğer biliyorsa ilacın acılığına sabretmek ona zor gelir. Çünkü ilacı, şehvetlere muhalefet etmektir. Bu ise ruhun zorluk çekmesi demektir. Eğer nefsinde tedaviye sabır göstermek kudreti görürse, ehil bir doktor bulamazsa, nefsini tedavi etmelidir. Çünkü doktorlar âlimlerdir. Maalesef onlara da hastalık galebe çalmaktadır. O halde hasta bir doktor pek az tedavisine bakar ve bunun için de bu hastalık daimî ve müzmin bir hastalık olmuştur. Bu ilim tamamen ortadan kalkmış, kalplerin tababeti tamamen inkâr edilmiştir. Halk dünya sevgisine, zâhirleri ibâdet, bâtınları âdet ve gösterişler olan amellerin sevgisine yönelmiştir. İşte bunlar hastalıkların esaslarının alâmetleridir.

 

Tedaviden sonra sıhhate kavuşmasının alâmetlerine gelince, onlar da şunlardır: Kişinin tedavi ettiği illete bakmasıdır. Eğer cimrilik hastalığını tedavi ediyorsa, bu hastalığın öldürücü ve Allah'tan uzaklaştırıcı bir hastalık olduğunu bilmelidir. Bunun tedavisi ancak mal vermek ve infak etmekle mümkün olur. Fakat kişi bazen malı israfçı olacak derecede verir. Bu sefer israf da has-talık olur, kişi tıpkı soğukluğu, hararet galebe çalıncaya kadar tedavi eden bir kimse durumuna düşer ki bu da hastalıktır. Aksine istenilen, hararet ile soğukluğun arasındaki îtidal dengesini elde etmektir. Cimrilik hastalığının tedavisinde de böylece israf ile cimrilik arasındaki normal durumu elde etmek gerekir ki ifrat ve tefrit taraflarından uzak olup orta yolun tam üzerinde bulunsun. Orta yolun ne olduğunu bilmek istiyorsan, kötü ahlâkın gerektirdiği fiile bak! Eğer o fiil, senin için daha kolay ve zıddından daha hoş geliyorsa bil ki o fiili gerektiren kötü ahlâk sende galiptir.

 

Mesela malın toplanması ve saklanması sence onu hak edene vermekten daha sevimli ve senin için daha kolay ise bil ki, sende galip olan cimrilik ahlâkıdır. O vakit malın verilmesine devam etmekte daha ileri git! Eğer müstehak olmayan bir kimseye vermek senin nezdinde hak ile tutmaktan daha sevimli ve kolay ise bil ki, sende israf sıfatı galiptir. O vakit malı yeniden elinde tutma durumuna dön! Böylece durmadan nefsini murakabe edip fiillerin yapılması ve neleri kapsadığıyla ahlâkının ne raddede olduğuna istidlâl ederek muttali ol!

 

Kalbinin mala duyduğu ilgisi kesilinceye, malın dağıtılmasına ve tutulmasına meyletmeyecek raddeye varıncaya kadar devam et. Öyle ki mal senin nezdinde su gibi olmalıdır. O malı ancak bir muhtacın ihtiyacı için tutmalı veya bir muhtacın ihtiyacına sarfetmelisin. Senin nezdinde vermek, vermemekten daha sevimli olmamalıdır. Böyle olan her kalp -özellikle bu makamdan- Allah'a sapasağlam gelmiş bulunması ve böyle bir kalbin diğer kötü ahlâklardan da selim olması gerekir ki dünya ile ilgili olan bir şeyle alâkası bulunmasın! Nefis, dünyadan alâka ve irtibatlarını kesmiş olduğu halde, dünyaya iltifat etmeksizin, onun sebeplerine iştirâki olmaksızın ölünceye kadar böyle olmalıdır. İşte bu anda nefis, mutmain olan bir nefsin dönüşüyle rabbine döner. Hem rabbinden râzı, hem de rabbi kendisinden râzıdır. Rabbinin peygamberler, sıddîklar, şehid ve sâlihlerden olan mukarreb (yaklaştırılmış) kullarına katılmış olur.

 

Bunlar da arkadaş olmak yönünden ne güzeldirler! İki taraf arasındaki hakikî itidalin bulunması gayet zor olduğundan hatta kıldan daha ince, kılıçtan daha keskin olduğundan, şüphesiz dünyada böyle dosdoğru yolun üzerinde olan bir kimse, ahirette de böyle bir köprünün üzerinden rahatlıkla geçebilir. İnsan taraflardan birisine meyletmeden, dosdoğru yoldan kaymaktan nâdiren kurtulabilir. Bu bakımdan kulun meyli hangi tarafta ise, kalbi mânen oraya bağlıdır ve bunun için de bir nevi azaptan ve ateş üzerinden geçmekten bir türlü kurtulamaz, çakan bir şimşek gibi geçse bile... Nitekim Allah Teâlâ (c.c) şöyle buyurmuştur:

 

İçinizden oraya gitmeyecek hiç kimse yoktur. Bu, rabbinin katında kesinleşmiş bir hükümdür. Sonra Allah'tan korkup sakınanları kurtaracağız.(Meryem/71-72)

 

Yani dosdoğru yola yakınlıkları, uzaklıklarından daha fazla olan kimseleri kurtaracağız. İstikametinin çetin oluşundan dolayı her kula gereken günde onyedi defa "Ya rabbî! Bizi dosdoğru yola ilet!' duasında ısrar etmektir. Zira namazın her rek'atında Fatihayı okumak (Şâfiî'ye göre) farzdır.

 

Rivayete göre bir kişi rüyasında Hz. Peygamberi gördü, "Ya Rasûlallah! Sen 'Hûd suresi beni ihtiyarlattı' demişsin. Neden böyle söyledin?" diye sorunca, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Çünkü o sûrede 'Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!' (Hûd/112) ayeti vardır".

 

Dosdoğru yol üzerinde istikamet gayet zordur. Fakat istikametin hakikatine gücü yetmese dahi, onun yakınına varmak için var kuvvetiyle çalışmalıdır. O halde kurtuluş isteyen kişi ancak sâlih amellerle kurtulabilir. Sâlih ameller de ancak güzel ahlâktan meydana gelir. O halde her kul ahlâk ve huylarını tahkik etmeli, onları teker teker saymalı, gözden geçirmeli, tertip üzere onların teker teker tedavisiyle meşgul olmalıdır. Bu bakımdan biz, Allah Teâlâ'nın bizi mûttaki kullarından eylemesini niyaz ederiz.

 

 

 

KENDİNİ İLMEN VE AHLÂKEN SÜREKLİ GELİŞTİRMEK

KENDİNİ İLMEN VE AHLÂKEN SÜREKLİ GELİŞTİRMEK

Hizmet insanı, keyfiyetli bir hizmet sunabilmek için, kendi gelişimini de ihmâl etmemelidir. Sürekli bir tekâmül (olgunlaşma) gayreti, onun tabiî vasfı olmalıdır. Yeterli bilgi ve tecrübeye sâhip bulunmayan, ahlâkî ve mânevî gelişimini önemsemeyen, işinin ehli olmayan bir hizmet eri, lâyık-ı vechile ciddî bir hizmet ortaya koyamaz.

Diğer taraftan, hayatta tekâmül ve değişim, Cenâb-ı Hakk’ın koyduğu ilâhî bir kânundur. Hayâtın bu akışına ayak uyduramayan her bir varlık, zamanla silinip yok olmaya mahkûmdur. Bu itibarla hizmet ehli de, bu ilâhî kânuna riâyetle kendini geliştirmeyi bir vazife bilmelidir.

Bir başka husus da, zamanın şartlarına göre hizmetin yapılış şeklinin ve hattâ yapılacak hizmet çeşitlerinin farklı olabileceği gerçeğidir. Dün, yapılması elzem olan bir hizmet, bugün için ehemmiyetini kaybetmiş olabileceği gibi, hizmetin yapılış keyfiyeti de farklı olabilecektir. Bunların farkında olabilmek, ancak hizmet ehlinin sürekli kendini geliştirmesiyle mümkündür. Hazret-i Mevlânâ’nın şu ifâdeleri, söylenecek sözün bile dâimâ yeni bir üslûb ile söylenmesinin lüzûmunu ortaya koymaktadır:

Düne âit ne kadar söz varsa, dünle beraber gitti c...

KENDİNİ İLMEN VE AHLÂKEN SÜREKLİ GELİŞTİRMEK

KENDİNİ İLMEN VE AHLÂKEN SÜREKLİ GELİŞTİRMEK

Hizmet insanı, keyfiyetli bir hizmet sunabilmek için, kendi gelişimini de ihmâl etmemelidir. Sürekli bir tekâmül (olgunlaşma) gayreti, onun tabiî vasfı olmalıdır. Yeterli bilgi ve tecrübeye sâhip bulunmayan, ahlâkî ve mânevî gelişimini önemsemeyen, işinin ehli olmayan bir hizmet eri, lâyık-ı vechile ciddî bir hizmet ortaya koyamaz.

Diğer taraftan, hayatta tekâmül ve değişim, Cenâb-ı Hakk’ın koyduğu ilâhî bir kânundur. Hayâtın bu akışına ayak uyduramayan her bir varlık, zamanla silinip yok olmaya mahkûmdur. Bu itibarla hizmet ehli de, bu ilâhî kânuna riâyetle kendini geliştirmeyi bir vazife bilmelidir.

Bir başka husus da, zamanın şartlarına göre hizmetin yapılış şeklinin ve hattâ yapılacak hizmet çeşitlerinin farklı olabileceği gerçeğidir. Dün, yapılması elzem olan bir hizmet, bugün için ehemmiyetini kaybetmiş olabileceği gibi, hizmetin yapılış keyfiyeti de farklı olabilecektir. Bunların farkında olabilmek, ancak hizmet ehlinin sürekli kendini geliştirmesiyle mümkündür. Hazret-i Mevlânâ’nın şu ifâdeleri, söylenecek sözün bile dâimâ yeni bir üslûb ile söylenmesinin lüzûmunu ortaya koymaktadır:

Düne âit ne kadar söz varsa, dünle beraber gitti cancağızım.

Şimdi yeni bir gün, öyleyse yeni şeyler söylemek lâzım.

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- da:

“Çocuklarınızı kendi yaşadığınız zamanı değil, onların yaşayacakları zamanı dikkate alarak yetiştirin.” buyurmak sûretiyle, içinde yaşanılan devrin îcap ve gerçeklerini dikkate almanın zarûretine işâret etmiştir.

Bu bakımdan hizmet ehli, özellikle şu hususlarda kendini geliştirmeye ehemmiyet vermelidir:

a. İlmî tekâmül

Hizmet ehli öncelikle, ebedî istikbâlini temin edecek bilgilerle mücehhez olmalıdır. Bâtıl düşünce ve inançlara kapılmamak için, sıhhatli bir akâid bilgisi edinmelidir. İbâdet ve amellerinde ilâhî ölçülere göre hareket edebilmek maksadıyla, ilmihâl bilgilerini öğrenmelidir. Allâh Teâlâ’nın rızâsına uygun bir kul olabilmek gâyesiyle de, insanlığa rahmet ve örnek olarak sunulan Fahr-i Kâinât -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in hayatını, bir gönül hassâsiyeti ile okuyup idrâk etmelidir.

İnsanlığa bir hidâyet rehberi ve gönüllere şifâ olarak takdîm edilen Kur’ân-ı Kerîm’i, gönlünün feyiz kaynağı hâline getirmelidir. Onu devamlı okumayı, ahkâmını öğrenip onunla amel etmeyi kendisine vazife edinmelidir.

Hizmet ehli, şahsiyetinin gelişmesine ve kültürünün artmasına vesîle olabilecek kitapları okumayı ihmâl etmemelidir. Diğerlerinin yanısıra özellikle edebî ve târihî eserleri de okuyarak bilgi ve kültür seviyesini sürekli artırmalıdır.

Hizmette kendisine ışık tutacak Kur’ân-ı Kerîm kıssalarını, peygamber ve ehl-i tasavvuf öğütlerini, Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ın vâlilere gönderdiği tavsiyeleri40 ve gönül ehli zâtların nasihatlerini âdetâ vird edinip zaman zaman okumalıdır.

Bu okuma faâliyeti yanında ilim meclislerine devam etmek de şifâhî bir sûrette bilgi sâhibi olmayı sağlayan âmillerden biridir. Bunun için istikâmet sâhibi âlimlerin sohbet ve konferanslarını kaçırmamalıdır.

b. Mânevî tekâmül

Hizmet eden kişi, hizmetine devam ettiği müddetçe mânen de terakkî etmelidir. Gönlünü Rabbine lâyık-ı vechile verip ihlâs, edeb ve tevâzu üzere kulluk vazifesini kemâliyle yapmaya gayret etmelidir. Hizmet ehli, rûhen inkişâf ve terakkî edemezse, yaptığı hizmetler ekseriyetle tersine tahakkuk eder. Böyle olunca yapılması îcâb edeni yapmaz, yapılmaması îcâb edeni yapar. Çünkü firâset sâhibi olamamıştır. İş böyle cereyân edince de hizmetten semere alınamaz ve yorgunluktan başka bir şey elde edilmez. Çünkü niyeti zayıf olduğu için -her ne kadar kendini kusursuz görse de- Cenâb-ı Hakk’ın nusretinden mahrum kalır. Bu bakımdan ilâhî muhabbet ve nusrete nâil olabilmek için, gönüllerimizin takvâ duygusu ile olgunlaşmasına ehemmiyet vermemiz îcâb eder.

Makbul bir hizmet sunabilmek, firâset sâhibi olup Allâh’ın nusretine nâiliyetle mümkündür. Bu da Allâh’ın sevdiği bir kul olabilmeye bağlıdır. Bunun yolu ise hadîs-i kudsîde şöyle beyân edilmiştir:

“…Kulum, kendisine emrettiğim farzlardan daha sevimli herhangi bir şeyle Bana yakınlık sağlayamaz. (Farzlara ilâveten işlediği) nâfile ibâdetlerle de yaklaşmaya devam eder; nihâyet onu severim. Kulumu sevince de Ben (âdetâ) onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden ne isterse, mutlaka veririm. Bana sığınırsa, onu korurum.” (Buhârî, Rikâk, 38)

Kalbin zindeliğini muhâfaza edip mânen terakkî etmek, nazargâh-ı ilâhî olan gönlün selîm hâle gelmesine bağlıdır. Bu ise, şu esaslara riâyetle sağlanabilir:

1. Rızkın helâl olmasına dikkat etmek.

2. Kul ve mahlûkât hakkına riâyet etmek.

3. Sürekli istiğfar ve duâ hâlinde bulunmak.

4. Kur’ân-ı Kerîm okumak ve ahkâmına tâbî olmak.

5. İbâdetleri huşû ile edâ etmek.

6. Geceleri ihyâ etmek. (Gecelerimiz ne kadar aydınlık olursa, o, gündüzümüze de in’ikâs eder. Seherler, en kıymetli anlardır. O vakitleri ziyân etmek, acı bir mahrûmiyettir.)

7. Zikrullâh ve murâkabeye devam etmek.

8. Ölümü tefekkür etmek.

9. Sâlih ve sâdıklarla beraber olup, fâsık ve fâcirlerden uzak durmak.

10. İlmiyle amel eden âlim ve âriflerin sohbetlerine devâm etmek.

11. İnfak ehli olmak.

Hâsılı insanı eğitip onu yetiştirecek eğitimci, hocaefendi, öğretmen gibi hizmet insanlarının önce kendi gönüllerini bir dergâh hâline getirmeleri zarûrîdir. Gönül âlemi bir dergâh hâline gelmemiş kimselerin bina duvarlarından farkı yoktur. Ki bunlar, bir müddet sonra yıkılır ve yok olurlar. Ancak gönüllerini insanlara açarak onları kucaklayanlar, Hazret-i Mevlânâ ve Yûnus Emre Hazretleri gibi kıyâmete kadar yaşarlar ve mekteplerindeki ezel ve ebed dersleri de kesintisiz devam eder.

c. Meslekî tekâmül

Hizmet ehli, hizmetin gerektirdiği bilgi, beceri ve tecrübeye sâhip olmalıdır. Bu liyâkat kazanılmazsa, isâbetli hizmet yapılamayacağı gibi, aksine zararlı bile olunabilir. En güzel ve sağlam bir şekilde yapılan hizmetler, hiçbir zaman zâyi olmaz. Nitekim âyet-i kerîmede Allâh Teâlâ:

إِنَّالَانُضِيعُأَجْرَمَنْأَحْسَنَعَمَلًا

“…Biz, yaptığını en güzel şekilde yapanın amelini aslâ zâyi etmeyiz.” (el-Kehf, 30) buyurmuştur.

Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem- de:

“Allâh Teâlâ, yaptığı işi en güzel ve sağlam bir şekilde yapan kimseyi sever.” (Deylemî, Müsned, I, 157) buyurmuştur.

Bu itibarla hizmet ehli, yaptığı hizmetin en güzel nasıl îfâ edilebileceğini öğrenmekle mükelleftir. Hadis-i şerîften anlaşılan bir diğer husus da, yapılan hizmetlerin ihsân şuuru içerisinde, yâni Allâh’ı görüyormuş gibi bir titizlik ve hassâsiyetle yerine getirilmesinin, ilâhî muhabbeti celbedeceği gerçeğidir.

Hâsılı kendimizi ilmen ve ahlâken sürekli geliştirmek demek, zâhirî ve bâtınî karakter, vakar ve şahsiyetimizi oluşturan vasıf, keyfiyet ve hasletlerimizi devamlı olarak artırmak ve mükemmelleştirmek demektir. Zîrâ:

Keyfiyetli nesil, ancak keyfiyetli mürebbîlerin, yâni ilim ve ahlâk bakımından terbiye eden olgun şahsiyetlerin eseridir. Keyfiyetsiz ve vasıfsız kimselerin yetiştirdikleri ise, tabiî olarak kendileri gibi yetersiz ve cılız kimselerden ibâret olur. Onun için yüksek ve yüce gâyelere ancak kâmil şahsiyetlerle varılabileceğinden, onları üstün karakterli ve mahâretli ellerde yetiştirmelidir. Nitekim böyle bir kıvam sergileyen Çanakkale’nin yiğit ve âbidevî nesli ile ecdâdımız, târihin hâlâ gözlerini kamaştıran unutulmaz bir destan yazmıştır. Kumandanın şehid olduğu yerde her asker bir kumandan kesilmiş ve o şanlı nesil, «Çanakkale geçilmez!» ifâdesini târihin sayfalarına altın harflerle yazdırmıştır.

Gerçekten, bir cemiyette emânetleri omuzlayacak keyfiyetli insan varsa, o cemiyetin insanlarını zirvelere ulaştırmak mümkün ve kolaydır. Şâyet keyfiyetli ve vasıflı şahsiyetler yoksa, toplumlarda insan krizi başlar. Tıpkı baş koptuğunda vücut ve ayakların bir müddet sendeledikten sonra mecâlsiz bir şekilde toprağa düşmesi gibi hazîn bir hüsran yaşanır. Onun için en mühim mesele, yüksek karakter ve husûsiyetlere sâhip keyfiyetli insanlar yetiştirmektir. Merhum Âkif’in dediği gibi:

“Adam ister yalınız etmeye bir kavmi adam!..”

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- birgün dostlarıyla birlikte oturuyordu. Onlara (Allâh’tan) bazı talep ve temennîlerde bulunmalarını söyledi. Oradakilerden bir kısmı:

“–İçinde bulunduğumuz şu hâne dolusunca paralarım olsun da Allah yolunda infak edeyim!..” şeklinde niyet izhâr etti.

Bir kısmı:

“–İçinde bulunduğumuz şu hâne dolusunca altınlarım olsun da Allâh için harcayayım!..” tarzında talep belirtti.

Bazıları da:

“–İçinde bulunduğumuz şu hâne dolusunca mücevherlere sahip olayım da onları Allâh yolunda sarfedeyim!..” diye temennî etti.

Ancak Hazret-i Ömer:

“–Daha, daha fazlasını isteyin!” deyince onlar:

“–Allâh Teâlâ’dan daha başka ne isteyebiliriz ki?!” dediler.

Bunun üzerine Ömer -radıyallâhu anh-:

“–Ben ise, içinde bulunduğumuz şu hânenin Ebû Ubeyde bin Cerrâh, Muâz bin Cebel ve Huzeyfetü’l-Yemânî gibi (müstesna ve seçkin, her yönden kâmil) kimseler ile dolu olmasını ve bunları Allâh’a itâat yolunda, yâni tebliğ ve ıslâh hizmetlerinde istihdâm etmeyi temennî ederim…” dedi. (Buhârî, Târîhu’s-Sağîr, I, 54)

 

 

 
KUR’ÂN-I KERÎM EĞİTİM VE ÖĞRETİMİ

KUR’ÂN-I KERÎM EĞİTİM VE ÖĞRETİMİYLE İLGİLİ HİZMETLERE BİRİNCİ DERECEDE EHEMMİYET VERMEK

İnsanlığa hidâyet rehberi olan Kur’ân-ı Kerîm, Allâh Teâlâ’nın biz kullarına göndermiş olduğu ilâhî bir emânettir. Bu emâneti nefsimizden başlayarak Allâh’ın kullarına taşıyabilmek, en mühim hizmetlerin başında gelir. Nitekim hadîs-i şerîfte:

“Sizin en hayırlınız, Kur’ân-ı Kerîm’i öğrenen ve öğretendir.” (Buhârî, Fedâilu’l-Kur’ân, 21) buyurulmuştur.

 

Bir insana yapılabilecek en büyük hizmet, onun ebedî istikbâlini kazanmasına yardımcı olmaktır. Bunun yolu da onu istikâmet üzere bir kulluğa yönlendirebilmektir ki bu da ancak Kur’ânî duygularla istikâmetlenmek ve ahlâklanmakla mümkün olur.

 

Kur’ân, muzdarip rûhlara, yorgun gönüllere şifâ ve tesellî bahşedici ilâhî hikmetler menbaıdır. Yüce Rabbimiz, ilâhî kelâmını tüm insanlığa şöyle takdîm eder:

يَاأَيُّهَاالنَّاسُقَدْجَاءتْكُممَّوْعِظَةٌمِّنرَّبِّكُمْوَشِفَاءلِّمَافِيالصُّدُورِوَهُدًىوَرَحْمَةٌلِّلْمُؤْمِنِينَ

“Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllere bir şifâ, müminler için bir hidâyet ve rahmet gelmiştir.” (Yûnus, 57)

Kur’ân-ı Kerîm, kıyâmete kadar bütün beşeriyetin ihtiyaçlarını karşılayabilecek kemâlât, hakîkat ve sırları muhtevî ...

KUR’ÂN-I KERÎM EĞİTİM VE ÖĞRETİMİ

KUR’ÂN-I KERÎM EĞİTİM VE ÖĞRETİMİYLE İLGİLİ HİZMETLERE BİRİNCİ DERECEDE EHEMMİYET VERMEK

İnsanlığa hidâyet rehberi olan Kur’ân-ı Kerîm, Allâh Teâlâ’nın biz kullarına göndermiş olduğu ilâhî bir emânettir. Bu emâneti nefsimizden başlayarak Allâh’ın kullarına taşıyabilmek, en mühim hizmetlerin başında gelir. Nitekim hadîs-i şerîfte:

“Sizin en hayırlınız, Kur’ân-ı Kerîm’i öğrenen ve öğretendir.” (Buhârî, Fedâilu’l-Kur’ân, 21) buyurulmuştur.

 

Bir insana yapılabilecek en büyük hizmet, onun ebedî istikbâlini kazanmasına yardımcı olmaktır. Bunun yolu da onu istikâmet üzere bir kulluğa yönlendirebilmektir ki bu da ancak Kur’ânî duygularla istikâmetlenmek ve ahlâklanmakla mümkün olur.

 

Kur’ân, muzdarip rûhlara, yorgun gönüllere şifâ ve tesellî bahşedici ilâhî hikmetler menbaıdır. Yüce Rabbimiz, ilâhî kelâmını tüm insanlığa şöyle takdîm eder:

يَاأَيُّهَاالنَّاسُقَدْجَاءتْكُممَّوْعِظَةٌمِّنرَّبِّكُمْوَشِفَاءلِّمَافِيالصُّدُورِوَهُدًىوَرَحْمَةٌلِّلْمُؤْمِنِينَ

“Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllere bir şifâ, müminler için bir hidâyet ve rahmet gelmiştir.” (Yûnus, 57)

Kur’ân-ı Kerîm, kıyâmete kadar bütün beşeriyetin ihtiyaçlarını karşılayabilecek kemâlât, hakîkat ve sırları muhtevî bulunmasıyla da, muhteşem bir rehber hüviyetindedir. Allâh Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’in bu husûsiyetini şöyle beyân buyurur:

“Şüphesiz ki bu Kur’ân en doğru yola iletir; sâlih amellerde bulunan müminlere, kendileri için büyük bir mükâfât olduğunu müjdeler.” (el-İsrâ, 9)

Kur’ân-ı Kerîm, rehberliği kıyâmete kadar devâm edecek olan ilâhî bir kitap olduğundan, onun gölgesi altındaki her mümin de, ölümün ebediyet kapısı aralanıncaya kadar Kur’ân’ın gösterdiği istikâmette yaşamaya gayret etmelidir. Yâni Kur’ân’ın rehberliğine sâdık kalmalı ve bu yüce emânet ile insanlığın hidâyet ve huzûruna vesîle olarak gelecek nesilleri onunla îmâr ve ihyâ etmeyi kendisine bir vazife bilmelidir. Bu vazîfenin ne kadar azametli olduğunu, asr-ı saâdette yaşanan şu hâdise açık bir şekilde sergilemektedir:

Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-, bir talep üzerine Ra’l, Zekvân, Usayye ve Benû Lihyân kabîlelerine ensâr-ı kirâmdan, kendilerine “kurrâ” adı verilen yetmiş kadar Kur’ân muallimi göndermişti. Bunlar, Bi’r-i Maûne denilen yere vardıklarında, bu kabîlelerin ahâlîsi ihânette bulunarak onları şehid ettiler. Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-’e bu haber ulaşınca tam bir ay o kâtillere bedduâda bulundu.

Kendisini Tâif’te taşlayanlara bile bedduâda bulunmayan rahmet ve şefkat peygamberinin Kur’ân muallimlerine yapılan bu ihânet karşısında bedduâda bulunması, Kur’ân hizmetine mânî olanların ne büyük bir cürüm işlediklerinin bir göstergesi olduğu gibi, Kur’ân hizmetkârlığını ihlâsla îfâ etmenin, Allâh Rasûlü’nün nazarında ne şerefli bir mevkii bulunduğunun da açık bir delilidir.

Peygamber Efendimiz’in Kur’ân-ı Kerîm’e verdiği bu büyük ehemmiyet, O’nun mânevî terbiyesi altında olgunlaşan ashâb-ı kirâmın gönül dünyasına, kâbına varılmaz bir Kur’ân muhabbeti olarak aksetmekteydi. Nitekim ashâbın Kur’ân-ı Kerîm’e duydukları eşsiz muhabbet tablolarından sadece bir tânesi şöyledir:

Zâtü’r-Rikâ Gazvesi’nde ashâbdan Ammâr bin Yâsir ile Abbâd bin Bişr -radıyallâhu anhümâ-, Peygamber Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-’e gelerek, gönüllü olarak gece nöbet tutmak istediklerini söylemişlerdi. Bu talepleri kabul edilince Ammâr -radıyallâhu anh-, gecenin ilk yarısında istirahat etmeyi tercih ettiği için uyudu. Arkadaşı Abbâd -radıyallâhu anh- ise kalkıp namaza durdu. O sırada gizlice kendilerine yaklaşmış olan bir müşrik, Abbâd -radıyallâhu anh-’ı farkedip ona bir ok fırlattı. Abbâd -radıyallâhu anh-, hiç istifini bozmadan, vücûduna isâbet eden bu oku çıkarıp namazına devâm etti. Fakat ardından ikinci ve üçüncü oklar da vücûduna isâbet etti. O ise her defâsında okları çekip çıkarıyordu. Nihâyet rukû ve secdesini yaptıktan sonra arkadaşı Ammâr’ı uyandırarak:

“–Kalk! Ben yaralandım.” dedi. Ammâr’ın sıçrayıp kalkması üzerine gözcülerin iki kişi olduğunu anlayan müşrik kaçtı. Ammâr, Abbâd’ı kanlar içinde görünce:

“–Sübhânallâh! İlk ok isâbet ettiğinde beni uyandırsaydın ya!” dedi. Abbâd -radıyallâhu anh- ise namaza ve Kur’ân-ı Kerîm tilâvetine olan aşk ve şevkini gösteren şu cevâbı verdi:

“–Tam bir sûre okumaya başlamıştım. Onu bitirmeden namazı bozmak istemedim. Ama oklar peşpeşe gelince rukûya varıp seni uyandırdım. Allâh’a yemin ederim ki Peygamber Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in korunmasını emrettiği bu gediği kaybetme endişesi olmasaydı, sûreyi yarıda bırakarak namazı kesmektense ölmeyi tercih ederdim!”36

Kur’ân-ı Kerîm’e olan hürmet, iştiyak ve muhabbet, gönülleri ihyâ ederken, ona karşı gösterilen ihmâl ve hürmetsizlik de, insanın mânevî hayatını karartan mâsiyetlerin başında gelmektedir. Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-, kendisine ümmetinin günahları gösterildiğinde, en büyük günâhın “öğrenilen Kur’ân’ı unutmak” olduğunu görmüşlerdir.37

Bu münâsebetle hem kendimizi ve hem de evlâdlarımızı, öğrenmeye ve yaşamaya çalıştığımız Kur’ân-ı Kerîm’in muhabbet ve ahlâkı ile techîz etmeliyiz ki onun feyz ve bereketi ile ihyâ olalım. Aksi hâlde Kur’ân-ı Kerîm gönüllere nüfûz etmez. Nitekim Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur:

“Ümmetimin üzerine öyle bir zaman gelecek ki, kurrâ (Kur’ân okuyucular) artacak, fakihler (amel-i sâlih sahibi hikmet ehli gerçek âlimler) ise azalacak ve ilim çekilip alınacak… Daha sonra öyle bir zaman gelecek ki, insanların okudukları boğazlarından aşağıya geçmeyecek…” (Hâkim, Müstedrek, IV, 504)

Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurur:

“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde akl-ı selîm sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır.”

“Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit)Allâh’ı zikrederler, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler:)Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azâbından koru!” (Âl-i İmrân, 190-191)

Bu âyet-i kerîmeler nâzil olduğunda Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

“Yazık bu hususta düşünmeyene!”

Diğer bir rivâyette ise:

“Vay bunu çeneleri arasında çiğneyip (sadece lâfızda kalıp) üzerinde düşünmeyene!..” buyurdular.38

Demek ki, Kur’ân eğitimi öncelikle onun yüce iklîmine ve tefekkür âlemine girebilmekle başlamalıdır. Aksi hâlde tefekkürden uzak ve şuursuzca okuyuşlar, hadîs-i şerîfteki ifâdesiyle:

“Boğazdan aşağıya geçmeyecek”, yâni kulun gönül âlemine faydası olmayacaktır.

Hak ve hakîkat adına her fetret devrinden kurtuluşun en mühim vesîlesi, Kur’ân-ı Kerîm hizmetindeki gayretler olmuştur. Zamanımız, böyle azim ve gayretlerin hayâtî bir ehemmiyet arz ettiği bir devirdir. Bu zamanda bütün ümmetin yeniden silkiniş ve öz benliğine dönüşünü temin edebilecek olan asıl hizmet, Kur’ân-ı Kerîm’e yönelen ilgi ve alâkaya revaç verebilmektir.

Esâsen Cenâb-ı Hakk’ın “nûrunu tamamlayacağı” vaadi bir îmân umdesidir. Lâkin Cenâb-ı Hak nûrunu tamamlamak husûsundaki vaadini insanlar eliyle gerçekleştireceğine göre hepimiz, o vaadin gerçekleşmesinde canhıraş bir hamle ve fedâkarlık hâlinde olmalıyız. Yoksa Rabb’imiz yine nûrunu tamamlar, fakat bu hizmetlerde ihmalkâr davrananlar mes’ûl olurlar. Allâh Rasûlü’nün yanında bütün seferlere katılıp da yalnız Tebük Seferi’ne iştirak etmeyen o üç kişiye gelen ilâhî cezâ mâlûmdur. Şu hâlde ferdî mesûliyetten kurtulabilmek için îmân ve İslâm’ın galebesi istikâmetinde, şahsî ve dünyevî işler için katlanılan fedâkarlıklarla kıyaslanamayacak derecede büyük bir himmet sâhibi olmak zarûrîdir.

 Bu şanlı îmân hizmetinden bir hisse alabilmekten daha şerefli ne olabilir? Ancak tâkat nispetinde bir gayret sergilemeden, sırf ümid ve inancın ilâhî yardımları celbedeceğini beklemek de İslâm’ın rûhuna zıt bir keyfiyettir.

İnsanların selde sürüklenen kütükler misâli zamanın menfî modalarına kapıldığı günümüzde ayakta kalabilmemiz; küfür, ilhad ve tâviz selinden üzerimize bir katre dahî sıçramayacak sûrette korunabilmemiz için, yakınlarımıza, âile efrâdımıza, muhîtimize Kur’ân-ı Kerîm’i öğretmeye, onun nûrunu, feyzini, bereketini yaymaya gayret etmeliyiz. Kur’ân-ı Kerîm’e olan ihtiyâcımızı aslâ unutmamalıyız. Kur’ân ile dâimî bir ünsiyet içinde hemhâl olmamız; onun emir ve nehiyleri ile istikâmetlenmemize ve ahlâkı ile ahlâklanmamıza vesîle olur. Aksine hareket büyük bir hüsrandır. Ebedî istikbâli, fânî lezzetler mukâbilinde hebâ etmektir.

Kur’ân nûrundan uzak yaşayanlar, hayatın zulmet yolcularıdır. Bilhassa tahsîl çağındaki çocuklarımızın Kur’ân-ı Kerîm ve dînî bilgilere, îmân ve ahlâk terbiyesine şiddetle ihtiyaçları vardır. Dînî terbiyeyi yalnız âilelerin verebileceği kanaati doğru değildir. Nasıl fennî tahsîl âileden değil mektepten alınıyorsa, dînî tahsîlin de ehlinden alınması zarûrîdir. Bununla beraber, kendi çocuklarımız için dînî gayrette bulunurken, civârımızdaki gençleri ihmâl etmek de İslâm’ın emrettiği diğergâmlığa uygun düşmez.

Kâinâtın en mükerrem varlığı olan insanların, nesillerini mânevî duygu ve Kur’ân nûrundan bîgâne yetiştirmeleri çok acı bir hüsran sebebidir. Ana ve babanın esas vazifesi, onları lüzûmundan fazla ten gıdaları ile ifrâta varacak şekilde beslemek değil; daha ziyâde rûhî gıda ve neşvelerle istikbâle hazırlamaktır.

İnsanların ekseriyetle maddeye râm oldukları zamânımızda, bilhassa Kur’ân-ı Kerîm hocalarının talebelerine daha çok ihtimâm göstermeleri zarûrîdir. Talebenin gönlü, hocasının muhabbeti ile dolmalıdır. “Elif-bâ”ya başlamadan önce, ondan “Elif”in hakîkatini öğrenmelidir. Minicik yüreğine, Allâh ve Rasûlullâh sevgisinden pırıltılar aktarılarak feyz ile yoğrulmalıdır. İslâm’ın nezâket, zarâfet ve tüm güzellikleri mâsum kalblerde mâkes bulmalıdır.

Allâh kelâmının tâlimine, ilâhî hitâba muhâtab olabilmenin heyecânı ile başlanmalıdır. Böylece minik ve mâsum yürekler, Kur’ân “Elif-bâ”sının diğer alfabelerden farkını anlayıp, hayat boyu ona ihtirâm üzere olurlar. Kalben de bu Aziz Kitâb’ın mânâsıyla yoğrularak ilâhî esrârın nûrânî bir hazînesi hâline gelirler.[12]

Mâsum gönüller, Allâh -celle celâlühû-, Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- ve Kur’ân-ı Kerîm’in muhabbet ve rûhaniyeti ile dolduğu zaman, ibâdetler de şevk ve huşû içinde kemâle doğru mesâfe alır. Kalblerindeki îmânları kuvvetlendiği için gönül dünyaları zenginleşir. Kur’ân-ı Kerîm’i bambaşka bir lezzet ile tilâvet ederler. Emir ve yasaklarına karşı dikkatli olurlar. Kur’ân ve Rasûlullâh ahlâkı ile ahlâklanırlar.

Böyle bir evlâda sâhip olmak, her ana-baba için büyük bir ebediyet kazancıdır. Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem-, hadîs-i şerîflerinde bu kazancı şöyle ifâde buyurur:

“Allâh Teâlâ cennetteki sâlih kulunun derecesini yükseltir de, hayrete düşen kul:

«−Yâ Rabbî! Bu terfî bana hangi sebeple verildi?» der.

Allâh Teâlâ da:

«−Çocuğunun sana yaptığı istiğfar ve duâ sebebiyle.» buyurur.” (Ahmed bin Hanbel, II, 509; İbn-i Mâce, Edeb, 1)

Diğer bir hadîs-i şerîfte de şöyle buyurulur:

“İnsan ölünce, üç şey müstesnâ bütün amellerinin sevâbı kesilir. Bunlar, sadaka-i câriye, kendisinden istifâde edilen bir ilim, arkasından duâ eden sâlih evlâd.” (Müslim, Vasiyyet, 14; Tirmizî, Ahkâm, 36)

Hülâsa Kur’ân-ı Kerîm hizmeti, büyük bir îtinâ ve hassâsiyet isteyen gönül işidir ve Allâh’ın kuluna yüce bir lutfudur.

 

 

ÎTİDÂLİ MUHÂFAZA ETMEK

ÎTİDÂLİ MUHÂFAZA ETMEK

Her işte olduğu gibi hizmette de îtidâle riâyet etmek, son derece mühimdir. Hizmet ehlinin, hizmet adına çoluk-çocuğunu, anne-babasını ve rızkını kazandığı işini bir kenara bırakıp ihmâl etmesi nasıl doğru değilse, bunları bahâne ederek hizmetten geri durması da aynı şekilde mahzurludur.

Allâh Teâlâ, ümmet-i Muhammedi îtidâl üzere bulunmakla tavsif etmiş ve:

“Böylece sizi orta (îtidâl üzere, ifrât ve tefritten uzak, âdil) bir ümmet kıldık…” (el-Bakara, 143) buyurmuştur.

 

Fahr-i Kâinât -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de:

“İşlerin hayırlısı, (ifrât ve tefrite düşmeden) îtidâl üzere olandır.” (Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, V, 261) buyurmak sûretiyle, ümmetine her hususta nasıl davranmaları gerektiğini gösteren bir ölçü sunmuştur.

Yine bir hadîs-i şerîflerinde:

“Sizden biriniz, insanlara namaz kıldırdığı zaman, hafif tutsun. Çünkü onların arasında zayıf, hasta ve yaşlılar vardır. Herhangi biriniz, kendi başına namaz kıldığında ise dilediği kadar uzatsın.” (Buhârî, İlim, 28) buyurmuşlardır.

Bu âyet ve hadislerden de anlaşılacağı üzere, dünyevî ve uhrevî her işte dengeyi muhâfaza etmek, Allâh ve Rasûlü’nün koyduğu müstesnâ bir ölçüdür. Bu ölçüye riâyet edildiği takdirde g...

ÎTİDÂLİ MUHÂFAZA ETMEK

ÎTİDÂLİ MUHÂFAZA ETMEK

Her işte olduğu gibi hizmette de îtidâle riâyet etmek, son derece mühimdir. Hizmet ehlinin, hizmet adına çoluk-çocuğunu, anne-babasını ve rızkını kazandığı işini bir kenara bırakıp ihmâl etmesi nasıl doğru değilse, bunları bahâne ederek hizmetten geri durması da aynı şekilde mahzurludur.

Allâh Teâlâ, ümmet-i Muhammedi îtidâl üzere bulunmakla tavsif etmiş ve:

“Böylece sizi orta (îtidâl üzere, ifrât ve tefritten uzak, âdil)bir ümmet kıldık…” (el-Bakara, 143) buyurmuştur.

 

Fahr-i Kâinât -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de:

“İşlerin hayırlısı, (ifrât ve tefrite düşmeden) îtidâl üzere olandır.” (Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, V, 261) buyurmak sûretiyle, ümmetine her hususta nasıl davranmaları gerektiğini gösteren bir ölçü sunmuştur.

Yine bir hadîs-i şerîflerinde:

“Sizden biriniz, insanlara namaz kıldırdığı zaman, hafif tutsun. Çünkü onların arasında zayıf, hasta ve yaşlılar vardır. Herhangi biriniz, kendi başına namaz kıldığında ise dilediği kadar uzatsın.” (Buhârî, İlim, 28) buyurmuşlardır.

Bu âyet ve hadislerden de anlaşılacağı üzere, dünyevî ve uhrevî her işte dengeyi muhâfaza etmek, Allâh ve Rasûlü’nün koyduğu müstesnâ bir ölçüdür. Bu ölçüye riâyet edildiği takdirde gerek ferdî ve gerekse ictimâî huzur, sükûn, âhenk ve intizâmın gerçekleşeceği muhakkaktır. Bu bakımdan hizmet ehli, bir denge insanı olmalıdır. Meselâ bir vâiz efendi, ezan ile birlikte vaazını bitirmelidir. Bütün cemaatin hissiyatını dikkate alarak onların ibâdet huzuruna halel getirmemelidir. Zîrâ vakti dar olan kimselerin, bilhassa memur kardeşlerimizin durumlarını göz önünde bulundurmalıdır. Bu itibarla hizmet insanı, gönlü ve aklı basîret nûruyla parıldayan, engin görüşlü ve firâsetli olmalıdır. Muhabbetinde, buğzunda, iltifatında, tenkidinde, methinde ve zemminde ölçüyü kaçırmamalı, orta bir yol üzere bulunmalıdır. Lâubâliliğe varmayan bir samîmiyet ve kibre düşmeyen bir vakar sâhibi olmalı, mütevâzî olmakla berâber, zillet çukuruna da düşmemelidir.

Hizmet ehli, idâresi altında bulunan kimselere karşı müşfik, âdil ve insaflı olmalı, kaldıramayacakları bir vazife yüklemeyip, herkesi gücü nispetinde değerlendirmelidir. Ayrıca adâleti gözetmenin, herkese eşit davranmak değil, hakkı neyse onu vermek olduğunu bilmelidir. Adâleti zedeleyecek her türlü davranıştan da kaçınmalıdır. Zîrâ âyet-i kerîmede şöyle buyurulur:

“Ey îmân edenler! Kendinizin, ana-babanızın ve yakın akrabâlarınızın aleyhinde bile olsa, Allâh için doğru dürüst şâhidlik yaparak, adâleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun! Hakkında şâhidlik yaptığınız kimse zengin de olsa fakir de olsa böyle davranın. Çünkü Allâh, ikisine de (sizden) daha yakındır, (hâllerini daha iyi bilir). Şu hâlde, sakın âdil davranmaktan yüz çevirip nefsin arzularına uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (gerçeği olduğu gibi söylemekten çekinir)veya büsbütün ondan yüz çevirirseniz (başınıza geleceği siz düşünün!) Zîrâ Allâh, yaptığınız her şeyden hakkıyla haberdârdır.” (en-Nisâ, 135)

Îtidâle riâyet, idârecilikte daha büyük bir ehemmiyet arz eder. Bu, aynı zamanda o kişinin dirâyet ve firâsetini de gösterir. Sahâbe-i kirâmdan, Mısır’da başarılı bir vâlilik vazifesi icrâ etmiş olan Amr bin As -radıyallâhu anh-’a bu başarısının neye bağlı olduğu sorulduğunda o, şu cevâbı vermiştir:

“–Etrâfımdaki her bir insanla aramda bir ip varmış gibi düşünürüm. Bu ip gerilip kopma noktasına yaklaşınca, onu biraz gevşetirim. Gereğinden fazla gevşediğini hissettiğim anda ise onu hemen gererim. Böylece bütün insanlarla ilişkimi muvâzene içinde devâm ettiririm.”

Çünkü disiplin adına, emri altındakilere zulmetmek hiçbir zaman tasvib edilemez. Ancak hayatta disiplinsizliğin, anarşi doğurduğu da bir gerçektir. Bu ise, mal, hizmet ve zaman isrâfına sebebiyet verir. İsraf da, felâket ve çöküşün davetçisidir. Endülüs fâtihi Târık bin Ziyâd, İspanya’ya girerken üzerinde yamalı elbiseler vardı. Fakat gönül ve rûhunun nâil olduğu şecaat ve muzafferiyet, gözleri kamaştırıyordu. Neticede onun bu hâli, muazzam bir medeniyete vasıta oldu. Fakat Endülüs’ün târihten silinişinde son devlet olan Benî Ahmer’in hükümdarı Abdullâh-ı Sağîr, mağlûbiyet ve hüzünle vatanını terk ederken atının eyeri ve mahmuzları dahî altındandı. Demek ki muvaffakıyet ve imkânlarda îtidal kaybolup israf başladığında orada yenilgi ve yok oluş da başlamaktadır. Bundan sonrası ise çâresi olmayan boş bir pişmanlık… Nitekim Abdullâh-ı Sağîr, düşmanlara teslîm ettiği memleketinden annesiyle birlikte uzaklaşırken Padul tepesinde durarak son kez Gırnata’ya bakmış, alevler içinde yanan bu inci gibi İslâm yurdunu ve İslâm sanatının hârikası olan el-Hamrâ sarayını seyrederken gayr-i ihtiyârî iç çekerek hıçkırıklarla ağlamaya başlamıştı. Onun bu hâli üzerine annesi de, çatık kaşlarla şu târihî cevâbı vermişti:

“–Ağla ey gâfil, ağla! Erkekler gibi muhâfaza edemediğin şu mübârek yurdun için şimdi kadınlar gibi ağla!..”

Şu hâdise münâsebetiyle bu târihten sonra o tepe «Arab’ın son âhı» ya da «Arab’ın âh tepesi» mânâsında bir isimle yâd edilir olmuştur.

Bu ibretli târihî hakîkatten de anlaşıldığı gibi lâyıkıyla korunmayan emânetler israf edilmiş, israf edilen emanetler de zayî edilmiş olmaktadır. Nitekim Endülüs Devleti yıkıldıktan sonra sadece İspanya toprakları elden çıkmakla kalmamış, İslâm medeniyetinin semeresi olan nice muhteşem eser yok olmuş ve ne hazindir ki yaklaşık bir milyon el yazması kitap yakılıp kül edilmiştir.

Dolayısıyla hizmet insanı, üzerindeki emânetleri liyâkatli bir şekilde ve yerinde kullanmayı bilmelidir. Kendi şahsî mal ve mülkünü nasıl israftan kaçınarak sahiplenirse, ona emânet edilen umûmun mal, mülk, eğitim ve hizmetlerinde de israftan son derece kaçınmalıdır.

İsrâfı, sadece elimizdeki mal ve mülkü çarçur etmek şeklinde düşünmemeliyiz. Âyet-i kerîmede buyurulan:

“Allâh israf edenleri sevmez!..” îkâzını hayatımızın bütün safhalarına taşımalıyız.

Bu meyanda vazifesinin ehemmiyetini idrâk eden bir hocaefendi de, aslâ talebesinin zaman ve enerjisini israf edemez, etmemelidir.

Bilmeliyiz ki, ömrü boş geçirmek bir israftır. Elimizdeki yüce emanetleri muhafaza etmemek bir israftır. Hele insanın eğitiminde onun varlıkların en şereflisi olması istikametinde yetiştirilmeyip ziyân edilmesi, israfların en büyüğüdür.

Dolayısıyla insanın eğitim ve terbiyesinde son derece hassas olmalıdır. Onu, yüce yaratanın hilkatte arzu ettiği bir kul olarak, yâni bu kâinat kitabını okuyan, ondaki ilâhî nizam ve âhenk ile kudret akışlarını seyrederek ince ve derin bir tefekkür iklîminde îmânını ihsâna erdirebilen bir kâmil gönül olarak yetiştirmelidir. Bir bakıma vasıfsız ve sığ kitleler değil, İslâm’ın, asr-ı saâdette ortaya koyduğu kıvamı taşıyan şahsiyetler inşâ etmeliyiz. Yoksa bunca milyar insanlık âlemindeki gerçek insana olan susuzluk bir türlü dindirilemez…

Bütün iş, şu âhir zamanda bir insan daha yetiştirmek… Yeni doğan neslin içine düştüğü sayısız yangından birkaç evlâdı olsun kurtarabilmek… Kimbilir elimizin uzandığı kimseler, belki yarınların Fâtihleri, Yavuzları, Süleymanları, Sinanları olacak!.. Belki Pîrî Reisleri, İbn-i Kemâl Paşaları, Akşemseddinleri, Aziz Mahmud Hüdâyîleri olacak!..

Bir millet böyle dâhîler yetiştirebildiği ölçüde büyük millet olur ve hayatiyetini devam ettirir. Nitekim Osmanlı beyliği, Anadolu’da kurulan en küçük beylik olmasına rağmen sahip olduğu büyük şahsiyetler nispetinde büyüdü, büyüdü ve üç kıtayı kuşatan ulu bir çınar oldu… Daha sonra ise kocaman bir imparatorluk olmasına rağmen ufku dar, yâni sırf menfaatine râm olmuş, milletin istikbâlini değil, kendi mevkiini düşünen, şahsiyeti zaafa uğramış kimselerin elinde küçüldü, küçüldü ve neticede târihin tâlihsiz sayfalarında kaldı…

Vazifesi itibâriyle gerçek bir hizmet insanı, maddî ve mânevî bir veznedar gibidir. Zîrâ her şeyin sâhibi Cenâb-ı Hak’tır. Bizlere bahşedilen zâhirî ve bâtınî ne varsa hepsi O’nun yüce lutfundandır. Hepsinin de yarın ayrı ayrı hesabı verilecektir. O hesabın neticesinin azâb olmaması için, Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmelerde biz kullarını şöyle îkâz buyurur:

“Çardaklı ve çardaksız (üzüm)bahçeleri, ürünleri çeşit çeşit hurmaları, ekinleri, birbirine benzer ve benzemez biçimde zeytin ve narları yaratan O’dur. Herbiri meyve verdiği zaman meyvesinden yeyin. Devşirilip toplandığı gün de hakkını (zekât ve sadakasını)verin, fakat israf etmeyin; çünkü Allâh israf edenleri sevmez.” (el-En’am, 141)

“Ey Âdemoğulları! Her secde edişinizde güzel elbiselerinizi giyin; yeyin, için, fakat israf etmeyin; çünkü Allâh israf edenleri sevmez.” (el-A’raf, 31)

“Saçıp savuranlar, hiç şüphesiz şeytanlarla kardeş olmuş olurlar; şeytan ise Rabbine karşı pek nankördür.” (el-İsrâ, 27)

İsraf, nefsimize dönük aşırı harcamalar ile hizmetteki yersiz maddî ve mânevî harcamalardır. Ancak yerinde ve Allâh için yapılan harcamalar, israf değildir. Bilâkis ne kadar fazla ve çok olursa, Hak indinde o kadar makbul ve ecre şâyân olur. Âyet-i kerîmede buyurulur:

(Ey Rasûlüm!) Sana iyilik yolunda ne harcayacaklarını sorarlar. De ki; «İhtiyaç fazlasını». Allâh size âyetlerini böyle açıklar ki düşünesiniz.” (el-Bakara, 219)

Hâsılı bütün bu hususlarda en güzel şey, îtidal ve dengeyi muhafaza etmektir. Yâni maddî ve mânevî bütün emânet ve hizmetlerde denge ve îtidali sarsan en tehlikeli unsur olan israftan son derecede sakınmak zarûrîdir.

Îtidâli bozan en mühim âmillerden biri de öfkedir. Öfke bir acizliktir. Aklî dengenin kısmen zaafa uğramasıdır. İnsanın zayıflık ve liyâkatsizliğinin bir ifâdesidir, âdetâ nefse pirim vermektir. Bu itibarla hizmet ehli, öfkesini yutabilmelidir.

Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- birgün ashâb-ı kirâma:

“–Siz aranızda kimi pehlivan addedersiniz?” diye sordu.

Ashâb:

“–Yiğitlerin yenmeye muvaffak olamadığı kimseyi!” deyince, Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

“–Hayır! Gerçek pehlivan, öfkelendiği zaman nefsine hâkim olabilen kimsedir.” (Müslim, Birr, 106) buyurdu.

Hakîkaten, sonu pişmanlık olan en yanlış kararlar, umûmiyetle öfke anında verilen kararlardır. Bu gerçeğe binâen Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem- diğer bir hadîs-i şerîfte:

“Hiç kimse öfkeliyken iki kişi arasında hüküm vermesin.” (Müslim, Akdıye, 16) buyurmuşlardır. Hattâ kendisinden nasihat taleb eden bir sahâbîsine de üç defâ peş peşe “Gazaplanma!” (Buhârî, Edeb, 76) tavsiyesinde bulunmuşlardır.

İnsanın türlü hâlleri vardır. Bazen öfkeli, bazen neşeli olur. Herhangi bir haksızlığa sebep olmamak için, öfkeli iken hemen karar vermemelidir. Öfkelenen kimse, Peygamber Efendimiz’in tavsiyesi üzere, ayaktaysa oturmalı, oturuyorsa biraz uzanmalı, yine sâkinleşmezse abdest almalıdır. Kızgınlığı geçip iyice sakinleştikten sonra karar vermelidir. Zîrâ öfke ânında ekseriyetle denge bozulur, muhâkeme zaafa uğrar. Kul hakkına riâyet edilemez. Hizmet ehli, her zaman, muvâzene, nezâket ve zarâfetine dikkat etmelidir.

Eğitim hizmetlerinde insanların içinde bulundukları rûhî yapının çok büyük bir ehemmiyeti vardır. Nasıl ki kendisini psikolojik olarak iyi hissetmeyen bir pilota uçma izni verilmezse, aynı şekilde öfkeli veya morali bozuk olan bir muallimin derse girmesine de müsâade edilmemelidir. Diğer taraftan öfkelenen muallim de, öfkesinin sebebini araştırmalı ve en kısa sürede sâkinleşmeye çalışmalıdır. Tâlim, îkaz ve nasihatlerini sükûnetle yapmalı, muhâtaplarını kırıp rencide edecek aşırılıklardan sakınmalıdır. Bağırıp çağırarak yapılan azarlamalar bir zâfiyet tezâhürüdür ve insana yakışmayan bir tavırdır.

Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede:

“Yürüyüşünde tabiî ol, sesini alçalt. Unutma ki, seslerin en çirkini merkeb sesidir.” (Lokmân, 19) buyurmakla sözün söyleniş üslûbundaki nezâkete dikkat çekmektedir.

Toplum içindeki bir şahsı hoş olmayan bir şeyden men etmek lüzûmu hâsıl olduğunda, onun şahsiyetini rencide etmemek için kusûru, ortaya söylemeli veya kendine izâfe ederek ifâde etmelidir. Nitekim Peygamber Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem- de, muhâtabının hatâsını yüzüne vurmayıp, ince bir sitemle:

“Bana ne oluyor ki sizi böyle görüyorum.” buyurarak bir gönül hassâsiyeti sergilerdi.

İşte böyle bir üstün ahlâk içerisinde yetişen âbide şahsiyetler, târih boyunca halkın en aşağı tabakasından devlet başkanlarına kadar hemen herkese yön vermişlerdir. Bir misâl olması bakımından Şeyh Edebali Hazretleri’nin, Osman Gâzî’ye ve onun şahsında bütün devlet adamlarına ve hattâ en alt kademeden en üst kademedeki her bir idâreciye yaptığı şu tavsiyeleri, ne kadar derin ve mânâlıdır:

“Ey oğul! Beysin! Bundan sonra:

Öfke bize; uysallık sana…

Güceniklik bize; gönül almak sana…

Suçlamak bize; katlanmak sana…

Âcizlik, yanılgı bize; hoş görmek sana…

Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adâlet sana…

Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana…”

Ey oğul!

Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana…

Tembellik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana…”35

İşte bütün bunlar, hizmet ehlinin tâkip etmesi gereken birer îtidâl ölçüsüdür

 

 

HİZMET EDİLEN MUHÂTABI İYİ TANIMAK

 

HİZMET EDİLEN MUHÂTABI İYİ TANIMAK

Mahlûkât arasında en mükerrem bir şekilde yaratılan insana, saygı ve tâzimle yaklaşmak îcâb eder. Zîrâ onun kalbi, nazargâh-ı ilâhîdir. Bu itibarla insana yapılacak hizmetlerde hassas davranmak, hizmetin semeresi ve ecri bakımından son derece mühimdir. Hizmeti kaba ve kırıcı bir üslûb ile îfâ etmek, sâhibine ecir kazandırmayacağı gibi, aksine onun günâha girmesine bile sebep olabilir. Çünkü kırılan gönlü yapmak, maddî bir şeyin tamirine benzemez. Üstelik maddeyi bile yapmak, yıkmaktan daha zordur. Bu bakımdan insanın kalbi kırılınca, o gönlü yeniden kazanmak pek zor bir iştir.

Bir kelâm-ı kibârda şöyle buyurulur:

Kendini bilenler şu üç zümredir:

a. İlâhî kudret akışlarının şi’riyetine meftûn olarak rüzgarı bile incitmeyenler.

b. İsim ve sıfatlarını söylemekten bile hayâ edecek kadar mahviyet sâhibi olanlar.

c. İbâdullâhı istihkar etmeyerek, yâni Allâh’ın kullarını hor ve hakîr görmeyip engin bir tevâzu içerisinde türâbîleşerek mahlûkâta Hakk’ın şefkat ve merhamet nazarıyla bakanlar.

Hizmetlerde muhâtabı iyi tanımak, en az hizmet kadar ehemmiyetlidir. Zîrâ isâbetli hizmet, ancak bu şekilde mümkün olabilir. Meselâ vaktiyle zenginken sonradan muhtaç d...

HİZMET EDİLEN MUHÂTABI İYİ TANIMAK

 

HİZMET EDİLEN MUHÂTABI İYİ TANIMAK

Mahlûkât arasında en mükerrem bir şekilde yaratılan insana, saygı ve tâzimle yaklaşmak îcâb eder. Zîrâ onun kalbi, nazargâh-ı ilâhîdir. Bu itibarla insana yapılacak hizmetlerde hassas davranmak, hizmetin semeresi ve ecri bakımından son derece mühimdir. Hizmeti kaba ve kırıcı bir üslûb ile îfâ etmek, sâhibine ecir kazandırmayacağı gibi, aksine onun günâha girmesine bile sebep olabilir. Çünkü kırılan gönlü yapmak, maddî bir şeyin tamirine benzemez. Üstelik maddeyi bile yapmak, yıkmaktan daha zordur. Bu bakımdan insanın kalbi kırılınca, o gönlü yeniden kazanmak pek zor bir iştir.

Bir kelâm-ı kibârda şöyle buyurulur:

Kendini bilenler şu üç zümredir:

a. İlâhî kudret akışlarının şi’riyetine meftûn olarak rüzgarı bile incitmeyenler.

b. İsim ve sıfatlarını söylemekten bile hayâ edecek kadar mahviyet sâhibi olanlar.

c. İbâdullâhı istihkar etmeyerek, yâni Allâh’ın kullarını hor ve hakîr görmeyip engin bir tevâzu içerisinde türâbîleşerek mahlûkâta Hakk’ın şefkat ve merhamet nazarıyla bakanlar.

Hizmetlerde muhâtabı iyi tanımak, en az hizmet kadar ehemmiyetlidir. Zîrâ isâbetli hizmet, ancak bu şekilde mümkün olabilir. Meselâ vaktiyle zenginken sonradan muhtaç duruma düşüp hâlini arz etmekten hayâ eden bir kimseye yapılacak yardım ve hizmetin şekliyle, ihtiyaçlarını rahatça ifâdeye alışagelmiş kimselere karşı yapılacak muâmele aynı değildir.

Bir müslüman, peygamberlerdeki fetânet (kalbe bağlı akıl, firâset ve basîret) sıfatından hisse alıp, akıl nîmetini en verimli bir şekilde kullanmalıdır. Kime, neyi, ne zaman, nerede ve nasıl söyleyeceğini ve ne şekilde davranacağını bilmelidir. Meselâ, Câfer-i Tayyâr -radıyallâhu anh-’ın, Habeşistan kralı Necâşî’ye İslâm hakkında bilgi verirken tâkip ettiği ince üslûp, bir müslümanın firâsetini göstermesi bakımından pek ibretlidir. Hristiyan olan Necâşî, Câfer-i Tayyâr -radıyallâhu anh-’ın Kur’ân-ı Kerîm’den birkaç âyet okumasını taleb ettiğinde o, ilk başta inkârcılara meydan okuyan Kâfirûn Sûresi’ni değil, içinde Hazret-i Îsâ ve annesinden övgüyle bahsedilen Meryem Sûresi’ni okudu. Okunan bu âyetlerden son derece etkilenen Necâşî, elindeki değnekle yere bir çizgi çekti ve:

“–Bizim dînimizle sizin dîniniz birbirine işte bu kadar yakınmış!” dedi. Bir müddet sonra da İslâm ile şereflendi.

Hizmetin îfâsında olduğu gibi, hizmet emânetini ehline verebilmek için de muhâtabı çok iyi tanımak zarûrîdir. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-, ordu kumandanı olabilecek kâbiliyetteki bir sahâbiyi, elçi olarak göndermediği gibi; ilim, tebliğ ve gönül insanları olan Ashâb-ı Suffe’yi de kumandan olarak tâyin etmemiştir. O, bu vazîfeleri tevdî ederken muhâtaplarının şahsiyet, kâbiliyet, dirâyet, liyâkat ve hattâ vücûd yapılarını bile göz önünde bulundurmuştur.

Burada önemine binâen, insan terbiye ve eğitimiyle alâkalı birkaç husûsu hatırlatmak faydalı olacaktır.

En zor hizmet, insan eğitimidir. Zîrâ terbiye olmamış bir nefis, kişiyi dâimâ kötülüğe yönlendirir. Allâh Teâlâ insan fıtratına fücûr ve takvâ temâyüllerini yerleştirmiştir. Bu bakımdan daha çocukluğundan itibâren bu iki temâyülün tezâhürleri onda görülmeye başlar. İnsanın saâdeti, günâha temâyülün engellenip takvânın güçlendirilmesiyle mümkün olur. Bunun yolu da terbiyedir. En vahşî hayvanları eğitmek bile nefsine mağlûb bir insanı eğitmekten daha kolaydır.

Eğitim (terbiye) hizmeti, bir peygamber mesleğidir. Eğitimci olmak için hissiyat ve duyguların güçlü olması lâzımdır. Çünkü talebeyle irtibat kurarken, onların duygularını anlamalı, değerlendirmeli ve ona göre muâmele etmelidir. Bu, bir doktorun tedâviden önce teşhise, yâni ağrı ve sızının sebebini kavramaya mecbur olması gibi bir keyfiyettir. Unutmamak gerekir ki, ancak problemi çözülen insan kazanılabilir.

İnsanların istîdâdları birbirinden farklı olduğu gibi, zaafları da muhteliftir. Bu sebeple eğitimcinin âdetâ bir ruh doktoru titizliğiyle insana yaklaşması gerekir. Birine faydalı olan bir söz ve davranış, bir başkasına zarar verebilir. Bu yüzden eğitiminden mes’ûl olduğumuz insanların karakterlerini çok iyi tanımamız lâzımdır.

Diğer taraftan telkinin zaman ve dozu da iyi ayarlanmalıdır. Sert bir cismi belli bir istikâmette bükerken onun kırılma ihtimâlini dikkate aldığımız gibi nefsânî kâbiliyet ve temâyülleri kuvvetli olan bir kimseyi de bu illetten kurtarmak için aceleci davranmamak lâzımdır. Muhâtabın tepki göstereceği dereceye kadar dozu artırmamaya dikkat etmelidir. Dolu bir kabı eşit hacimdeki bir başka kaba ânî bir sûrette boşaltırsanız, yarısını ziyân eder, dışarıya dökersiniz. Lâkin tedrîc kanununa riâyet ederek, yâni acele etmeden, yavaş yavaş hareket ederseniz, elinizdeki kapta ne varsa onu eksiksiz olarak diğerine aktarabilirsiniz. İnsan terbiyesinde de bu fizik kanununun ehemmiyeti inkâr olunamaz. Bu demektir ki, bir insanı yönlendirip terbiye etmek her şeyden önce sabra ve muhâtabı istîdâdları itibâriyle mükemmel bir sûrette tanımaya bağlıdır.

Gerçekten eğitimci, talebesinin karakter ve istîdâdını elindeki tesbih taneleri gibi tanımalı, kimin neye kâbiliyeti varsa, onu o yönde geliştirmeye gayret etmelidir. Meselâ, şâirliğe istîdâdı olan bir kimseyi, insan rûhunun derinliklerine yönlendirmek îcâb eder. İdâreci olmaya istîdâdlı kimseye ise sevk ve idârenin nasıl yapılacağı, işi ehline vermenin gereği, merhametli davranmanın lüzûmu ve adâlet gibi hususlar telkin edilmelidir. Diğer meslekî kâbiliyetler de bunun gibidir. Ancak toplum için zarûrî olan bu kâbiliyetlerin her birinin eğitim tarzı farklı farklıdır.

Eğitim hizmetleri, insandaki beden-rûh ve akıl-kalb arasındaki hassas dengeye dikkat edilerek plânlanmalıdır. Şâyet insanın sadece aklına hitâb edilirse menfaat, makam, dünyevî hevâ ve hevesler ağır basar ve rûhî tekâmül ihmâl edilmiş olur. Böyle yetiştirilen insan, netîcede servet, şöhret ve şehvetin kulu hâline gelir. Fakat aklıyla birlikte onun kalbi de eğitilebilirse, fıtratında mevcut olan temâyüllerin Hak yoluna yönlendirilmesi ancak o zaman mümkün olabilir. Şuna dikkat edilmelidir ki, kalbe erişmeyen bilgi, irfâna dönüşmez. İrfandan mahrûm bir bilgi ise sâhibini dalâlete sürükleyebilir. Mânevî duygular ve fazîletlerle techîz edilemeyen insan, sürekli kötülüğü emreden nefsinin kaba kuvvetine terk edilmiş olur.

 

 

İSTİŞÂRE İLE HAREKET ETMEK

İSTİŞÂRE İLE HAREKET ETMEK

Hizmette istişâre ile hareket etmek, ilâhî bir emir ve mühim bir sünnettir. Cenâb-ı Hak, Rasûlü’ne hitâben:

(Yapacağın) işlerde onlarla (müminlerle) istişâre et. (Bir işe) azmettiğin zaman da, artık Allâh’a tevekkül et. Muhakkak ki Allâh, kendine tevekkül edenleri sever.” (Âl-i İmrân, 159) buyurmak sûretiyle Rasûlullâh’ın şahsında bütün müminlere istişârenin ehemmiyetini bildirmiştir.

Müminlerin önemli hususlarda birbirleriyle istişâre hâlinde bulunmaları gerektiğini de “Onların işleri, kendi aralarında istişâre iledir.” (eş-Şûrâ, 38) âyetiyle beyân buyurmuştur.

 

Fahr-i Kâinât Efendimiz, önemli gördüğü hemen hemen bütün işlerinde ashâb-ı kirâm ile istişâre ederlerdi. O, her mevzû ve hâdisede vahiyle teyid edildiği hâlde ümmete misâl olsun diye istişâreyi tercîh ederdi. Nitekim Bedir ve Hendek Gazveleri’nde düşmanla nerede ve nasıl mücâdele edileceğini istişâre ile tâyin etmiştir. Hattâ Uhud Gazvesi hakkında da kendi arzusu “savunma harbi” olmasına rağmen, istişârenin netîcesi, düşmanı Medîne dışında karşılama şeklinde tezâhür ettiği için, bu görüşe uymuş ve onunla amel etmiştir.

İnsan dâimâ hissiyâtının tesiri altındadır. Onunla düşünür ve karar verir. Bu bakımd...

İSTİŞÂRE İLE HAREKET ETMEK

İSTİŞÂRE İLE HAREKET ETMEK

Hizmette istişâre ile hareket etmek, ilâhî bir emir ve mühim bir sünnettir. Cenâb-ı Hak, Rasûlü’ne hitâben:

(Yapacağın)işlerde onlarla (müminlerle)istişâre et. (Bir işe)azmettiğin zaman da, artık Allâh’a tevekkül et. Muhakkak ki Allâh, kendine tevekkül edenleri sever.” (Âl-i İmrân, 159) buyurmak sûretiyle Rasûlullâh’ın şahsında bütün müminlere istişârenin ehemmiyetini bildirmiştir.

Müminlerin önemli hususlarda birbirleriyle istişâre hâlinde bulunmaları gerektiğini de “Onların işleri, kendi aralarında istişâre iledir.” (eş-Şûrâ, 38) âyetiyle beyân buyurmuştur.

 

Fahr-i Kâinât Efendimiz, önemli gördüğü hemen hemen bütün işlerinde ashâb-ı kirâm ile istişâre ederlerdi. O, her mevzû ve hâdisede vahiyle teyid edildiği hâlde ümmete misâl olsun diye istişâreyi tercîh ederdi. Nitekim Bedir ve Hendek Gazveleri’nde düşmanla nerede ve nasıl mücâdele edileceğini istişâre ile tâyin etmiştir. Hattâ Uhud Gazvesi hakkında da kendi arzusu “savunma harbi” olmasına rağmen, istişârenin netîcesi, düşmanı Medîne dışında karşılama şeklinde tezâhür ettiği için, bu görüşe uymuş ve onunla amel etmiştir.

İnsan dâimâ hissiyâtının tesiri altındadır. Onunla düşünür ve karar verir. Bu bakımdan hizmet ehlinin istişâreyle hareket etmesi, hizmetlerin doğru ve bereketli olmasını temin eder.

Lâkin istişâre edilecek şahısların, akıllı, bilgili ve takvâ sâhibi olmalarının yanısıra, geçim ehli ve ekip çalışmasına kâbiliyetli olmaları da mühim bir esastır. Umûmiyetle birçok aklın, bir tek akıldan daha doğru karar vereceği âşikârdır. Peygamber Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem- bu gerçeği:

“İstihâre yapan hüsrâna uğramaz, istişâre eden pişmân olmaz, iktisadlı olan fakir düşmez.” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, II, 280) sözleriyle beyân buyurmuşlardır.

İstişâre aynı zamanda, istişârede bulunulan kimselere bir değer verildiğini de gösterir ki bu, onların hizmete daha büyük bir muhabbetle omuz vermelerine vesîle olur. Diğer taraftan hizmet ehlinin benlik duygusunu da asgarîye indirerek, yaptığı hizmetle böbürlenme âfetinden korur. İstişâreye tenezzül edilmemesi ise kendini etrafındaki kardeşlerinden üstün görme mânâsına gelen kibir ve ucup hastalıklarının bir alâmetidir.

İstişârenin netîcesi mutlakâ tatbîk edilmelidir. Samîmiyetsiz, âdet yerini bulsun diye baş sallayarak yapılan istişâreler, fayda yerine zarar getirir. İstişâre, o işe ehil kimselerle yapılmalı, ayrıca herkes çekinmeden fikrini açıkça söylemelidir ki hakîkat ve rahmet tahakkuk etsin. Ancak istişâre edilecek şahıs, danışılacak mevzuda ehil bir kimse olmazsa, bu durumda netice, isâbetsiz ve yanlışlarla dolu olur. Dolayısıyla, tıbbî bir meselenin bir hukukçuya danışılarak halledilmeye çalışılmasındaki garâbet cinsinden vebâli mûcib hatâlara meydan verilmemelidir.

Kendisine danışılan şahsın sadece istişâre olunan meseledeki dirâyeti yetmez. O aynı zamanda ahlâklı ve her türlü garazkârlıktan berî olmalıdır. Aksi hâlde muhâtabı yanıltma ihtimâli vardır ki, bu takdirde istişâreden umulan hayrın zıddı tahakkuk eder.

Diğer taraftan istişârede saplantı hâlindeki peşin hüküm ve düşüncelerden sakınmalı, muhâtabı sıhhatli bir muhâkeme ve tarafsız bir zihniyetle dinlemelidir.

Bir hizmet insanı, hizmetteki kardeşlerinin hazzını, kendi hazzına tercih etmesini de bilmelidir. Israrla bütün hizmetleri yalnız ben yapayım düşüncesinde olanlar çabuk yorulurlar, sadırları daralır, görüşleri değişir. Herkesi küçük görmeye başlarlar. Hubb-i riyâset, yâni baş olma sevdâsının esiri olurlar.

Böyleleri hakkında Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:

“Allâh Teâlâ bana: «Birbirinize karşı öylesine alçak gönüllü olun ki, hiçbir kişi diğerine karşı haddi aşıp zulmetmesin. Yine hiçbir kimse, bir başkasına karşı böbürlenip üstünlük taslamasın.» diye vahyetti.” (Müslim, Cennet, 64)

Bu bakımdan gerçek ve olgun bir hizmet insanı, fânî varlığından sıyrılmış bir hâlde kendisini hizmet kervanının en gerisinde kabul eden bir gönül neferidir.

 

 

ŞEFKATLİ, MERHAMETLİ ve AFFEDİCİ OLMAK

ŞEFKATLİ, MERHAMETLİ ve AFFEDİCİ OLMAK

Kâmil bir mümin, gönül insanıdır. Merhamet ve diğergâmlık, onun en belirgin vasfı ve tabiat-i asliyesidir. Merhamet, müminin kalbinde hiç sönmeyen bir ateş gibidir. İnsan rûhunun ulaşabileceği olgunluk semâsına çıkışın yolu, merhamet ve hizmet basamaklarından geçmektedir. Merhamet, îmânımızın bu âlemde şâhidi olan ve bizi kalben Rabbimize yaklaştıran ilâhî bir cevherdir.

 

Hizmet ehli, Cenâb-ı Hakk’ın Rahmân ve Rahîm esmâsını gereği gibi tefekkür ederek, hizmet verdiği mahlûkâta karşı şefkat ve merhameti esas almalıdır. Zîrâ hizmet, merhamet işidir. Bütün güzellikler, merhamet, şefkat ve tevâzû ile yapılan hizmetlerin netîcesinde elde edilir. Merhametin en belirgin alâmeti infaktır. Bu bakımdan hizmet ehli aynı zamanda cömert olmalıdır. Zîrâ yüksek ahlâk ve vasıflar, birbirlerini tamamlar. Merhametli insan cömert, cömert insan mütevâzî, mütevâzî insan ise gerçek hizmet ehli olur. Peygamber Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

“Allâh Teâlâ cömerttir, ihsân sâhibidir; cömertliği ve yüksek ahlâkı sever…” (Suyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 60) buyurmuştur.

Buna mukâbil kötü ahlâk ve çirkin vasıflar da birbirine bağlıdır. Merhamet ve şefkat mahrumu bir i...

ŞEFKATLİ, MERHAMETLİ ve AFFEDİCİ OLMAK

ŞEFKATLİ, MERHAMETLİ ve AFFEDİCİ OLMAK

Kâmil bir mümin, gönül insanıdır. Merhamet ve diğergâmlık, onun en belirgin vasfı ve tabiat-i asliyesidir. Merhamet, müminin kalbinde hiç sönmeyen bir ateş gibidir. İnsan rûhunun ulaşabileceği olgunluk semâsına çıkışın yolu, merhamet ve hizmet basamaklarından geçmektedir. Merhamet, îmânımızın bu âlemde şâhidi olan ve bizi kalben Rabbimize yaklaştıran ilâhî bir cevherdir.

 

Hizmet ehli, Cenâb-ı Hakk’ın Rahmân ve Rahîm esmâsını gereği gibi tefekkür ederek, hizmet verdiği mahlûkâta karşı şefkat ve merhameti esas almalıdır. Zîrâ hizmet, merhamet işidir. Bütün güzellikler, merhamet, şefkat ve tevâzû ile yapılan hizmetlerin netîcesinde elde edilir. Merhametin en belirgin alâmeti infaktır. Bu bakımdan hizmet ehli aynı zamanda cömert olmalıdır. Zîrâ yüksek ahlâk ve vasıflar, birbirlerini tamamlar. Merhametli insan cömert, cömert insan mütevâzî, mütevâzî insan ise gerçek hizmet ehli olur. Peygamber Efendimiz -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

“Allâh Teâlâ cömerttir, ihsân sâhibidir; cömertliği ve yüksek ahlâkı sever…” (Suyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 60) buyurmuştur.

Buna mukâbil kötü ahlâk ve çirkin vasıflar da birbirine bağlıdır. Merhamet ve şefkat mahrumu bir insan cimri, cimri insan kibirli, kibirli insan da hizmetten uzaktır.

Dolayısıyla güzel ahlâk ile kâbil-i te’lif olmayan kaba, kırıcı ve sert bir üslûb ile yapılan hizmetlerden hayır umulamaz. Özellikle insana hitâb eden eğitim, irşad ve tebliğ gibi hizmetlerde bu husus çok daha ehemmiyet arz etmektedir. Nitekim âyet-i kerîmede Fahr-i Kâinât Efendimiz’e ve onun şahsında bütün ümmete hitâben:

فَبِمَارَحْمَةٍمِّنَاللّهِلِنتَلَهُمْوَلَوْكُنتَفَظًّاغَلِيظَالْقَلْبِلاَنفَضُّواْمِنْحَوْلِكَ

(Ey Habîbim!) Allâh’tan (sana gelen)bir rahmet sebebiyle, onlara yumuşak davrandın! Şâyet kaba ve katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz onlar, etrafından dağılıp giderlerdi…” (Âl-i İmran, 159) buyurulmuştur.

Rasûl-i Ekrem -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de bir defasında Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-’ya şöyle buyurmuştur:

“–Ey Âişe! Allâh Rafîk’tır (rıfk sâhibidir), rıfkla (yumuşaklıkla) muâmeleyi sever. Sertliğe ve diğer şeylere vermediği sevâbı, rıfkla muâmeleye verir.” (Müslim, Birr, 77)

Yine Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, diğer bir hadîs-i şerîfte de:

“… Allâh Teâlâ, huşû dolu, hüzünlü, merhametli, insanlara hayrı öğretip Allâh’a itaat etmeye çağıran her kalbi sever. Katı, boş şeylerle meşgul olan, rûhunun tekrar kendisine iâde edilip edilmeyeceğini bilmediği hâlde bütün geceyi uykuyla geçiren ve Allâh’ı çok az zikreden her kalbe de buğzeder.” (Deylemî, Müsned, I, 158) buyurmuştur.

Dînin zâhirî kısmı akılla; bâtınî ve derûnî kısmı, yâni özü ise gönülle telâkkî edilir ve öğretilir. İnsanları terbiye, sevk ve idârede merhamet ve muhabbet, daha bereketli bir netîce hâsıl eder. Çünkü kaba kuvvetle hâkim olunamayan nice insan, muhabbet ve merhamete râm olur.

Hakîkaten bir muallime duyulan muhabbet, ona olan bağlılığı ve öğrettiklerine alâkayı artırır. Zîrâ onun muhabbet ve merhametle yaklaşması, telkin edilenleri aklî bir mecrâdan ziyâde kalbî bir yoldan aktarmasını sağlar. Böylece telkin, muhâtabın rûhî temâyüllerine uygun bir muhtevâ kazanarak âzamî derecede şahsiyete inkılâb eder. Bu sebeple özellikle talebeye tesir için şefkat ve muhabbetle yaklaşmak gerekir. Çünkü insan, muhabbet ve merhamete teslîm olur. Bu bakımdan yeryüzünün gerçek fâtihleri de, kalbleri fethedebilenlerdir.

Sevgi ve merhamet mahrûmu, benliğine düşkün idâreciler de, emri altındakilerin gönüllerine hükmedemedikleri için zoraki bir itaat temin etmeye çalışırlar. Bunun için de insanların hayatına zehir saçarlar. Dolayısıyla başarıları asgarî seviyede kalır. Böyleleri, er-geç nefretin girdabında boğulmaya mahkûm olurlar. Merhamet ve şefkat mahrûmu menfaatperest bir insanı idâreci yapmak, insanlığa zulmetmektir.

Zulüm; hakîkatte merhamet ve sevgiden nasipsizliğin bir eseridir. Bu iki yüce hasletten mahrûm olanlar, her zaman zulme meyledebilirler. Merhamet, muhabbetin meyvesidir. Sevgi temeline oturmayan bir âile yuvasında bile huzur, sükûn ve bereket olmayacağı gibi, muhabbetsiz bir hizmetten de hayırlı netîceler beklenemez.

Hizmete muhtaç insanlar, yaralı bir kuş gibidirler. Onlara fayda verecek olan, şefkat ve merhametle mezcedilmek sûretiyle îfâ edilen her türlü hayır hizmetleridir. Hizmette bu şefkat üslûbunu elde edebilmek için bizler de bir eğitime muhtâcız. Bu eğitimin özü ise, tasavvufî âdâb ve düsturların hâkim olduğu muhitlerin telkinlerine râm olmakla, yâni mânevî terbiye ile elde edilebilir.

Hakîkaten bir hizmet insanında “benlik” ve “iddia”, yerini aşk ve muhabbete terk etmelidir. Merhamet ağacının zarif, ince ve nâzik çiçekleri ancak böylece filizlenebilir. Muhabbet ve merhametle davranış mükemmelliğine ulaşanlar, etraflarında dâimâ maddî veya mânevî yardıma muhtaç muzdarip varlıklar ararlar. Zîrâ onlar, sefâlete düşenlerin ızdırâbını gönüllerinde hissederler.

Bütün müesseseler ve bilhassa mânevî eğitim verenler, birer şefkat, fedâkârlık ve hizmet mektebi olmalıdır. O duvarların içinde kuru bilgiler yığınından ziyâde, merhamet ve hizmetin aşk ve heyecânı yer almalıdır. Zîrâ talebesine muhabbeti aşılayamayan duygusuz bir muallim; cemaatine îmânın aşk ve vecdini hissettiremeyen, minik ve mâsum yüreklere Kur’ân sevgisini tattıramayan bir imam; işçisini veya emri altındakileri koruyamayan ve onlara merhamet kanatlarını açamayan bir işveren, gönülleri ilâhî rahmetten mahrûm merhamet fukarâlarıdır. Hasta, sakat, mahrûm ve kimsesizlerin ızdırapları karşısında duygusuz kalanlar da, hizmetten nasipsiz hodgâm kimselerdir.

Hatırdan çıkarmamak lâzımdır ki, Cenâb-ı Hak, gönlü kırıkların ve mazlumların yanındadır. Bu dünyada beşerî adâletten binbir hîle ile yakayı kurtaranlar, birgün “Hâkimlerin Hâkimi” olan Allâh Teâlâ’nın huzûrunda çâresizce boyun büküp hesap verecekler ve netîcede hüsrâna uğrayacaklardır.

Kâh bir cezâ hâkimi, kâh bir cellat tavrı takınan, kibir ve azametinden yanına yaklaşılamayan, muhabbet ve şefkat yerine kızılcık sopasıyla Kur’ân öğretmeye kalkarak gönüllere soğukluk aşılayan gâfil muallim ve idârecilerin gayretleri, ancak boş bir yorgunluktan ibârettir.

Bütün müminler ve bilhassa hizmet emânetini yüklenmiş olanlar, Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in şu dehşetli îkâzını aslâ hatırlarından çıkarmamalıdırlar:

“Size cehennemliklerin kimler olduklarını söyleyeyim mi? Katı kalpli, kaba, cimri ve kurularak yürüyen kibirli kimseler.” (Buhârî, Eymân, 9)

Gül ve çiçek manzaraları, en haşin ve nâdân bir insanı bile tebessüm ettirdiği gibi, insanlara rehberlik yapan kimseler de böyle gül tabiatli olmalı, en katı kalbleri bile yumuşatıp, en abûs çehreleri gülümsetebilmelidirler.

Allâh Teâlâ’nın sıfatlarından birisi de onun affediciliğini ifâde eden “el-Afüv” ism-i şerîfidir. Bu itibarla hizmet ehli de affedici olmalıdır.

Âyet-i kerîmede şöyle buyurulur:

(Ey Rasûlüm!) Affedici ol! (Aklen ve şer’an)iyi ve güzel olan şeyleri emret! (Delil kabul etmeyen ısrarcı)câhillerden yüz çevir.” (el-A’raf, 199)

Affetmek, Allâh’ı sevip O’nun ahlâkı ile ahlâklanmanın tabiî bir netîcesidir. Hâlık’ın nazarı ile mahlûkâta bakış, affın zemînini hazırlar. Affın fermânını yazan ise kalbdir. İlâhî neşve ile dolmak isteyenler, gönül bahçelerinden af râyihaları yayanlardır. Zîrâ affederek kendi affımıza zemin oluşturabiliriz. Affedemeyen insan, hakîkatte kendini helâk etmiş olur.

Affetmek, cezâlandırmaya muktedir olduğu hâlde bir kimsenin suçluyu bağışlayabilmesidir. Bu bakımdan gerçek meziyet, nefsin galebesine mânî olup affı tercih edebilmektir. İşte Mekke Fethi’ndeki umûmî af fermânı, bu mânâda ne azametli bir tebliğdir.

Ayrıca hizmet ehli, insanların ayıplarını araştıran değil, ayıp ve kabahatlerini setreden (örten) olmalıdır. Nitekim Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

“Kim arkadaşının ayıbını örterse, Allâh da kıyâmet günü onun ayıbını örter. Kim ki müslüman kardeşinin ayıbını açığa vurursa Allâh da onun ayıbını açığa vurur. Hattâ evinde bile olsa onu ayıbıyla rezil eder.” (İbn-i Mâce, Hudûd, 5)

“Kim mümin kardeşini bir kusurla ayıplarsa o kusuru işlemedikçe ölmez.” (Tirmizî, Kıyâme, 53) buyurmuştur.

 

 

İHLÂS ve İSTİKÂMETİ MUHÂFAZA ETMEK

İHLÂS ve İSTİKÂMETİ MUHÂFAZA ETMEK

İhlâs ve istikâmet, hizmet ehlinin vazgeçilmez iki temel vasfı olmalıdır. Gerçek bir hizmet ehli olabilmek, Allâh Teâlâ’nın kuluna yüce bir lutfudur. Bu yüce nîmetin kadrini iyi bilmeli ve yapılan her işte ihlâs ve istikâmet üzere olmaya gayret etmelidir. Aksi hâlde bu nîmetin elden çıkabileceğini unutmamalıdır.

Allâh yolundaki hizmetlerde kendisine büyük ve mühim bir vazîfe tevdî edilmiş olanlar, bilhassa bu hususta daha dikkatli olmak zorundadırlar. Nitekim yüksek bir dağın zirvesine tırmanan kimsenin de, ayağını bastığı yere ve tutunduğu dala daha çok dikkat etmesi gerekir. Zîrâ zirvelerde yanlış bir adım atmak veya çürük bir dala tutunmak çok daha tehlikelidir.

 

“…Muhlisler büyük bir tehlike ile karşı karşıyadırlar.” (Beyhakî, Şuabu’l-îmân, V, 345) beyânı da, bu gerçeğin en güzel bir ifâdesidir.

İhlâsla hizmet edenler, şeytan ve avenesinin hîle ve desiselerine karşı ilâhî teminat altındadırlar. Bu gerçek, âyet-i kerîmede şöyle ifâde edilir:

(İblis Cenâb-ı Hakk’a hitâben dedi ki:) Senin izzet ve azametine yemin ederim ki, kullarının hepsini mutlaka azdıracağım. Ancak onlardan ihlâsa erdirdiklerin müstesnâ.” (Sâd, 82-83)

İhlâs, hizmetin sıhhatinin ...

İHLÂS ve İSTİKÂMETİ MUHÂFAZA ETMEK

İHLÂS ve İSTİKÂMETİ MUHÂFAZA ETMEK

İhlâs ve istikâmet, hizmet ehlinin vazgeçilmez iki temel vasfı olmalıdır. Gerçek bir hizmet ehli olabilmek, Allâh Teâlâ’nın kuluna yüce bir lutfudur. Bu yüce nîmetin kadrini iyi bilmeli ve yapılan her işte ihlâs ve istikâmet üzere olmaya gayret etmelidir. Aksi hâlde bu nîmetin elden çıkabileceğini unutmamalıdır.

Allâh yolundaki hizmetlerde kendisine büyük ve mühim bir vazîfe tevdî edilmiş olanlar, bilhassa bu hususta daha dikkatli olmak zorundadırlar. Nitekim yüksek bir dağın zirvesine tırmanan kimsenin de, ayağını bastığı yere ve tutunduğu dala daha çok dikkat etmesi gerekir. Zîrâ zirvelerde yanlış bir adım atmak veya çürük bir dala tutunmak çok daha tehlikelidir.

 

“…Muhlisler büyük bir tehlike ile karşı karşıyadırlar.”(Beyhakî, Şuabu’l-îmân, V, 345) beyânı da, bu gerçeğin en güzel bir ifâdesidir.

İhlâsla hizmet edenler, şeytan ve avenesinin hîle ve desiselerine karşı ilâhî teminat altındadırlar. Bu gerçek, âyet-i kerîmede şöyle ifâde edilir:

(İblis Cenâb-ı Hakk’a hitâben dedi ki:)Senin izzet ve azametine yemin ederim ki, kullarının hepsini mutlaka azdıracağım. Ancak onlardan ihlâsa erdirdiklerin müstesnâ.” (Sâd, 82-83)

İhlâs, hizmetin sıhhatinin en mühim şartlarındandır. İhlâsın olduğu yerde tefrika, benlik ve ihtiraslar kaybolur. Böylece nefse pay çıkarma yolu tıkanmış olur; hizmet yolundaki engeller de asgarîye iner.

İhlâsın vesîle olduğu bereketin bir tezâhürü de bazı hayırların îfâsında ve bilhassa vakıf tesisinde müşâhede olunur. Bazı vakıflar, değişen şartlara rağmen vakfeden kimsenin para ve malının helâlliği ve niyetindeki ihlâs sâyesinde, asırlarca yaşar. Zaman zaman sekteye uğrasalar da birileri çıkıp onları yeniden ihyâ eder.

İhlâsın gâlip geleceğinden şüphe etmemek lâzımdır. Zîrâ ihlâslı gayretler korunur ve hiçbir zaman zâyî olmaz. İhlâslı ve sabırlı kimselerden oluşan nice az sayıdaki ordular, sayı ve techizat bakımından kendilerinden katbekat fazla olan ordulara Allâh’ın izniyle gâlip gelmişlerdir ki, bu durum da ihlâsın, zaferlerin temeli olduğunu göstermektedir. Bedir Gazvesi’ndeki muzafferiyet bunun en parlak misâlidir. Huneyn Gazvesi’nde ise, İslâm ordusunun -sayıca çok olmalarına güvenmeleri ve kendilerini beğenme duygusuna kapılmaları sebebiyle- ihlâsı zedelendiğinden, başlangıçta kısmî bir hezîmet yaşanmıştı. Ancak, Allâh Rasûlü’nün ashâb-ı kirâmı îkâz ve irşâdı netîcesinde duygu ve düşüncelerine yeniden canlılık ve istikâmet veren Müslümanlar, netîcede zafere nâil olabilmişlerdi.

Hizmette ihlâsın en önemli nişânelerinden biri de, karşılığını ancak Allâh’tan beklemektir. Bunun en güzel nümûnelerini peygamberler ve Hak dostları sergilemişlerdir. Kur’ân-ı Kerim’de hemen her peygamberin dilinden nakledilen:

وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ

“Yaptığım bu dâvete karşılık ben sizden herhangi bir ücret taleb etmiyorum. Benim mükâfâtımı ancak âlemlerin Rabbi olan Allâh verecektir”34sözü, bu gerçeği açık bir şekilde ifâde eder.

Yâsin Sûresi’nde anlatılan “Ashâb-ı Karye” kıssası da, bunun en canlı bir misâlidir:

Hak dîne dâvet için Antakya’ya gönderilen üç elçiye, oranın halkı karşı çıkmış ve hattâ onları taşlayarak öldürme tehdidinde bulunmuşlardı. Onların bu îtiraz ve tehditlerini haber alan Antakyalı Habîb-i Neccar, koşarak halkının yanına gelmiş ve onlara şöyle seslenmişti:

“Ey kavmim! Şu elçilere tâbî olun. Sizden herhangi bir ücret istemeyen ve hidâyet üzere olan bu kimselere uyun!”(Yâsin, 20-21)

İşte bir hizmet insanı da, dünyaya karşı hırslı olmayıp maddî karşılıklardan ziyâde, ilâhî rızâyı hedeflediği takdirde hem Allâh Teâlâ’nın hem de hizmet ettiği insanların sevgisini kazanır. Nitekim şu hâdise bu gerçeği ne güzel ifâde eder:

Birgün, Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-’e bir adam gelerek:

“–Yâ Rasûlallâh! Bana öyle bir amel söyle ki onu yaptığım zaman beni Allâh da, insanlar da sevsin.” dedi.

Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem- ona:

“–Dünyaya karşı zâhid ol, ona rağbet gösterme ki Allâh seni sevsin. İnsanların ellerinde bulunan şeylere karşı zâhid ol, onları isteme ki insanlar da seni sevsin.”buyurdu. (İbn-i Mâce, Zühd, 1)

Hülâsa, her işi Allâh rızâsı için yapma düşüncesi, hizmet ehlinin kalbinde bir şuur hâline gelmelidir.

Hizmette bulunan kimseler, Allâh’ın kendilerine ihsânda bulunduğu peygamberler, sıddîklar, şehidler ve sâlihlerin izlediği yoldan, yâni istikâmetten ayrılmamalıdır. İnançta, sözde, amelde velhâsıl her hususta ilâhî rızâya muvâfık davranmak demek olan istikâmete riâyet edenler, âyet-i kerîmede şöyle methedilmişlerdir:

“Şüphesiz, Rabbimiz Allâh’tır deyip sonra istikâmet üzere bulunanların (ölümleri ânında)üzerine melekler iner ve onlara: «Korkmayın, üzülmeyin, size vaad olunan cennetle sevinin!» derler.” (Fussilet, 30)

Hizmet ehli, her şeyden önce etrafına sağlam bir karakter sergileyebilmelidir. Zîrâ insanlar, sağlam karakterli, vakarlı, örnek şahsiyetlere hayran olur ve onları örnek alarak peşlerinden gider.

İslâm târihi, bu hakîkatin sayısız tezâhürleriyle doludur:

Nitekim, Abbâsîler döneminde, sınırları hayli genişlemiş olan ülkenin bütün zenginlikleri devlet merkezi Bağdat’a akmıştı. Buna bağlı olarak da özellikle üst tabakada dünyâya meyledenlerin, zevk u safâya, eğlenceye ve lükse kapılanların sayısı bir hayli artmıştı. Öyle ki Halife Me’mun’un kızı ile evlenen Başvezir Hasan bin Sehl’in on dokuz gün süren düğünü, bu israf ve lüks çılgınlığının zirvesinde icrâ edilmişti. Devlet hazînesinden keyfi tasarruflarda bulunuluyor ve bir sefâhat azgınlığı yaşanıyordu. Devletin sâhip olduğu bunca zenginlik ve ihtişâm, pek çoklarının gönlünü kendisine esir etmişti. Böyle esarete düşerek zayıf bir gönül ve cılız karakterler hâline gelenler de hiç şüphesiz, etraflarına hiçbir zaman müsbet bir örnek olamamışlar ve arkalarında silinmez bir iz ve hayırlı bir hatıra bırakamamışlardır.

Buna mukâbil o dönemlerde Bağdat’ta insanları Allâh’a dâvet eden, nefisleri tezkiyeye çalışan, gönülleri Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye istikâmetinde irşâd ve ihyâ eden, kendini Allâh yoluna adamış ve bir takvâ hayâtı yaşayan Hak dostları da bulunmaktaydı. Abdullâh bin Mübârek, Süfyân-ı Sevrî, Fudayl bin Iyâz, Cüneyd-i Bağdâdî, Mâruf-i Kerhî ve Bişr-i Hafî Hazretleri gibi… Bu kıymetli zâtlar da, diğerlerinin, yâni zevk u safaya düşerek eriyip giden kimselerin aksine, yüksek bir ahlâk, fazîlet, letâfet ve feyizli bir hizmet sergilemişlerdir. Öyle ki, dünyevî saltanat ve ihtişâm, böyle Hak dostlarının gönüllerini hiçbir fiyata satın alamamış, dünyânın hiçbir mevkî ve makâmı onları mübârek gâyelerinden ve mukaddes vazîfelerinden ayıramamıştı. Onlar, maddecilik tûfânında boğulmak üzere olan kitlelerin âdetâ sığınağı ve barınağı gibiydiler. Sultanlar, vezirler, devlet erkânı, halkın bedenlerine ve cisimlerine hükmediyordu; ancak bu Hak dostları, gönüllere taht kurmuşlardı. Onlar, hiçbir maddî menfaat gütmeden halka fedâkârâne hizmet ediyor, vecd dolu îmân hâlleri gayr-i müslimlere bile tesir ediyordu.

Abbâsî halîfesi Hârun Reşid, kendi ihtişâm ve saltanatı içinde Rakka’da ikâmet ediyordu. Birgün oraya Abdullâh bin Mübârek Hazretleri geldi. Bütün şehir halkı onu karşılamak için şehir dışına çıktı. Halîfe neredeyse koca şehirde yalnız kalmıştı. Bu manzarayı balkondan seyreden Hârun Reşid’in bir câriyesi:

“–Bu da nedir? Ne oluyor?” diye sorunca oradakiler:

“–Horasan’dan bir âlim geldi. Adı Abdullâh bin Mübârek. Ahâlî onu karşılıyor.” dediler.

Bunun üzerine o câriye:

“–Gerçek sultanlık işte budur, Hârun’un sultanlığı değil! Çünkü Hârun’un sultanlığında polis olmadan işçiler bile bir araya toplanmıyor.” dedi.

Hakîkaten târih boyunca böyle sâlih zâtlar, üstün karakter ve şahsiyetleri ile cemiyetteki mânevî canlılığı ve İslâm’ın haysiyet ve vakarını ayakta tutmuşlardır. Yüce Rabbimiz de onlardaki bu kuvvetli îmân ve yüksek ahlâka mukâbil, onları sevmiş ve kıyâmete kadar gelecek müminlere de sevdirmiştir. Âyet-i kerîmede şöyle buyurulur:

إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمَنُ وُدًّا

“Îmân edip de sâlih amellerde bulunanlara gelince, onlar için çok merhametli olan Allâh, (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır. (Yâni onları herkese sevdirecektir.) (Meryem, 96)

Bu bakımdan hizmet ehli, «el-Emîn» ve «es-Sâdık» sıfatlarına hâiz bir peygamberin ümmeti olduğu şuuruyla, sözünde ve özünde doğru (sıdk ehli) güvenilir bir kimse olmalıdır. Bütün bunlar, ancak istikâmet üzere bir kullukla gerçekleşebilir. Bu itibarla sıratta yürürcesine bir dikkat ile, gerek şahsî hayatında ve gerekse bulunduğu hizmetlerde hassâsiyet göstermelidir.

 

 

HİZMET HEYECANINI YİTİRMEMEK VE SEBATKÂR OLMAK

HİZMET HEYECANINI YİTİRMEMEK VE SEBATKÂR OLMAK

İnsanı hizmetlere koşturan ve onun zevkle îfâ edilmesini sağlayan, gönüllerdeki aşk, şevk ve heyecandır. İçinde böyle bir heyecan taşımayan kimse, hizmetlerden mânen zevk alamayacaktır.

Şurası bir gerçektir ki müesseselerin ve hattâ devletlerin yükselişi, heyecânların doruk noktada yaşandığı dönemlerde olmuştur. Meselâ mübârek ecdâdımız Osmanlı’nın zirvede bulunduğu Kânûnî devri, bütün bir cemiyet fertlerinin, asâlet, ciddiyet ve îmân vecdi ile coşkun çağlayanlar hâlinde görüldüğü bir devirdi. Bu devirde îmânın heybet ve heyecânı ile şâha kalkış, yalnız Kânûnî’de değil, devletin bütün müesseselerinde ve hattâ en küçük rütbedeki ferdinde bile görülmekte idi.

 

Nitekim Preveze zaferinin müjdesini dörtnala at üzerinde getiren levent, Topkapı Sarayı’na girince, atının dizginini çekmesiyle birlikte, at bir müddet iki ayak üzerinde dönmüştü. Bu manzarayı seyreden Kânûnî’nin, levende:

“–Ne azgın bir küheylânla gelmişsin!..” demesi üzerine Levend’in:

“–Hünkâr’ım, Akdeniz azgın bir küheylândı, biz onu bile uslandırdık!..” cevabını vermesi, îmân gücüyle şahlanıştan doğan heyecânın bir tezâhürü idi.

Pâdişâhdan bir ere kadar hep aynı duyuş ve aynı k...

HİZMET HEYECANINI YİTİRMEMEK VE SEBATKÂR OLMAK

HİZMET HEYECANINI YİTİRMEMEK VE SEBATKÂR OLMAK

İnsanı hizmetlere koşturan ve onun zevkle îfâ edilmesini sağlayan, gönüllerdeki aşk, şevk ve heyecandır. İçinde böyle bir heyecan taşımayan kimse, hizmetlerden mânen zevk alamayacaktır.

Şurası bir gerçektir ki müesseselerin ve hattâ devletlerin yükselişi, heyecânların doruk noktada yaşandığı dönemlerde olmuştur. Meselâ mübârek ecdâdımız Osmanlı’nın zirvede bulunduğu Kânûnî devri, bütün bir cemiyet fertlerinin, asâlet, ciddiyet ve îmân vecdi ile coşkun çağlayanlar hâlinde görüldüğü bir devirdi. Bu devirde îmânın heybet ve heyecânı ile şâha kalkış, yalnız Kânûnî’de değil, devletin bütün müesseselerinde ve hattâ en küçük rütbedeki ferdinde bile görülmekte idi.

 

Nitekim Preveze zaferinin müjdesini dörtnala at üzerinde getiren levent, Topkapı Sarayı’na girince, atının dizginini çekmesiyle birlikte, at bir müddet iki ayak üzerinde dönmüştü. Bu manzarayı seyreden Kânûnî’nin, levende:

“–Ne azgın bir küheylânla gelmişsin!..” demesi üzerine Levend’in:

“–Hünkâr’ım, Akdeniz azgın bir küheylândı, biz onu bile uslandırdık!..” cevabını vermesi, îmân gücüyle şahlanıştan doğan heyecânın bir tezâhürü idi.

Pâdişâhdan bir ere kadar hep aynı duyuş ve aynı kalb atışı vardı. Bu heyecânın sönmeye yüz tutması ise, çöküşün başlangıcını oluşturmuştur.

Allâh yolundaki hizmetlerin gelişip büyümesi ve semere vermesi de yüreklerdeki dînî duygu ve heyecân nispetindedir. İbn-i Abbas -radıyallâhu anh-’ın rivâyetine göre Allâh Teâlâ, müminlerin kalblerinde gevşeklik zuhûr ettiği bir dönemde şu âyeti indirmiştir:

“Îmân edenlerin Allâh’ın zikri ve O’nun katından inen Kur’ân sebebiyle kalblerinin ürperme zamanı daha gelmedi mi? Müminler, daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar! Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalbleri katılaştı. Onların çoğu yoldan çıkmış kimselerdir.” (el-Hadîd, 16)

Uzun süre hizmette bulunan bâzı şahıslarda zamanla hizmete karşı bir doygunluk duygusu oluşur ki bu durum, hizmet ehli adına bir tehlike başlangıcıdır. “Artık yeter” duygusu, kişiyi dünyaya çeken bir nefs fısıltısıdır. Ebû İmrân -radıyallâhu anh-’tan nakledilen şu rivâyet, hizmet heyecânının ömür boyu kaybedilmemesinin lüzûm ve ehemmiyetini ortaya koymaktadır:

Emevîler devrinde Abdurrahman bin Velid kumandasında bir İslâm ordusu, Allâh Rasûlü’nün İstanbul’un fethiyle ilgili müjde ve iltifâtına nâil olmak niyetiyle yola çıkmıştı. Ordunun içinde Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensarî -radıyallâhu anh- da bulunmaktaydı. Rumlar, arkalarını şehrin surlarına vermiş savaşırlarken, Ensar’dan bir zât, atını Bizanslıların içine kadar sürdü ve onların ortasında kaldı. Bunu gören müminler; “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayınız.” âyet-i kerîmesinden hareketle ve hayretler içinde:

“–Lâilâhe illallâh! Şuna bakın! Kendini göz göre göre tehlikeye atıyor!” demişlerdi.

Bunun üzerine Ebû Eyyûb el-Ensârî -radıyallâhu anh- şöyle dedi:

“–Ey müminler! (Yanlış anlaşılmasın!) Bu âyet biz Ensar topluluğu hakkında nâzil oldu. Allâh, Peygamberine yardım edip dînini gâlip kıldığında biz, «Artık mallarımızın başında durup onların ıslâhı ile meşgul olalım.» demiştik. Bunun üzerine Allâh Teâlâ, Rasûlü’ne:

وَأَنفِقُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَلاَ تُلْقُواْ بِأَيْدِيكُمْ إِلَى التَّهْلُكَةِ

“Allâh yolunda infak ediniz ve kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayınız.”(el-Bakara, 195) âyetini vahyetti. Bu âyet-i kerîmedeki «kendi eliyle kendini tehlikeye atmak»tan maksad, bağ ve bahçeyle uğraşmaya dalıp Hak yolunda gayret ve hizmeti terk ve ihmâl etmektir.”

Bu ilâhî îkâza bütün samîmiyetiyle kulak verip ittibâ eden Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri, Allâh yolunda hizmetten hiçbir zaman geri kalmamış ve nihâyet katıldığı bu sefer esnâsında şehîd olarak, surların yakınına defnedilmiştir.

Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri’nin, altı ay kadar Fahr-i Kâinât Efendimiz’i evinde misâfir etme şerefine erişmiş ve Rasûlullâh ile berâber nice gazvelerde bulunmuş olmasına rağmen seksen küsur yaşlarında hâlâ Allâh yolunda hizmete azmetmesi, îmân heyecânının ömür boyu dipdiri kalmasının lüzûmuna kâfî bir misâldir.

Mümini, yegâne kudret sâhibi olan Allâh’a bağlayan îmân, aynı zamanda bir heyecandır. Bu heyecana sâhip olan bir müminin gözü hiçbir şeyden korkmamalı, azmi kırılmamalı ve ümitsizliğe düşmemelidir. Nitekim Allâh Teâlâ, îmân edenlerin hiçbir zaman gevşekliğe düşmemelerini şöyle emir buyurmuştur:

(Ey müminler!) Sakın gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer gerçekten müminler iseniz, üstün gelecek olan sizsiniz.” (Âl-i İmrân, 139)

Hizmet ehli, problem üretici değil, problem çözücü olmalıdır. İşi lâf ve tenkide döküp eksik ve gedik aramak yerine, hâdiselere yapıcı bir rûhla ve müspet yaklaşabilmelidir.

Sıkıntılar karşısında tıkanıp bedbinliğe düşmek, yılgınlık gösterip kenara çekilmek, bir âcizliktir. Âcizlik ise bir müslümana yakışmaz. Hizmette bulunan kimseler, Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in şu niyâzını dillerinden ve gönüllerinden düşürmemelidirler:

“Ey Rabbim! Âcizlikten, tenbellikten, korkaklıktan, eli kolu dökülür derecede tâkatsizlikten sana sığınırım…”(Buhârî, Deavât, 38)

Hizmette muvaffakıyetin en esaslı anahtarı sabır ve sebattır. Allâh Teâlâ âyet-i kerîmede şöyle buyurmuştur:

“Ey îmân edenler! Sabredin, sebat gösterin, hazırlıklı ve uyanık olun. Allâh’tan korkun ki başarıya erişesiniz.” (Âl-i İmrân, 200)

“Ey îmân edenler! Allâh’tan sabır ve namazla yardım dileyin. Şüphesiz ki Allâh sabredenlerle berâberdir.”(el-Bakara, 153)

Bu âyetin tefsirinde Elmalılı M. Hamdi Yazır, şu ifâdelere yer verir:

“Esmâ-i ilâhiyyeden biri de «es-Sabûr» ism-i şerîfidir. Her kimde sabır varsa, onda Allâh’ın kudretinden bir tecellî var demektir. Hele bu sabırlı kimseler biraraya gelip de bir cemaat olurlarsa her hâlükârda Allâh’ın yardımına mazhar olurlar. Allâh onların dâimâ dostu ve velîsidir.”45

Hizmet ehlinin, hizmetini îfâ ederken türlü zahmet ve meşakkatlerle karşı karşıya kalması gâyet tabiîdir. Bu zorluklar karşısında sebat gösterip sabırla yola devâm edilirse, ilâhî yardıma mazhar olunacak ve Allâh’ın izniyle başarıya ulaşılacaktır.

İmâm-ı Rabbânî Hazretleri buyurur:

“İslâm’ın hakîkatlerini beyân sırasında bazı insanların karşılaşabileceği eziyetlere de büyük bir saâdet olarak bakmak gerekir. Peygamberler nice eziyetlerle karşılaşmışlar, nice büyük sıkıntılar çekmişlerdir. Hattâ peygamberlerin en faziletlisi Hazret-i Muhammed -sallallâhu aleyhi ve sellem-:

«Benim gördüğüm eziyeti hiçbir peygamber görmemiştir.»46buyurmuştur.” (Mektubât, 193. Mektup)

Muhammed İkbâl’e âit şu temsîlî sözler de, zorluklar karşısındaki her hizmet ehlinin yoluna ışık tutacak mâhiyettedir:

“Bir ceylan, diğer bir ceylana dert yanıyordu:

«–Bundan sonra Kâbe’de, Harem’de yaşayacağım. Orada yatar-kalkar, orada otlarım. Zîrâ ovalarda avcılar pusu kurmuşlar, gece gündüz biz âhûların izinde dolaşıyorlar. Artık avcı derdinden emân bulmak istiyorum. Gönlüm biraz da huzûra kavuşsun!..»

Bunları dinleyen diğer ceylan ise:

«–Ey akıllı dostum! Yaşamak istiyorsan tehlike içinde yaşa. Kendini dâimâ bileyi taşına vur; cevheri temiz olan kılıçtan daha keskin yaşa! Tehlike, kudreti imtihân eder. Cisim ve cânın nelere kâdir olduğunu bize o bildirir.» cevâbını verir.

Nitekim Süfyân-ı Sevrî -kuddise sirruh- da:

“Horasan’a gidip tebliğde bulunmak; Mekke’de mücâvir olmaktan (orada ikâmet etmekten) senin için daha kazançlıdır.” buyurarak yine bu hakîkati ifâde etmiştir.

İşte bir hizmet insanı da, karşılaştığı tehlike ve güçlükler karşısında yılmamalı, bilâkis çetin şartlar altında bulunmaktan dolayı mukâvemeti artmalı, daha da kuvvet bulmalıdır. Gönüllere ebedî saâdet iksiri olacak âb-ı hayâtın, çoğu zaman zor zamanlarda ve çile diyarlarında saklı olduğunu hatırından çıkarmamalıdır. Gerçekten, zahmet çekmeden rahmete, külfete katlanmadan nîmete nâil olunamayacağı bir gerçektir. Zîrâ hayâtı kıymetli ve bereketli kılan şey, ulvî bir gâye uğrunda gösterilen gayretlerdir.

Hizmet, gelip geçici bir sevdâ değildir. Son nefese kadar aşk ve vecd ile îfâ edilmesi gereken yüce bir vazifedir. Bu itibarla hizmet ehlinin azığı sabır, dayanağı Mevlâ olmalıdır.

Kelâm-ı kibarda buyurulur:

Şu üç vasıftaki insan Allâh’tan uzaktır:

a. Rahatını düşünerek hizmetten kaçanlar.

b. Hassas olduklarını bahâne ederek, yâni “içim kaldırmıyor” diyerek sefâlet sahnelerinden ve mâtemlerin civârından uzakta kalanlar.

c. Sefih ve fâsıklarla hemhâl olanlar.

Hayatın lezzeti de şu üç yerde zuhûr eder:

a. Aşk ile birleşen îmânda.

b. Vecd ve huşû ile edâ edilen ibâdette.

c. Meftûn edici davranış güzellikleriyle yapılan hizmette.

Hülâsa, yapılan hizmetlerin Allâh katında makbûl olması, onun ciddî bir edeb ve hassâsiyetle îfâ edilmesine bağlıdır. Gelişigüzel yapılan gayretlerin umulan netîceyi hâsıl etmesi çoğu zaman mümkün olmadığı gibi bazen arzu edilmeyen netîceler verebileceği de bir gerçektir.

Allâh’ın mahlûkâtına müsâmaha, şefkat ve merhametle hizmet edebilmek, kuvvetli bir sabır ve tahammül isteyen bir gönül işidir. Kâmil bir hizmet insanı, merhamet, şefkat, fedâkârlık, ferâgat ve diğergâmlık gibi ahlâkî meziyetlerle donanmış, kin ve nefretten uzak bir kimsedir.

Akıl ve hikmet gözüyle bakıldığında Kur’ân-ı Kerîm’de bu ahlâkî vasıfların ne büyük ve esaslı bir yer tuttuğu görülür. Buna ilâveten Kur’ân’da zikredilen kıssalar da ahlâkî esasları tamamlayıcı mâhiyettedir. Ahkâm âyetleri ise yine ahlâkî hareketlerimizin zarûrî tatbikâtını göstermektedir.

Esâsen, dînî olgunlaşmadan ibâret olan ahlâk, hayvânî hayattan insânî hayata, ham vasıflardan kâmil bir hüviyete geçiş demektir. Ahlâkın esâsını da, Hüsn-i Mutlak’a, yâni Rabb’e aşk ile yönelişte buluruz. Bunun yolu ise Allâh yolundaki her türlü gayret ve hizmetlerden geçmektedir.

İşte olgun bir hizmet insanı da, hangi zümrenin içinde yaşarsa yaşasın her hâlükârda îmân, heyecân ve varlığını koruyabilen; kalbini mal-mülk, mevkî ve menfaat endişelerinden uzak tutabilen ve hizmet bekleyenlerin, bilhassa muzdarip ve yalnızların sessiz feryatlarına kulak ve gönül veren kimsedir.

Ölümünü mâtem değil de “Şeb-i Arûs” (düğün gecesi) hâline getirebilmek, şerefli bir hizmet hayatı ile ölmesini bilenlerin kârıdır. Onlar ölmeden evvel ölmenin sırrına vâkıf olanlardır.

Rabbimiz, bu hasletlerden gereği gibi hisse alabilmeyi cümlemize nasib eylesin! Hizmet götürme imkânımız olup da gidemediğimiz her yerin mesûliyetini gönlümüzde hissettirerek firâset, azim ve gayret dolu bir hizmet ömrü ihsân eylesin! Gönüllerimize hizmet heyecan ve canlanışını lutfedip rızâsına muvâfık bir şekilde gayret edebilmeyi hepimize nasîb eylesin!

Âmîn!..

 

Kalbin Din Kardeşlerine Muhabbetle Dolu Olması

Kalbin Din Kardeşlerine Muhabbetle Dolu Olması

Kardeşlik olan yerde şefkat ve merhamet vardır. Bir kul, kendi şahsı için arzuladığı şeyleri mümin kardeşleri için de arzulamazsa, îmânı kemâle ermiş sayılmaz.

Allâh Teâlâ şöyle buyurur:

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

“Müminler ancak kardeştirler. Onun için (herhangi bir anlaşmazlıkta) kardeşlerinizin arasını düzeltiniz ve Allâh’tan korkunuz ki, rahmete nâil olasınız.” (el-Hucurât, 10)

 

Fahr-i Kâinât -sallallâhu aleyhi ve sellem-, hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:

“Îmân etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de tam îmân etmiş olmazsınız. Size bir şey söyleyeyim ki onu yaptığınız takdirde birbirinizi seversiniz: Aranızda selâmı yayınız.” (Müslim, Îmân, 93)

“Yedi sınıf insan vardır ki Allâh Teâlâ Hazretleri onları hiçbir gölgenin bulunmadığı bir günde, kendi (Arş’ının) gölgesiyle gölgelendirir… (Bu sınıflardan biri de) birbirlerini Allâh için seven, bir araya gelişleri ve ayrılışları bu muhabbetle gerçekleşen iki kişidir…” (Buhârî, Ezân, 36)

Bir kudsî hadîste de Allâh Teâlâ şöyle buyurur:

“Benim rızâm için birbirini sevenlere, benim için birbirleri...

Kalbin Din Kardeşlerine Muhabbetle Dolu Olması

Kalbin Din Kardeşlerine Muhabbetle Dolu Olması

Kardeşlik olan yerde şefkat ve merhamet vardır. Bir kul, kendi şahsı için arzuladığı şeyleri mümin kardeşleri için de arzulamazsa, îmânı kemâle ermiş sayılmaz.

Allâh Teâlâ şöyle buyurur:

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

“Müminler ancak kardeştirler. Onun için (herhangi bir anlaşmazlıkta)kardeşlerinizin arasını düzeltiniz ve Allâh’tan korkunuz ki, rahmete nâil olasınız.” (el-Hucurât, 10)

 

Fahr-i Kâinât -sallallâhu aleyhi ve sellem-, hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:

“Îmân etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de tam îmân etmiş olmazsınız. Size bir şey söyleyeyim ki onu yaptığınız takdirde birbirinizi seversiniz: Aranızda selâmı yayınız.” (Müslim, Îmân, 93)

“Yedi sınıf insan vardır ki Allâh Teâlâ Hazretleri onları hiçbir gölgenin bulunmadığı bir günde, kendi (Arş’ının) gölgesiyle gölgelendirir… (Bu sınıflardan biri de) birbirlerini Allâh için seven, bir araya gelişleri ve ayrılışları bu muhabbetle gerçekleşen iki kişidir…”(Buhârî, Ezân, 36)

Bir kudsî hadîste de Allâh Teâlâ şöyle buyurur:

“Benim rızâm için birbirini sevenlere, benim için birbirlerine ikramda bulunanlara, benim için birbirlerine samîmiyetle îtimâd edip dost olanlara, akrabâ ve dostlarıyla irtibâtını kesmeyenlere ve benim için ziyâretleşenlere benim de muhabbetim tahakkuk etmiştir.”(Ahmed bin Hanbel, Müsned, V, 229)

Yine Allâh için kardeş olma ve birbirini sevme husûsunda Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- şöyle bir hâdise nakleder:

“Bir kişi, bir başka köydeki din kardeşini ziyâret için yola çıktı. Allâh Teâlâ o kişiyi gözetlemesi için yolunun üzerine bir melek gönderdi. O şahıs meleğin yanına gelince, melek:

“–Nereye gidiyorsun?” dedi.

O kişi:

“–Filân kişiyi ziyârete gidiyorum.” cevâbını verdi.

Melek:

“–O şahısla aranızda bir akrabâlık var mı?” diye sordu.

Adam:

“–Hayır.” cevâbını verdi.

Melek:

“–O adamdan elde etmek istediğin bir menfaat mi var?” dedi.

Adam:

“–Hayır!” cevâbını verdi.

Melek:

“–Peki öyleyse niçin gidiyorsun?” diye sorunca adam:

“–Ben onu sırf Allâh rızâsı için severim. Onun için ziyârete gidiyorum.” dedi. Bunun üzerine melek:

“–Ben, Allâh’ın sana gönderdiği elçiyim. O kardeşini sırf Allâh için sevdiğinden dolayı Allâh Teâlâ da seni seviyor.” dedi.”(Ahmed bin Hanbel, Müsned, II, 292)

Hizmet ehlinin birbirini sevmesi de, onların kalblerini ülfet ettireceğinden, huzurlu, feyizli ve bereketli bir zemin oluşturur ve güçlerine güç katar. Hakîkaten muhabbetli bir dayanışma ile aşılamayacak zorluk yoktur. Yüce Allâh, birbirlerine muhabbetle kenetlenip, omuz omuza saf tutarak birlikte mücâdele edenleri âyet-i kerîmede şöyle metheder:

إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِهِ صَفًّا كَأَنَّهُم بُنيَانٌ مَّرْصُوصٌ

“Muhakkak ki Allâh, kendi yolunda sanki kurşunla birbirine perçinlenmiş duvarlar gibi saf bağlayıp omuz omuza savaşanları sever.”(es-Saff, 4)

Târih, îmân ve muhabbetle birbirine kenetlenmiş nice orduların sayısız zaferlerine şâhid olmuştur. Bunun yakın târihimizdeki tecellîlerinden biri de Çanakkale Harbi’dir.

Maddeten çok zayıf durumda olan ordumuzun îmân gücü, harbi muzafferiyetle netîcelendirmiştir. Hattâ düşman bile, bu ilâhî yardım manzarasını îtirâf etme mecbûriyetinde kalmıştır. Nitekim İngiliz general Hamilton:

“–Bizi Türklerin maddî gücü değil, mânevî gücü mağlûb etti. Bizler, göklerden inenleri müşâhede ettik.” demiştir.

Velhâsıl ilâhî muhabbete nâil olmuş, îmânlı ve ihlâslı bir orduda âyet-i kerîmenin tecellîsi… Zîrâ o îmân dolu asker için şehîd olmak saâdet, gazî olarak yaşamak da bir şerefti. Sanki her birinin içinde bir millet vardı. Mehmetçik Çanakkale’de bütün milletin îmân ve Kur’ân dolu sînesiyle düşmanı karşıladı. Binbaşı Lütfi Bey:

“–Yetiş yâ Muhammed; kitabın gidiyor.” diye haykırıyordu.

Ordunun önünde sanki velîler sancak çekti ve şehidleri de Fahr-i Kâinât -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz kucakladı.

Allâh Teâlâ, müminlerin birbirlerine karşı kardeşlik ve muhabbet duygularını zedelemekte olan alay etme, gıybette bulunma, ayıp ve kusur araştırma, sû-i zan besleme gibi kötü vasıfları haram kılmıştır. Böyle kötü ahlâka bulaşanları da Kur’ân-ı Kerîm’de şiddetle îkaz buyurmuştur:

“İnsanları arkadan çekiştirip kaş-göz hareketleriyle alay edenlerin ve mal toplayıp onu tekrar tekrar sayanların (yâni nerede kazandığını ve nereye sarf edeceğini düşünmeyip servetini kendisi için bir övünme ve üstünlük vesîlesi yapanların)vay hâline!” (el-Hümeze, 1-2)

Buna göre gerek el ile, gerek dil ile, maddeten veya mânen insanları incitmeyi ve onların gönüllerini yaralamayı âdet edinmiş dedikoducu kimselerin hepsi cehennem uçurumunda, veyl deresinde ve hüsrân içinde kahrolmaya mahkûmdurlar. Bu ise ne hazin bir âkıbettir.

Böyle bir âkıbetten muhâfaza için İslâm, mümin gönüllerin, affedici ve kabahat örtücü olmalarını, hattâ birbirlerine duâ etmelerini teşvik etmiştir. Nitekim Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem- bir hadîs-i şerîfinde şöyle buyurur:

“Birbirinizi çekememezlik gibi kötü huylara kapılmayınız. Öfke ve hıncınızı birbirinizden çıkarmaya kalkmayınız. Birbirinizin ayıplarını araştırmayınız. Başkalarının konuştuklarına kulak kesilmeyiniz… Ey Allâh’ın kulları! Kardeş olunuz!”(Müslim, Birr, 30)

Fahr-i Kâinât -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, ashâb-ı kirâm arasında kıyâmete kadar gelecek müminlere ışık tutan örnek bir kardeşlik tesis etmiştir. Nitekim Mekke’den Medîne’ye hicret eden muhâcirlerle ensâr arasında gerçekleştirilen bu kardeşlik, târihin bir benzerine daha şâhid olmadığı eşsiz bir tablodur. Öyle ki ensâr-ı kirâm, âdetâ mal beyânında bulunarak bütün varlıklarını ortaya koyup muhâcir kardeşleriyle eşit olarak bölüşmeyi göze alabilmişlerdir. Buna mukâbil gönülleri birer kanaat hazînesi hâline gelen o muhâcirler de istiğnâ göstererek:

“–Malın ve mülkün sana mübârek olsun kardeşim, sen bana çarşının yolunu göster, yeter!” diyebilme olgunluğunu sergilemişlerdir. İşte onların bu kardeşliği Allâh Teâlâ tarafından takdîr edilmiş ve ebedî bir mesaj olarak Kur’ân-ı Kerîm’de yer alma şerefine nâil olmuştur:

“Muhâcirlerden önce(Medîne’yi) yurt edinenler ve îmâna sarılan kimseler (ensâr), kendilerine hicret edenleri severler. Onlara verilen şeylerden ötürü gönüllerinde bir sıkıntı ve rahatsızlık duymazlar. İhtiyaç içinde kıvransalar dahî, mümin kardeşlerini kendi nefislerine tercih ederler…” (el-Haşr, 9)

Hazret-i Huzeyfe’nin anlattığı şu hâdise, ashâbın diğergâmlığını göstermesi bakımından ne kadar câlib-i dikkattir:

Yermuk Muhârebesi’nde idik. Çarpışmanın şiddeti geçmiş, ok ve mızrak darbeleri ile yaralanan Müslümanlar, düştükleri sıcak kumların üzerinde can vermeye başlamışlardı. Bu arada ben de bin bir güçlükle kendimi toparlayarak, amcamın oğlunu aramaya başladım. Son anlarını yaşayan yaralıların arasında biraz dolaştıktan sonra, nihâyet aradığımı buldum. Fakat ne çâre, bir kan gölü içinde yatan amcamın oğlu, göz işâretleriyle dahî zor konuşabiliyordu. Daha evvel hazırladığım su kırbasını göstererek:

“–Su istiyor musun?” dedim.

Belli ki istiyordu, çünkü dudakları harâretten âdetâ kavrulmuştu. Fakat cevap verecek mecâli yoktu. Sanki göz işâreti ile de muzdarip hâlini îmâ ediyordu.

Ben kırbanın ağzını açtım, suyu kendisine doğru uzatırken biraz ötedeki yaralıların arasından İkrime’nin sesi duyuldu:

“–Su! Su!.. Ne olur bir tek damla olsun su!..”

Amcamın oğlu Hâris, bu feryâdı duyar duymaz, kendisinden vazgeçerek göz ve kaş işâretiyle suyu hemen İkrime’ye götürmemi istedi.

Kızgın kumların üzerinde yatan şehidlerin aralarından koşa koşa İkrime’ye yetiştim ve hemen kırbamı kendisine uzattım. İkrime elini kırbaya uzatırken Iyaş’ın iniltisi duyuldu:

“–Ne olur bir damla su verin! Allâh rızâsı için bir damla su!..”

Bu feryâdı duyan İkrime, elini hemen geri çekerek suyu Iyaş’a götürmemi işâret etti. Hâris gibi o da içmedi.

Ben kırbayı alarak şehidlerin arasında dolaşa dolaşa Iyaş’a yetiştiğim zaman kendisinin son sözlerini işitiyordum. Diyordu ki:

“–İlâhî! Îmân dâvâsı uğruna canımızı fedâ etmekten asla çekinmedik. Artık bizden şehâdet rütbesini esirgeme. Hatâlarımızı affeyle!”

Belli ki, Iyaş artık şehâdet şerbetini içiyordu. Benim getirdiğim suyu gördü, fakat vakit kalmamıştı… Başladığı kelime-i şehâdeti ancak bitirebildi.

Derhal geri döndüm, koşa koşa İkrime’nin yanına geldim; kırbayı uzatırken bir de ne göreyim; İkrime de şehid olmuş!

Bâri amcamın oğlu Hâris’e yetişeyim dedim.

Koşa koşa ona geldim. Ne çâre ki, o da ateş gibi kumların üzerinde kavrula kavrula rûhunu teslîm eylemişti… Ne yazık ki kırba, dolu olarak üç şehidin ortasında kaldı.

Huzeyfe -radıyallâhu anh- o andaki hâlet-i rûhiyesini şöyle anlatır:

“–Hayatımda birçok hâdiseyle karşılaştım. Fakat hiçbiri beni bu kadar duygulandırıp heyecanlandırmadı. Aralarında akrabalık gibi bir bağ bulunmadığı hâlde, bunların birbirlerine karşı bu derecedeki diğergâm, fedâkâr ve şefkatli hâlleri, gıpta ile seyredip hayran olduğum en büyük îmân celâdeti olarak hâfızamda derin izler bıraktı.”

Muhabbet, kuru bir dâvâdan ibâret değildir. Muhabbet, kardeşinin derdiyle dertlenip ihtiyaçlarını karşılamak, fedâkârlık ve ferâgat göstermek ve elindeki nîmeti onunla paylaşabilmektir. Yukarıdaki misâlde de sergilendiği gibi gerçek kardeşlik, zor zamanlardaki kardeşliktir. Hadîs-i şerîfte buyurulur:

“Birbirlerine acımakta, birbirlerini sevmekte ve birbirlerine şefkat göstermekte, müminlerin tek bir vücûd gibi olduklarını görürsün! (Bu vücûdun) bir uzvu muzdarip olduğu takdirde, diğer kısımları da uykusuz kalıp ateşler içinde onun ızdırâbını duyarlar.”(Müslim, Birr, 66)

Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- zaman zaman ashâb-ı kirâma hitâben:

“–Ashâbım! Bugün bir yetim başı okşadınız mı? Hasta ziyâretinde ve cenâze teşyiinde bulundunuz mu?”diye sorardı. Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, bu sualleriyle bir müminin sırf ferdî muhtevâda kalmayıp ictimâîleşmesinin, yâni zengin ve diğergâm bir gönle sâhip olmasının zarûretini ifâde ederlerdi.

Bu tip ictimâî hizmetlerin Cenâb-ı Hakk’a yakınlığa vesîle olacağını Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- bir hadis-i kudsîde şöyle ifâde buyurmuşlardır:

“Allâh Teâlâ kıyâmet gününde şöyle buyurur:

“–Ey Âdemoğlu! Hastalandım, beni ziyâret etmedin.”

Âdemoğlu:

“–Sen âlemlerin Rabbi iken ben seni nasıl ziyâret edebilirdim?” der.

Allâh Teâlâ:

“–Falan kulum hastalandı, ziyâretine gitmedin. Onu ziyâret etseydin, beni onun yanında bulurdun. Bunu bilmiyor musun? Ey Âdemoğlu, beni doyurmanı istedim, doyurmadın.” buyurur.

Âdemoğlu:

“–Sen âlemlerin Rabbi iken ben seni nasıl doyurabilirdim?” der.

Allâh Teâlâ:

“–Falan kulum senden yiyecek istedi, vermedin. Eğer ona yiyecek verseydin, verdiğini benim katımda mutlaka bulacaktın. Bunu bilmez misin? Ey Âdemoğlu! Senden su istedim, vermedin.” buyurur.

Âdemoğlu:

“–Ey Rabbim! Sen âlemlerin Rabbi iken ben sana nasıl su verebilirdim?” der.

Allâh Teâlâ:

“–Falan kulum senden su istedi, vermedin. Eğer ona istediğini verseydin, verdiğinin sevâbını katımda bulurdun, bunu bilmez misin?” buyurur.”(Müslim, Birr, 43)

Kardeşlik ve diğergâmlıkta bir ufuk sergileyen şu âyet-i kerîme de çok câlib-i dikkattir:

“Onlar, kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler. «Biz sizi Allâh rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz. Biz, çetin ve belâlı bir günde Rabbimizden(O’nun azabına uğramaktan) korkarız.» (derler). İşte bu yüzden Allâh onları o günün fenâlığından esirger; (yüzlerine) parlaklık, (gönüllerine) sevinç verir.” (el-İnsân, 8-11)

Hülâsa, hizmet ehli birbirine karşı kin, hased ve burûdet (soğukluk) gibi hizmetin feyiz ve heyecânını giderecek menfî duygulardan arınmalı, gönüllere inşirah veren ve onları olgunlaştıran muhabbetin feyizli zemîninden nasibdâr olmalıdır.

 

 

MÜRŞİDE HİZMET EDEBİ

MÜRŞİDE HİZMET EDEBİ

Bu hizmet ya beden veya mal ile olur. Beden ile hizmet odur ki, mürşide hizmet Rasûlüllah SAS'e ve belki Allah Celle ve A'lâ'ya râcî olduğuna itikad edip, o hizmeti kendisine Cenâb-ı Hak'tan bir nimet bilmeli; ve bu tevfîka mazhar ve o hizmete muhtas kılındığına memnun ve müteşekkir olmalı! Kalbinde bu hizmetten nâşi mürşidine, "Ben sana şöyle hizmet ediyorum!" diye imtinân etmemeli, yâni söylememelidir. Çünkü bu başa kakmak gibidir ve zehirdir, ecrini zâyî eder; bunu bilmeli ve inanmalıdır.

Hizmet edebi odur ki, mürşidin emrettiği nesneyi aslâ tehir etmeye, velev ki başının kesilmesi bahasına dahi olsa... Yalnız şeriat işleri müstesnâ.

 

Eğer bir şeye söz vermişse, helâk olacak olsa bile sözünden dönmeye... Kendi işleri üzerine mürşidin hizmetini takdim eyleye ve mürşidine hizmeti bir lahza bile tehir etmeye. Bile ki, mürşidin himmet ve mededi o hizmete imdad edip, onunla vücuda gelir. Ve hizmetinden hemen hàdim ve mümtesil, yâni hizmete memur olmaktan başka bir şey kasdı olmaya... Eğer kendisinde bir gönül hoşluğu veya velâyet ve sâire gibi bir garaz olursa, derhal tevbe ve istiğfar eyleye... Ve daha doğrusu bu ki, Hak Teàlâ kendisini sanki mürşidine hizmet ...

MÜRŞİDE HİZMET EDEBİ

MÜRŞİDE HİZMET EDEBİ

Bu hizmet ya beden veya mal ile olur. Beden ile hizmet odur ki, mürşide hizmet Rasûlüllah SAS'e ve belki Allah Celle ve A'lâ'ya râcî olduğuna itikad edip, o hizmeti kendisine Cenâb-ı Hak'tan bir nimet bilmeli; ve bu tevfîka mazhar ve o hizmete muhtas kılındığına memnun ve müteşekkir olmalı! Kalbinde bu hizmetten nâşi mürşidine, "Ben sana şöyle hizmet ediyorum!" diye imtinân etmemeli, yâni söylememelidir. Çünkü bu başa kakmak gibidir ve zehirdir, ecrini zâyî eder; bunu bilmeli ve inanmalıdır.

Hizmet edebi odur ki, mürşidin emrettiği nesneyi aslâ tehir etmeye, velev ki başının kesilmesi bahasına dahi olsa... Yalnız şeriat işleri müstesnâ.

 

Eğer bir şeye söz vermişse, helâk olacak olsa bile sözünden dönmeye... Kendi işleri üzerine mürşidin hizmetini takdim eyleye ve mürşidine hizmeti bir lahza bile tehir etmeye. Bile ki, mürşidin himmet ve mededi o hizmete imdad edip, onunla vücuda gelir. Ve hizmetinden hemen hàdim ve mümtesil, yâni hizmete memur olmaktan başka bir şey kasdı olmaya... Eğer kendisinde bir gönül hoşluğu veya velâyet ve sâire gibi bir garaz olursa, derhal tevbe ve istiğfar eyleye... Ve daha doğrusu bu ki, Hak Teàlâ kendisini sanki mürşidine hizmet için halk ettiğine itikad eyleye... Hattâ nefsini bile mevcud görmeyip, hizmeti ona nisbet eylemeye.

Mürşidin meclisinde oturmaya, yanında yeyip içmeye... Huzurunda başını açmaya ve uyumaya... Ve huzurunda namaza durmaya... Eğer mürşid namazda ise veya mescidde ise beis yoktur. Zaruret-i şer'iyye olursa da zararı yoktur. Meselâ; başka namaz kılacak yer yoksa, veyahut namaz vaktinin geçmek korkusu varsa... gibi.

Kendisini mürşidin hizmetine lâyık görmeye... Memur olduğu hizmetten nefsini aciz ve noksan bile.

Şeyhin muhtaç olduğu mesàlihi ve işleri, söylemesine hacet bırakmadan ve hatırına gelmeden yapıvermeğe gayret ve sa'y etmelidir. Zîrâ bu suretle şeyhini rahatlandırmış olacağından, mükâfâtı da o nisbette çok olur. Şeyhinin gönlünü fethetmeğe sebep olur ve belki müridin (hàdimin) mürşidinin kalbinin ortasında yer almasını mucib olur. Bu suretle de mürşidin bâtını müridin kalbine aksedip, feyizde ziyade devam hasıl olur. Mürşidin hizmetini gàyet sürur ve beşaretle, sevinçle eda etmelidir.

Hoca Abdullah Herevî'nin KS, hizmette bu evsaf ile muttasıf olup mürşidine hizmeti sebebiyle, tarifi mümkün olmayacak derecede sevgi ve makbuliyete eriştiği görülmüştür. Bütün halifeler buna gıpta edip, etraf ve civardan herkes emrine mutî ve münkàd olmuşlardır.

Mürşide mal ile hizmet edebi oldur ki; Cenâb-ı Hak Sübhànehû ve Teàlâ'nın kendisine verdiği cemî mal ve evlâdın, alem-i ezelde mürşidin ruhaniyeti bereketine olduğuna itikad eyleye... Her ne kadar bu alemde sonradan zuhur etti ise de, bunların hepsi mürşidin olup, kendisi onun memlûkü, kölesi; yediği ve giydiğinin mürşidin kereminden ve zıll-ı inâyetinden olduğunu bilmesi gerektir.

Mürşidine bir şey ikram ederken de, ona mahcub olacak yerde vermeye... İkram ve nimetini mürşidine izharı kasd etmeye... ve bizzat mürşidine vermeyip, hàdimi veya posta vasıtasıyla gönderip, kabulünü rica ede... Zàhiren ve bâtınen Cenâb-ı hakk'a tazarru ve istinad ile mürşidine iltica ede.

Bir nesneyi mürşidine nezreylese, kabul yönünden akvâ ve riyadan uzak olur. Verilen şey malının ziyade temizinden ola; kabulünü kendisine minnet ve nimet saya, ve Hak Teàlâ'ya şükreyleye.

Hikâye olunur ki: Bir mürid bazı ihtiyaçları sebebiyle şeyhine mühim bir ikramda bulunmuş Fakat şeyh efendi bu müridi arkadaşları arasında medhedince, mürid şeyhine:

"--Ben o meblağı annemin rızası olmadan size vermiştim, vâlidem şimdi onu geri istiyor; vermenizi rica ederim!" demiş.

Şeyh efendi de getirip vermiş. Müridler de bu işe taaccüb etmişler. Lâkin akşamdan sonra herkes dağılınca, mürid o aldığı bin altını yanına alıp, şeyhine varmış:

"--Efendim, beni arkadaşlarımın arasında medh ve senâ buyurmanızı ve halk arasında bununla memnûniyetinizi bildirmenizi arzu etmedim. Bu sebepten nefsimi horlamak ve arkadaşlarımın arasında arasında kıymetimin olmamasını sağlamak için böyle yaptım. Kusurumun affını ve aynı meblağın kabulünü rica ederim!" demiş.

Şeyh de müridin bu halini tahsin edip, çok beğenip, edal-i makbûlînden kılmış.

Nitekim hadis-i şerifte:

(İnnemel-a'mâlü bin-niyyât, ve innemâ liküllimriin mâ nevâ)[Ameller niyetlere göredir. Muhakkak her kişi niyetlendiğini bulacaktır.] buyrulmuştur.

MÜRŞİD İLE KONUŞMA EDEBİ

Müridin mürşid ile konuşacağı zaman, evvelâ usûlü vechile izin istemesi ve huzurunda hoşa gitmeyecek şeylerden sakınması, sesini gayetle yavaş ve hafif olarak çıkartması, yüksek sesle kat'iyyen konuşmaması gerekir. Hattâ köle ve uşakların efendilerinin huzurunda konuştukları gibi konuşa... Tekellümde edebe riayetle,

(Lâ terfaûesvâteküm) [Sesinizi yükseltmeyin!] (Hucurat: 2) emr-i celîline riayet eyleye... Mürşidin sözünü kalb ve lisanıyla tasdik edip, gerek lafzan ve gerek kalben, "Neden? Niçin? Hayır öyle değil, böyledir." gibi sözlerle mukabele etmeye... Zîrâ erbâb-ı tahkîk, mürşidine bu gibi mukabelede bulunan müridlerin ebediyyen felâh bulamayacağını bildirmişlerdir.

Ehlullahta bazı ümûr vardır ki, hassaten kudret-i Hak'tan neş'et eder ve bazı ümur da hikmete mebnîdir. Onun için, mürşidin işlediği işten ve sebeb-i hikmetinden sual etmek edebe muhaliftir.

Mürşid ile konuşmak mutlaka caiz değildir, meğer ki bir müşkülünü halle veyahut halini arza mecburiyyet-i kat'iyye ola. Rüyasını ve keşfini söyleyip cevabını beklemeye ve istemeye... Mugayyebattan, yâni gaibden sormaya... İzhara ya me'zundur veya değildir, veya başka bir maslahata mebnî karışmamak lâzımdır.

Mürid olan kimsenin mürşidine inanması ve ondan sadır olan ef'alin hepsini tasdik eylemesi vacibdir. Ve dahi keramet efdaliyete sebep değildir. Efdaliyet ancak kuvvet-i yakîn ve irfandadır. Kerametin suduru ekseriya zâhidlerden ve muhiblerdendir. Arifler ise keramete itibar etmeyip, hayz-ı ricalden addederler.

Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri buyurur ki:

"--Su üzerinde yürüyen kimseler vardır, amma onlardan çok yüksek ve efdal olan bahtiyarlar, susuzluktan ahirete göçmüşlerdir."

Bunların hepsi Mebsûtât'ta mufassal yazılıdır.

Ve mürid yapacağı her işte mürşidinden izin isteye... Bunda bereket vardır. Cenaze, yıkayana nasıl teslim olursa, öylece mürşidine teslim olup kendi ihtiyarını ve isteğini terk eyleye ve mürşidinden hiçbir hal va malını saklamaya.

Bir yere gideceği zaman izin isteye ve gittiği yerden dönünce, mürşidinin evinin önünde durup yine onun izniyle evine döne.

Eğer mürşidi onun evine uğramışsa, tâzimde kusur etmeyip tekrar tekrar gelmesini rica ede... Onu teşyîde, yâni uğurlamada, o "Dön!" deyinceye kadar arkası sıra gidip, gözden kayboluncaya kadar orada durmalı, sonra evine dönmeli! Vel-hàsıl mürşidine, sultanlara lâyık bir tâzim ile tâzim eyleye.

Bu edebi bilenlerden sorup öğrenmeli!..

 

 

 

Back Haftalık Sohbet > Genel Adablar > Misvak Kullanma ve Gusul Abdesti Adabı

Misvak Kullanma ve Gusul Abdesti Adabı

 

19/11/2009

SOHBET KONULARI

 

ÜÇÜNCÜ BAB

MİSVAK KULLANMA ÂDÂDI

 

Misvak kullanmak İslam dinini en şerefli adaplarındandır. Hadis-i şerifte:

 

“Misvak kullanmak imanın yarısıdır. Abdest almakta yarısıdır.” buyurulmuştur. Başka bir hadiste:

 

“Ümmetime zor geleceğini bilmeseydim her abdestte misvak kullanmalarını emrederdim” buyurulmuştur.”

 

Diğer bir hadiste:

 

“Misvak ağzı temizler, Allah’ı razı eder, gözleri güzelleştirir.” Buyurulmuştur. Misvak hakkındaki diğer hadisler:

 

“Misvak kullanmak insanın dilinde fasihlik ve belâgati artırır.”

 

“Misvak ölümden başka her derde devadır.”

 

“Misvakla kılınan iki rekât namaz, misvaksız kılınan yetmiş rekât namazdan hayırlıdır.”

 

Misvak kullanmanın yetmiş özelliği olduğu söylenmiştir. Biz bu kitapta bazıları ile yetindik. Kısaca; misvak imanla ölmeye vesile olur, dişleri temizler, sağlamlaştırır, ağız kokusunu giderip onu güzelleştirir, balgama iyi gelir, basuru tedavi eder, diş ve göz ağrılarına iyi gelir.

 

Misvağın en makbul olanı en acı olanıdır. Misvak bir karış uzunluğunda ve serçe parmağı kalınlığında olmalıdır. Misvak şu şekilde kullanılmalıdır; Misvağın altından serçe, yukarısından başparmakla, ortasından orta ve serçe parmağın arasındaki parmakla tutulur. Misvağı kullanırken bütün parmakları kullanmamak gerekir bu basura sebep olur denilmiştir. Ayrıca misvak kullanıldıktan sonra baş aşağı koyulmalıdır. Çünkü misvakta kanla nem ve ıslaklıktan dolayı dişler hasar görür.

 

Misvak kullanırken muteber olan tek sayıdır. Hadis-i şerifte;

 

“Misvak kullanıp temizlenin ve tek sayı (sayı ile ) yapınız! Çünkü Allah tektir ve teki sever.” buyurulmuştur. Ayrıca abdest alırken ve namaza durmadan hemen önce, uykuya yatarken, uykudan kalkarken misvak kullanmak müstehabtır. Kadınların misvağı ise sakızdır yani çiğnemektir, denilmiştir.

 

DÖRDÜNCÜ BAB

GUSÜL ABDESTİ ÂDÂDI

 

Gusül, lügatta tamamen yıkanmak manasındadır. İstilâhi manası ise, cünüp olan kimsenin tam manasıyla temizlenebilmesi için tüm vücudunu su ile ıslatmasıdır. Sünnetsiz olanın sünnet yerini, kaş ve gözünü, saç ve bıyık, tırnak ve göbek deliğine kısacası her yerine suyu ulaştırmaya dikkat etmesi farzdır.

Bir kimsenin vücudunda suyun ulaşmadığı kuru yer kalmış olursa burayı eliyle ıslamadıktan sonra cünüplüğü gitmez. İsterse vücudundaki sularla ıslansın ya da başka bir su ile ıslansın ikisi de sonuç olarak aynıdır. Çünkü gusül abdestinde insanın vücudu bir uzuv gibidir. Bu da gösteriyor ki; vücuttaki suya kullanılmış su hükmü verilmez, bu hangi uzvun suyu olursa olsun caizdir.

 

Gusül alırken bir kişi unutarak su içerse bu mazmaza yerine geçer. Ama sünnet olur niyetiyle yudum yudum içerse o zaman mazmaza yerine geçmez. Gusülde bütün vücudu temizlemek farz olduğu gibi itsince etmekte farzdır. Her ne kadar itsince yerinde hakiki necaset yoksa da hükmi olarak necaset vardır bu yüzden itsince ile temizlemek gerekir.

 

Gusül abdestinin beş âdâdı vardır.

 

1-Gusülden hemen önce niyet etmek. “Niyet ettim cünüplükten arınmak için gusül almaya.” şeklinde.

2-Vücudun görünen kısımlarında meni veya mezi gibi şeyler varsa onları temizlemek.

 

3-Avret yerini elinden geldiği kadar örtmek.

 

4-Gusülden önce namaz abdesti gibi namaz abdesti almak. Ama abdestin alındığı yerde ayakların altında kullanılmış su birikiyorsa ayakları yıkamayı sonraya bırakıp abdest aldıktan sonra yıkamak gerekir.

 

5-Önce sağ omuzdan sonra sol omuzdan ve en san olarakta baştan aşağı üçer kere su döküp, her birinde de bütün vücudu dikkatlice ovmak gerekir. İşte bu tertibe uyarak yani farz, sünnet ve âdâba riayet ederek yapılan gusülden sonra abdest almak gerekmez.

 

Günün Ayeti

BAKARA SÛRESİAyet - 110.
Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin. Kendiniz için her ne iyilik işlemiş olursanız, Allah katında onu bulursunuz. Şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızı görür.

Günün Sözü

Doğru söylediği için zincire vurulmak, yalan söyleyerek zincirden kurtulmaktan iyidir.
Sâdî -

Saadat'tan Altın Sözler

Hava Durumu

Fair

11°C

Norşin

Fair

Humidity: 58%

Wind: 14.48 km/h

  • 24 Apr 2014

    Mostly Clear 19°C 9°C

  • 25 Apr 2014

    Partly Cloudy 20°C 12°C

Seydamın Videolarından

Seydam Sesli Sohbetler

.:: Copyright ©2012 Norsin.biz ::. Bu site resmi bir nitelik taşımamaktadır. Site içeriği Seyda'ya gönül verenler tarafından hazırlanmaktadır! 
Yukarı Yukarı Çık